Nerden başlayalım bilmiyorum gündem yoğun. Bir yanda başımıza bir torba yasa geçirilmesi mevzubahis. Öyle bir torba ki içinde ne arasanız var. Ha ama adalet özgürlük felan gibi şeyler arıyorsanız o elimizde kalmadı. Elimizde “çıkma” “insanlık anıtı” var onu verelim. Zira başbakanın bıktıran usandıran hitabet sesi kulaklarımızda yankılanıyor hala zira kendisi vurgulamadan duramıyor:”Bir şeyi daha vurgulayacağım: Hasan Harakani’nin türbesinin hemen yanı başında bir ucube oraya koymuşlar. Bir garip bir şey dikmişler. Tabi bu oradaki tüm vakıf eserlerinin, o sanatkarane eserlerin olduğu yerde böyle bir şey olması düşünülemez. Konuyla ilgili olarak belediye başkanımız görevini süratle yerine getirecektir. Bunu süratle bekliyoruz. İnşallah ilk gelişimizde bunu da göreceğiz. O çevreyi istimlak ederek, o bölgeyi de gayet güzel bir park haline belediye getirecektir.”HES?Bence el atmışken öyle parkla falan bırakmasınlar. Bir HES mesela?.konduruversinler oraya. Yahut etrafta yaşayanlara “efendim işte şu kadar masrafla evinizi şöyle yapmanız lazım” desinler. “Yoksa hadi kapı dışarı” desinler. Elleri alışık. Müesses nizamin bile kutsal saydığı mülkiyet hakkına da saldırsınlar bir güzel. Haa tabii bu ilke en azından orta sınıf olmayınca işlemiyordu. Unutmuşum. Başbakan gayet bilinçlice bir sanatsal ayrım yapıyor zaten. Neyin sanat neyin sanat olmadığını anlatıyor kendine göre. Bu yorumla kalsa iyi. Yorum der geçeriz. Olmadı tartışırız kendisiyle de, o tartışma sırasında “ananı da al da git” diyebilir tabii başbakan. O günkü sinir katsayısına bağlı. AKP demokrasisinin sınırları ve sinirleri. Diğer yandan aslında başbakanın bu “ucube” yi “ahlaksız” da bulmasını da beklerdik kendisinden. Zira memleketin ahlak terazisi kendi ellerindedir.AKP kadroları dizi piyasasına!Hem de bir bakıştan, bir mum söndürmeden eşcinsellik çıkarabilen bu mümtaz şahsiyetlerin-ki eşcinsel demeye dilleri varmıyor da ima ediyorlar- “insanlık heykeli”nden herhangi bir “ahlaksızlık” çıkarmamaları nasıl bir gaflettir?. “insanlık” bu bir yerinde mutlaka bir “ahlaksızlık” vardır . Diğer yandan AKP’nin en tepe kadrolarının bu hayal gücü ile sanat alemini veya dizi piyasasını kendilerinden bu güne dek mahrum bırakmaları büyük kayıp zannımca. Her baktığında bir ahlaksızlık bir müstehcenlik görmeyi, hayal etmeyi becerebilen gözler ne yaratıcı yapıtlar verebilirdi. Yazık bu potansiyele. Ama tam bunları yazdığım sırada RTÜK milli değerlerimizi kurtardı, yaşasın. Muhteşem Yüzyıl dizisine uyarı verildi sonunda. Oh!. Hani Bülent Arınç “gereken yapılacak” demiş idi. Ancak gereken tam olarak bu mu bilemiyoruz. Belki Bülent Arınç veya Tayyip Erdoğan senaryo yazarı olarak değil de başrol oyuncusu olarak mesela-eveeet öneriyorum- Kanuni Sultan Süleyman olarak girmek istiyorlar bu piyasaya? Belki gereken bu sevgili Meral Okay ve tum prodüksiyon. Önce onlara gitmeliydiniz.Mustafa ve SüleymanAh ama iste çivisi çıkmış dünya. Bir yanda Tudorlar var, diğer yanda Spartacus. Bizde de Muhteşem Yuzyıl var. İlle de izleyeceksin! Bulduk izledik kayıtlı halini. Can Dündar’ın Mustafa’sını izlediğimde ne hissetiysem bunda da o. Mustafa’nın vizyona girdiği ilk günlerde izledik üç arkadaş. Söylemesi ayıp o vakit üçümüz de tarih konusunda yüksek lisans tezlerimizi bitirmiş doktora öğrencileriyiz. Az buçuk “meslekten” “tarihçi” sayılırız da yani. Sinemadan çıktık, birbirimizin suratına baktık. “Eee? burada Atatürk İlkeleri ve İnkilap Tarihi derslerinden farklı ne var şimdi?” dedik. “bir nevi resmi tarih” bulduk yani Mustafa’yı. Sonra kıyametler kopunca anladık, Can Dündar ne cesaretli biz ne pervasızmışız meğer. Muhteşem Yüzyıl’ı izledik, radikal bir yan göremedik. Gözlerimiz kör olsa gerektir. Sıradan bir tarih dersinde okuduğunuzdan farklı ne var bu dizinin içinde onu anlamadık. Tabii mesele döndü dolaştı geldi yine aynı konuya. “Bu adamlar buraya bakıp neler görüyorlar?”a. Zaten tarif ettikleri türden sıkıntıdan iç bayıltan dizileri TRT çekmişti bir vakit. Yemeyen, içmeyen, sevişmeyen padişahlar, devlet adamları sürü sürü geçmişti mavi ekrandan. İsterlerse onları bir daha izleyiversinler. Bu arada Kanuni ha bire deviriyor dizide şerbetleri. İçki yok yani. Sevişme? Herhangi bir sevişme sahnesi gören oldu mu dizide? O da yok. Ama iması bile yetmiş bizim hayali gücü geniş kitlelere. Harem kelimesinin kendisi çileden çıkartmış bastırılmış bilinçaltlarını. “Efendim harem 1540’da Topkapı sarayına taşınmış, 1520’lerde haremi niye Topkapı’da gösteriyorlarmış”. Hımmm!! Kaldıralım diziyi o zaman yayından! Ya gariban milliyetçi Spartacus izleyicileri ne yapsın. Bir de not konulmuş dizinin başına Roma İmparatorluğu’nda mevzubahis olan sefahati ekranlardan göstermeye çapımız yetmiyor diye. Alenen hakaret yani. Yok mudur roma imparatorluğuna sahip çıkacak bir babayiğit? Ben en çok da Tudor’lara acımaktayım tabii. Entrikalar içinde zevk ü sefahat içinde gösterilen hanedanlar. Yahu niye kimse ayağa kalkmıyor Birleşik Krallık’ta tarih elden gidiyor diye? National Archives’a gidip bakın anlarsınız ne zayıf, ne zayıf canım bunların tarih bilinci.Live Porn Project!Bu arada bir öğrencinin bitirme projesinden bahsedecektim: “The Porn Project”. Ama memleketin hali o nebze pornografik ki bu projeden bahsetmeye yer kalmadı. Bu arada kaşla göz arasında işten atılıverdi akademisyenler Bilgi Üniversitesi’nden. İş güvencesi hak getire. Gözümüzden kaçtı sanılmasın.Tabloya baktıkça beni efkar bastı. Arkadaşlarım bilir, kafam içki içmeden de güzel olduğundan pek içkiyle aram yoktur. Ama şimdi gidip bir yerlerde içki içmek niyetindeyim. Hani yani içki servisi yapılan bir kır düğünü, konser, zabıtadan yoksun bir sahil, yahut içkili davet vermeye cesaret etmiş bir arkadaş bulabilirsem. İnattan değil haa, efkardan diyelim biz, kızılcık şerbeti niyetine.
hak
Yumurtalar uçuyor. Bu kez yumurtlar tam hedefini buluyor. Önce muhalefet olamayan muhalefet partisi alıyor nasibini protestolardan. Sonra gerçekten Burhan Kuzu’nun üzerinde patlıyor yumurtalar hem gerçek manada hem de politik olarak doğru hedeflerini buluyorlar. Hem iktidar hem muhalefet nasipleniyor gençlerin öfkesinden. Geleceksizliğinden.DeneyimBurhan Kuzu, kuzu kuzu şemsiyelerin altında. Aslında öğrenciler kendisine iyilik yapmış vaziyetteler. Hayır, yumurta sonrası saçı çıktı diye değil. Öğrencilerin, yani karşısında duranların kendisine bu memleketin çoğunluğunu oluşturan gençlerin hissiyatlarını üç saniyeliğine de olsa yaşayarak öğrenme şansı verdikleri için. Geleceksizleştirilen, geleceğe dair bir ümidi olmayan ama bu konuda ne zaman ağızlarını açsalar karga tulumba salondan çıkarılan, ağızları kapatılan, coplanan, gazlanan, yasadışı örgüt üyesi ilan edilen öğrencilerin bastırılma duygularını yalnız ve yalnız üç saniyeliğine ve gazla copla dayakla değil yumurta ile yaşadı Burhan Kuzu. O şemsiyelerin altından büyük bir öfkeyle, konuşturulmamış bastırılmış insanların öfkesiyle homurdanıyor. Bu durumda nasıl da saldırganlaşıyor hemen. “Dekan istifa etsin, babam da yönetir, beyinsizler”.ne aklına gelirse söylüyor. Bana çarpıcı gelen bir karşıtlık bu. Yalnız bu kez konuşamamış, üç saniyeliğine “şiddete” maruz kalmış. İfademi bağışlayın ağzından köpükler saçıldı saçılacak. Kahır ve çaresizlik.Akıl öğretmekBu memleketin ekseriyeti için sürekli bir ruh durumudur kahır ve çaresizlik her söyleyeceğinin ağzına tıkılması, dinlenmemek. Halbuki sizin Burhan Kuzu, siyasetçilerin “gençler ve gelecek” konulu demagojilerine maruz kalmamak olası değildir. Siz ki bir politikacı olarak tüm dergilerde gazeteler televizyonlar da fikirlerinizi çarşaf çarşaf bildirirsiniz. Miting alanlarında bangır bangır konuşursunuz buna rağmen üç saniyeliğine susturulmaya ne büyük şiddet ve öfkeyle cevap verdiniz, kendinizi kaybettiniz. Kendinizden ölçü alın ve gençlerden ve emir eriniz pozisyonuna sokmaya çalıştığınız Siyasal Bilgiler Fakültesi dekanında özür dileyin. Diyorum ama, benim işim değil size akıl öğretmek. Dinleyip dinlemeyeceğinizin zaten cevabı açık da, bunu vazife edinmiş birçok köşe yazarı var zaten sizin dinlemenizden bağımsız. Ben başbakanın tariflediği “kadrolu öğrenci” olarak içinden geldiklerime akıl vereyim.Kadrolu öğrenciden öğütler ve sorularMethiye yazmayacağım size. Yaptıklarınızın ne denli zor olduğundan da dem vurmayacağım.. 96 dan bu yana öğrencilerin kendi talepleri ve protestoları ile ülke gündemini belirledikleri olmamıştı. Yumurta ile yatıp yumurta ile kalkıyoruz son günlerde. Elinize sağlık. Miyadı dolan iktidar öğrenci hareketine sataşırmış hem. “demokrasi”lerinin sonuna geliverdik birden. Karşınızda bir kez daha çirkinleşti iktidar gösterdi gerçek yüzünü herkese. Bütün bunlar iyi güzel. Bütün bunların tadını çıkarın. Şimdi çalışmadığımız yerlerden soralım ama bir de kendimize.Soruşturmalar gelecek bunun ardından hazır mıyız? Başbakan elinde kanıtlar olduğunu söylüyor “terörist” olduğunuza dair. Olmadı tekel işçilerinin eylemlerinden, diğer yumurta eylemlerinden görüntü toplayacaklarmış. Plan belli, “şu eylemde de var, burada da yumurta atmış demek ki AKP’ye karşı demek ki Ergenekoncu” mantığı işleyecek. Belli ki bunca senedir faşistlerden çektiğimiz yetmezmiş gibi Ergenekon torbasına konup sallanacağız, onlarla aynı yerde anılacak adlarımız. Yeterince çok muyuz, yeterince bir arada mıyız bunu göğüslemek için?Medya ilgisi üç günlük. Bilemedin bir hafta. Sarhoş edici, doğru. İnsana cürümünden fazla yer yakma olanağı veriyor tamam. Ama sonra? “Öğrenci hareketi” sıfatını hak edecek durumda mıyız peki? Öğrenci olduğumuz yerlerde öğrencilerin kendi sözlerini söyleyebilecekleri kalıcı zeminler oluşturabildik mi? Kendi kuşağımızın sözünü oluşturabildik mi? “Yarın okuldan mezun oldum, ne olacağım belli mi” korkusuyla yatıp kalkan binlerin sözcüsü olabildik mi? Örgütlenebildik mi kendi öz örgütlerimizde öğrenciler olarak yeterince ve birlikte? Daha da ileri gideyim, öğrenci olduğumuz yerlerde Loç Vadisinde Hes’e direnen sarı yazmalıların, köylülerin, fabrika önlerinde örgütlenme özgürlüklerini kullanmak için direnen işçilerin ve sendikaların sesi ve destekçisi olabildik mi? Onlara somut olarak destek olanların sayısını arttırabildik mi kendi amfilerimizde sınıflarımızda. Onları mağdura eden şirketin mallarını kovabildik mi mesela kantinimizden? Gerçek ve uzun vadeli ilişkilerimiz oldu mu onlarla, başından sonuna birlikte durabildik mi? Yenilmeyi göze alıp, var gücümüzle tartışabildik mi hocalarımızla derslerde? Evet, şimdi oralara dönme zamanı. Çıktığımız amfilere gidip, “yaptıklarımız yapacaklarımızın teminatıdır” deme zamanı yanımızda oturan sıra arkadaşımıza. En zoru bu biliyorum. Bu ülkeyi sallayabilmek bile bazen bundan daha kolay.
Ahh bu öğrenciler yok mu, ellerinde kossskocaman sopalar vardı. Pankartlarını tutturdukları kossskocaman sopalar. Zavallı ve demokrat polislere, acımasızca ve bütün güçleri ile saldırdılar sonra. Zavallı polisler naapsınlar, kafalarında kask, üzerlerinde kendilerini koruyacak zırhlar, kalkanlar yok, ellerinde silahları, copları yok, hatta ağır silahlar verilmedi geçenlerde kendilerine özel bir düzenlemeyle, devletin zor gücüne onlar sahip değiller ya mağdur oldular. Onların canları yandı ya kabuklarının içinde başbakanın gözlerinden yaş geldi. Coplarına davrandılar. Postalları geçti kadın erkek “delikanlıların” üzerinden. Gayri ihtiyari bastılar biber gazına. Gözleri ağızları burunları boğazları kavruldu çocukların. Demokrasinin tuzu biberi canım. Çok abartılıyor kanımca bu biber gazı. Biraz biber gazı almaktan bişey çıkmaz! Hem geçen bir mayısta bir hastanenin acil servisine de bastılardı. İlaç niyetine. Az kanser, az ölüm, biraz kısır kalma riski var o kadar. Biraz ağlarsınız yiyince, ağlayın ağlayın, bakın başbakan da ağlıyor yeri gelince. En mağdur o tabii. En demokrat. Farklı görüşlere en tahammüllü insan kendisi. Memleket dışında çocukların gençlerin gördükleri zulüm duygulandırıyor onu. Ancak iş o ki taş atan çocuk, çatışan genç memleket dışında makbul. Memleket içinde olunca biraz farklı oluyor, azıcık.Ağlayın İçiniz Açılsın!Hem ağlayın biber gazı yardımıyla da olsa, gözünüz gönlünüz açılır da demokrasimizi demokratlarımızı başbakanımızı anlarsınız. En demokrat/mağdurlarımız Cemil Çiçek ve Hüseyin Çapkın. Yılların eskitemediği demokratlar. Şimdi protesto edilecek yer var zaman var. Devletin izin verdiği yerde, izin verdiği şekilde protestonuzu yapsanız ya!. Doğru söylüyor adamlar. Demokrasi dediğin devletin dediği yerde, devletin dediği kadar, devletin istediği şekilde protesto yapmaktır. Kalanı provokasyon ve terör zaten. Teröristlerin nasıl cezalandırılacağını en iyi bilenlerden biridir neyse ki Hüseyin Çapkın. Yaşları kaç olursa olsun. Güvenemediniz mi verdiğim bilgiye. Manisa’ya bakın.Haşerat!Bu arada mağdur polislerimiz yepyeni bir de teknik geliştirmişler gözümüzden kaçmadı. Evlerdeki haşeratı ilaçlamakta kullanılan makineler misali, biber gazını arkalarında bir hazneye yüklemişler. Ahh!! bu öğrenciler haşarat misali. Temizliyorlar, temizliyorlar gene geliyorlar dört bir yandan. Nasıl baş etmeli?. En iyisi soruşturmalı bunları. Gelecekleri ile oynamalı. Üzerlerinde tepinmeli üç beş gencin. Politik duruşları sebebiyle her şeye müstahak görmeli, ayrımcılık yapmalı. Üç beş ana kuzusunun canını yakmalı. Zaten rektörler el pençe divan. Tamam, “soruşturmalı, uzaklaştırmalı okuldan atmalı.” Bu formül iyi aklımıza geldi.Fakirlik!Sonra bunlar, öğrenciler yani, provokatör. Durmadan provokasyon yapıyorlar hak, hukuk adalet, demokrasi. Ayy!!! Bir de parasız eğitim diyorlar. Eğitim? Parasız? Olacak iş mi? “Hak”mış bir de. Başkanımız ne dedi “bunlar kadrolu öğrenci”. Bir de siyasi duruşları varmış. Bak hele. Siyasi duruş. Ben zati anlamıştım bir duruşları var diye öyle yandan yandan. Saç baş darmadağın. Ay bir de kıyafetleri! Ne o öyle? Zira düşünce dediğin meret kılıkla kıyafetle görünümle doğrudan ilgilidir. Giyeceksin takım elbiseyi, döpiyesi bak bakalım nasıl oluyor düşünce? Ay fakirler tabii. Kendileri fakir, aileleri fakir. Kendilerini döven polislerin ailelerinden fakir olmasınlar hepsi fakir. Fakir olmasalar, daha fenası fakirlerden bahsediyorlar, işçilerden köylülerden. Biz o işçilerin önde gidenin vurduk ya, Kemal Türkler idi adı. Katilini zaman aşımından kurtardık daha yeni. Köylülerin suyuna el koyduk HES ile. Maden ocağı açıp bin yıllık topraklarının üzerinde ot bitmesin dedik, ocaklarına incir ağacı diktik.Yumurta ve Yumruk!Gerçi yumurta alacak paraları varmış bu öğrencilerin, başbakan öyle dedi. Ay bunlar, o dört öğün yedikleri yumurtalardan getirip atmasınlar sakın bizimkilere kendi içlerinde didişmekten usanıp? Bir de makarna getirilerse yandık valla. Bunların vazgeçilmez yiyeceği. Yumurta, makarna, yumurta makarna. Hah! Had-hudut bilmiyorlar hem. Başbakan, cumhurbaşkanı, bakan, rektör, dekan demeden doğrudan, doğru bildiklerini pat pat diye, öyle suratına suratına söyleyiveriyorlar. Bu zevat hassas zevat. Suratına denir mi öyle sen uşaksın falan diye. Şimdi tabii bu öğrencinin makbul olanı var, olmayanı var. Davet etsen bunları bir yere, gelip doğru bildiklerini söylerler her şart altında, eğelim bükelim demezler söyleyeceklerini, öylesi lazım değil bize. Bize, devletin dediği yerde, devletin dediği zaman, devletin dediği kadar konuşacak, devletin söyleyeceğini söyleyecek…yok olmadı başbakanın her dediğine kafa sallayacak cinsten olanı lazım bunların. Yok mu? Şöyle gençliğinin tüm ateşli duygularını derinlere bastırmış. Hımm. Vardır vardır. 12 Martlar yaptık öldürdük en önde gidenlerini, 12 Eylül yaptık sonra sallandırdık üçünü beşini. Onlar ki kendi kuşaklarının sesi ve vicdanı olmuşlardı. Onlar ki on binlerle ayağa kalkmışlardı. Onların tüm dünyayı derinlemesine anlayıp değiştirmeye yetecek kafaları ve yürekleri vardı. Köylülerin ve işçilerin yanında saf tutacak enerjileri. Asmayacaktık da besleyecek miydik? Koskoca seneler geçti üstünden. Türk, İslam, sentez, mentez pompaladık o kadar. Pop çağı ateşi arabeski daha neler. De??! Bu suratımıza sallanıp duran yumruk? Bu ne şimdi bir kaç yüz gencin elinde?. Şu haykıran gencin yumruğumu o yine!!??
Ben bir bilgisayar firmasında çalışmaktayım. Sosyal güvencem yok ve asgari ücrete çalışıyorum. Alanım bilgisayar teknikerliği ve çalıştığım yerde teknik serviste görev yapıyorum. Sabah 9’da iş alıp, akşam 8’de bırakıyoruz. Cumartesi ise tam gün çalışıyoruz.. Elinden gelse patron pazar günüde çalıştıracak bizi ve tabi parasız. Çalıştığım yerde birde çırak var. 16 yaşında, okul harçlığını çıkarmak için ve bir şeyler öğrenmek için çalışıyor. bu çırak arkadaşım ise haftalık 20 TL almaktadır. Kanuna göre 400 ya da 450 tl arasında alması gerekmekte ve çıraklık sigortası olması lazım ama ne yazık ki ne çırak arkadaşımın ne de benim sigortam vardır. Aylık mavi akbil kullanıyorum ama 115 TL olan akbil parasının sadece 50 tl sini veriyor patron. Sebep olarak ise param yok diyor. Ama çok iyi biliyorum ki firmanın aylık geliri 5 ile 6 milyar arasında. Bu gelire sahip bir işveren sigorta yapmıyor, parayı zamanında vermiyor, yoldan kısıyor, yemekten kısıyor. Yemek paramızda 3 TL. Patronumuz bir de günde 5 vakit namaz kılan dindar bir insan. Sözde Müslümanlıkta hak geçmez, ama bunlar alışkın ne de olsa hocaları Fettullah ABD’de yaşıyor. Cami yardımı toplamak için, hayır kurumları ofise gelir. Patron 50 tl-100 tl gibi bağış yapar din adına ama çalıştırdığı elemanların teknik servisine bir klima almaz param yok diye ve biz o sıcaklarda çok zahmet çektik. Sadece aspiratörle yetindik. Zaten 2 bilgisayar çalıştığı zaman teknik servis hamam gibi oluyor. Ayrıca ben işe başlayalı 3 ay oldu, sadece 1 aylık maaşımı alabildim. Üniversite bitirdim bu alanda. Ama sözde teknoloji çağındayız. Ama iş sıkıntısı var.Ramazan ayında, ben oruç tutmadığım için ilk 2 hafta yemek parası vermedi patron. Tabiî ki bu süreçte Alevi olduğumu ve sol görüşlü olduğumu az çok demeyim, ama tam anlamıyla anladı. Yanımda da tabii solu, emeği kötüleyerek yanına gelen cemaatçilerle konuşuyor. Referandum sürencinde hayır diyenler vatan hainiymiş, demokrasi istemiyormuş, din düşmanıymış, İsrail uşaklarıymışız hayır diyenler. Nazım der ya; vatan sizin çeklerinizse polis copuysa, çiftliklerinizse diye siz vatanseverseniz ben vatan hainiyim der ya o zaman emeği savunmak, barış istemek, özgür, demokratik bir ülke istemek vatan hainliği ise kabul ediyoruz. Ama inanıyoruz ki, güneş bir gün emekçi halk için doğacaktır.Kirve, ben böyle yazdım iş yerindeki sıkıntılarımı. Eğer uygun olursa derleyip toparlarsan yayınlarsın. Eğer olmazsa da cevap verdiğin için sağ olasın. Ben her gün Birgün Gazetesi alamıyorum, eğer yayınladığın zaman mail atarsan şu gün çıkacak diye, ben de alırım. Dinlediğin için sağ olasın. Ben de gazeteci olmayı çok istedim, ama olmadı. Bilgisayar teknikeri olduk. Eğer bilgisayarında bir sorun filan olursa çözeriz seve. Hoşça kal.İş Kanunu Orada da Geçerlidir.Sorularınız ve sorunlarınız aslında önemli bir gerçeğe işaret ediyor. Türkiye’deki pek çok işyeri, işçi sayısı olarak 10 ya da 3 işçinin altında işçi çalıştırmakta bu işyerlerinin çoğu ya kendisi kayıt dışı, yahut kendisi kayıtlı ancak çalışanları kayıt dışı olarak çalıştırılmaktadır. Bu işyerleri sizin de anlattığınız gibi neresinden tutsanız elinizde kalmaktadır. Örneğin bu işletmeler kendilerini düzenlemelerde yer alan 50 ve üzeri işçi çalıştıran işyerleri için var olan zorunluluklara tabii olmamaları nedeniyle -örneğin işyeri hekimi bulundurma zorunluluğu gibi- adeta iş kanunun dışında kabul etmektedirler. Ancak bu işyerlerinin işverenleri için kötü bir haberimiz var. Kendileri de iş kanunun içerisinde yer almaktadırlar.Haftalık Çalışma Saatleri ve Fazla MesaiÖncelikle sizin durumunuz için şunu hatırlatmakta fayda var. Haftalık çalışma süresi 45 saattir ve bunu aşan süreler fazla mesai olarak değerlendirilir. Günlük olarak fazla mesai dahil çalışma süresinin en üst gelebileceği nokta ise 11 saattir. Günlük çalışma süresi 7.5 saati geçiyorsa en az 1 saat olma üzere ara dinlenmesi yapılır. Ara dinlenmeleri yani molalar çalışma saatinden sayılmaz. Gün içerisinde yemek yahut çay molası verip veremediğinizi tam olarak anlamak mümkün olmasa da, günde toplam 11 saat çalıştığınızı söylemek mümkün. Genel olarak, günde 8 saatlik çalışmanın üzerindeki çalışma fazla mesai olarak kabul edilmeli ve saat ücretinizin %50 fazlası olarak ödenmeli. Bu durumda hafta içi beş gün haftalık 45 saat çalışma saatlerinizi doldurduğunuzdan cumartesi günleri de fazla mesai olarak ödenmeli.Çalışmanın Karşılığını Almak!Ancak fazla mesai ücretlerinden önce anladığım kadarıyla, siz zaten almanız gereken aylık ücreti almakta güçlük yaşamaktasınız. Bu konuda eğer aynı işyerinde 1 ya da daha fazla yıldır çalışıyorsanız alacaklarınızı hesaplayarak(ödenmemiş bulunan haftalıklarınız, yapmış olduğunuz fazla mesailer, yemek ve yol paralarınız) , öncelikle noter aracılığı ile bu alacakların ödenmesi için işvereninize bir ihtar gönderebilirsiniz. Bu ihtar içerisinde işverene belirli bir süre tanıyarak alacaklarınızın bu süre içersinde ödenmesini isteyebilirsiniz. Bu alacaklar ödenmediği takdirde sizin tek taraflı olarak iş akdinizi haklı olarak feshedebilirsiniz. Bu ihtar daha sonra işverene açacağınız alacak ve hizmet tespiti davası için bir delil de oluşturabilir. Buradan sigorta meselesine girebiliriz. İş akdinizin feshinin ardından hizmet tespit davası açabilirsiniz. Bu dava sırasında sizinle aynı işyerinde çalışmış kişilerin tanıklığına ve az önce bahsettiğimiz türde o işyerinde çalıştığınıza dair kanıtlara ihtiyaç duyacaksınız. Eğer herhangi bir bordronuz varsa bu da işe yarayabilir. Tüm bunlarla aynı anda SGK İstanbul il müdürlüğüne veya İstanbul 1 veya 2 no’lu Rehberlik ve Teftiş Grup başkanlığına bir dilekçe ile müracaat ederek sigortasız çalıştırıldığınıza dair şikâyette bulunabilirsiniz. Bu dilekçede ad adres TC kimlik no varsa SGK no, işverenin unvanı, adresi işyeri no’su yer almalı, konu da sigortasız çalıştırılmama dair şikayet dilekçesi biçiminde olmalıdır. Dilekçenin içeriğinde ne kadardır o işyerinde çalıştığınızı, ne kadar ücret aldığınızı belirterek işyerinde hizmet akdi kapsamında çalışmanızın olduğunun işyeri defter ve kayıtlarının tetkiki ile tespitinin yapılmasını, işveren hakkında yasal işlem uygulanmasını talep edebilirsiniz.Hukuksal Yolları Zorlamak!Bunun dışında işyerinde çırak olarak çalıştırılan arkadaşınız aslında “çırak” statüsü taşımıyor. Ancak kendisi 16 yaşını doldurmuş ise, 16-18 yaş arası genç işçi statüsü olarak adlandırılır. Genç işçilerin çalışma koşulları yetişkin işçilerden farklıdır. Örneğin haftalık normal çalışma saatleri 40’tır ve fazla mesaiye bırakılamazlar. Alınan ücretlerin asgari ücretin altında olması, politik görüşünüz ve dini inancınız sebebiyle ayrımcılığa uğramanız, işçi sağlığı iş güvenliği tedbirlerinin olmayışı her biri ayrı bir yazıyı hak ediyor. İşverenler işçilerine yasal haklarını sağlamak yerine “sosyal sorumluluk” adı altında sadakacılık yaparak, yahut sizin örneğinizdeki gibi bağışlarla durumlarını “kurtarıyorlar.”Ancak bu tür işyerlerinde de tıpkı diğer işyerlerinde olduğu gibi kendi haklarımızı savunacak bir örgütlenmemizin olmayışı, biz ezilenlerin birlikte saf tutmamamız en temel sorunumuz. Kendi gücümüzle yakın zamanda haklarımızı elde edemediğimiz durumlarda hukuksal yolları sonuna kadar zorlamakta fayda var.
Kepsut’a bağlı İsaalan Köyündeki dün bir göçük meydana geldi. İki kişi hayatını kaybetti ve bir kişi yaralı. Böyle söylediğimizde durum öylesine hafifliyor, hepimiz ve sorumlular için. İki hayat, yalnız bir rakama dönüşüyor ve bu rakam “yeterince büyük” olmadığından, örneğin Karadon’daki gibi 30 olmadığından, ya da Bükköy’deki gibi 19 olmadığından “gündemin” içerisinde kaybolup gidiyor. (Diğer yandan bu kazaların ardından da hayatın kaybedenlerin yakınlarına “sizin yakınınızı bulamadık” pişkinliği ile, bulamadıkları, göçüğün altından çıkaramadıkları yetmezmiş gibi bir de tazminat ödemekte ayak direyenleri hatırlıyoruz dehşetle. Velhasıl ölümlerinin sayıca çokluğu ile gündemimize girenler çok kısa sürede ve çoktan gündemimizden çıkmışlar.)Çıkışı Olmayanların KahrıAma kaybolup giden yalnız bu son haber değil. İki genç insanın hayatları da Yılmaz Çınar ve Ramazan Aydoğdu’nun hayatları da dün kayboldu “kaza” denen katliamla ve bu “renkli gündemin” içerisinde. İkisi de 25 yaşında. Fotoğraflarına bakın. Arkalarındaki yoksul hayatı ve çaresizliği göreceksiniz. İnsanı, hayatta yapmak istediği pek çok şey varken, tüm potansiyelini yok sayıp bir makine parçasına indirgeyen ve hem gerçek hem mecazi anlamlarıyla yerin altına gönderen çaresizliği göreceksiniz yüzlerinde. “İnsanlığın” dışına itilmenin derin acısı. Geleceklerinde umudu olmayanların, çıkışı olmayanların kahrını.Meğer Maden Denetlenmiş!Kepsut Kaymakamına sorarsanız bu maden bir ay önce denetlenmiş. Balıkesir’den gelmiş bilirkişiler ve madenin de çalışabilir raporu varmış. Zaten Karadon ve Bükköy den sonra bakanlıklarımız, müdürlüklerimiz denetimler artacağını açıklamadı mı? Açıkladı. Ama sorun şu ki bu konuda iktidarın tercihi son derece açık. Denetlememeyi seçiyor. Denetlemeye ne kaynak, ne de insan gücü ayırıyor. Üstelik kaynak ayırıp “denetlediği” yerlerden de kaza haberleri gelmeye devam ediyor. Denetleme sonucu kapatılan ocakların, hemen tekrar açıldığını mesela, çalışmaya devam ettiğini bilmeyen yok. Zaten istenen de bu. Taşeronun taşeronunun sorumluluğunu almaya zaten kimsenin niyeti yok.Diğer yandan elbette ki bu ihlalleri yapanların ciddi yaptırımlarla karşılaşmasını talep ediyoruz. Baklava ya da ekmek çalan yahut taş atan çocukların reva gördükleri muamele ihmal ve kar hırsları ile insan öldürenlerden esirgeniyor. Siyasi tercihlerini gözümüze sokuyorlar yani.Çağımızın KaybedenleriAma varmak istediğimiz nokta bunun bu denetim çıkmazı ile çözülebileceği sonucu değil. Varmak istediğimiz netice başka ve bu soruların cevabı basit. İşi yapan insana soracaksınız. Ama o insanı fakir olduğu için, parası olmadığı için bu hayatın kaybedeni olduğu için, çağlarının vebalıları olduğu için tam da bu sonuçlardan bakarak “aptal, zekasız, beceriksiz ve tembel” olarak görenler bu soruyu soramazlar. Sormadıkları gibi “işçi hatasına” inanırlar. İnsan hayatını “daha düşük bir maliyet” olarak görürler. Göz boyamak için iki denetimci gönderirler. Zaten yapmaları gerekeni bir lütufmuşçasına tantanayla ilan ederler. “denetimleri arttırıyoruz!” zaten kaç denetim yapıyordunuz ki arttırıyorsunuz? Kaç müfettişiniz var? Ölümlü iş kazalarında Avrupa birinciliğinden, dünya üçüncülüğünden indirdi mi bu müfettişler sizi? “kot kumlamayı yasakladık!” acaba zaten var olan mevzuatta kot kumlama yapılan koşullarda herhangi bir işyerinin mevcudiyeti mümkün müydü? Kot kumlama yapılan yerler zaten kayıt dışıydı bu arada. Hani yine sizin araştırıp, bulup kayıt altına almanız gereken işyerleri. Yasakladınız, kot kumlama yapılmıyor mu şimdi? Yani demem o ki zaten göz boyama niyetiyle bile yapmaya üşendiğiniz kendi kurallarınızın kendi denetiminizin bize bir şey söylediği yok.Özgürlük(!)Bu aptallığın karşısında tek çözüm çalışanların kendi hayatlarını ve kaderlerini kendi ellerine almaları. Sendikalı, başı dik bir işçiyi yerin yedi kat altına körlemesine gönderemezsiniz, 20 kişinin yapacağı işi 4 kişiyle yapmaya, 8 saatlik işi 4 saatte yapmaya zorlayamazsınız, yemeden içmeden yerin altında çalıştıramazsınız. Kışın soğuk suda yıkanmaya ikna edemezsiniz madenden çıkınca. Yerin altında hayatına karşılık kömür çıkarırken kömür alacak para bulamayarak yaşama mahkum edemezsiniz. Bile bile, hergün ölümle yüzleşerek yaşamayı dayatamazsınız. İktidar kendine güveniyorsa “Evet mi?, Hayır mı?” diye soracağına, “bu referandumda emekçilere hak verdik” diye atacağına, senelerdir beklenen iç hukuk düzenlemelerini yapsa, yerel hukuku uluslar arası standartlara göre düzenleseydi. Örneğin örgütlenme özgürlüğünün önündeki engelleri kaldırsaydı o kadar demokrat ise. Daha düne kadar “sendika istemezük!” diye açık açık tutturuyordu kendi sermayesi. Şimdi kendi “sendika” sını istemiş olacak ki, zaten kör-topal örgütlenmeye çalışan sendikaları dışarı atıp kendi sendikalarını yerleştirmek için işyerinde birden fazla sendika düzenlemesi geldi. Savuna durduğumuz ilkelere aykırı görmediğimiz bir işyerinde birden fazla sendika uygulaması bu sayede AKP’nin “özgürlük” anlayışı içinde, diğerlerinin özgürlüklerinin tasfiye edilmesinin bir aracı olarak ortaya çıkıyor. Buyurun burada yakın, alın size özgürlük. İnsanlıktan çıkma ve sessizce ölme özgürlüğü.Not: Bir de bir sanat galerisinin açılışında içki içebilirsiniz isterseniz. Böyle bir özgürlüğünüz de var. Ama sopaya ve göz yaşartıcı gaza katlanabilirseniz tabii.
Belki ondan öncesi de vardır ama biz belki; yalnız ve ilk onu hatırlıyoruz. Sefaköy Desa Fabrikası’nın önünde kararlılıkla direnen, insan onurunun satılık olmadığını işverenin her türlü dalaveresine rağmen yüzüne çarpan, sınıfın medar-ı iftiharı Emine Arslan.Ama öncesi de vardı. Bursa’da Aralık 2005’te bir fabrikada çıkan bir yangında 5 kadın işçi hayatını kaybetti. Feministler, kadın grupları 2006 8 Mart’ını burada ölen kadın işçilere adadılar, hem 8 Mart’ın dünya kadınlar günü olarak ortaya çıkışına, hem Bursa da hayatın zulmünü birlikte çekmiş Ermeni, Rum, Müslüman kadın işçilerin direnişlerinin geleneğine atıfla. Ardından Novamed direnişi geldi. Kadınların başını çektiği ve kadınların yek vücud olduğu bir direniş. Ve ardından Emine Arslan’nın hikâyesi. İşçi dediğimizde çok büyük ihtimalle bir kadından bahsettiğimizi ispatlar gibi. Pek çok erkek işçinin cesaret edemediğine yeltenip sendikaya üye oldu, yetmedi diğer işçileri de örgütlemeye kalktı. İşten atıldı. Bir de kadın başına kapının önünde beklemeye başlamaz mı? Kapının önünde “bir cahil kadın”, patronun tabiriyle. Polisin “git evinde otur dediği” patronun parayla, tehditle üzerine yürüdüğü, çocuğu kaçırılmaya çalışılan ama orada ısrarla duran kadın. Derken bu kadının “eğitimli ve medeni” patronunun müşterilerinin önüne kadar uzanan hikayesi. Dünyanın her yerinden gelen destek.Şimdi kapıların önünde daha fazla kadın var. Bir örnek olmaya görsün: Entes’in önünde Gülistan Kobatan, Tübitak’ın önünde Aynur Çamalan, Paşabahçe Devlet Hastanesi’nin önünde Türkan Albayrak.TÜRKAN ALBAYRAK NİYE KAPININ ÖNÜNDE OTURUYOR?Çünkü devlet hastanesinin temizlik işleri Piramit diye bir taşerona verildi. Türkan Albayrak ve diğer işçiler tam tamına 585 lira ve 26 günlük yol parası alıyorlardı. Önceden 110 liraya mavi kart dolduruluyordu, ama taşeron şirket bunun biraz gereksiz bir “maliyet” olduğuna karar verdi. Hem de önceki aydan kullanmadığınız yol parası kalırsa 26 güne tamamlanıyor sonraki ay. Aman işçilere üç kuruşluk hak geçmesin. Sonra? Sonra bir de bir anlaşma var altında çapanoğlu olan. Altına imzayı basıp vazgeçiyorsunuz haklarınızdan, kaç yıldır bu işte çalıştığınız mühim değil. Bir nevi sıfırlıyorlar yani sizi. Her daim taze işçisiniz. Ne güzel, ne güzel! Tabii işvereniniz Piramit açısından. Bu durumda işçilerin 96 temizlik işçisi “doğal olarak” sendikaya gidip bu “yenilenme” işine bir son vermek istiyor. Ama işte çapanoğlu burada ortaya çıkıyor. Sağlık-İş Sendikası sürece dahil oluyor, olanlar da oluyor.ÇAPANOĞLUYani sendika geldi ya, her şey iyiye gitmeli diye düşünmeyin burada. Bu sendika ayrıcalıklı sendika. İşveren bu sendikaya hastanenin toplantı salonunda toplantı yapmaya bile izin veriyor. Hatta anons bile ediliyor toplantının yeri saati. Tabii belki biz yanlış anladık da durumu öküz altında buzağı arıyoruz. Aslında hem taşeron hem de hastane yönetimi çalışanlarının örgütlenme özgürlüğüne saygılarından yaptılar bütün bunları. Neyse biz kafamızı bulandırmayalım. Derken toplantı yapılıyor. “elebaşı” 46 yaşında, eski tekstil işçisi, evli ve bir oğlan annesi, namlı “terörist” Türkan Albayrak bu toplantıda sendika “yetkilisi” tarafından alaşağı ediliyor. Sebep? Sebep sendika hakkında bir araştırma yapıp sendikanın sektörün kendi faaliyet alanı dışında olduğuna ve bu hastanede örgütlenemeyeceğine dair başvurduğunu öğrenmesi. Evet, işveren değil sendika burada örgütlenmeyeceğine dair mahkemeye başvurmuş! Sendikaya sorarsanız işçiler için en iyi çözüm anlaşmayı imzalamak!‘DENSİZ İŞÇİ’Bir de “bi densiz işçi” çıkıp sendikayı sorgulamaz mı?. Ne haddine bir işçinin sendikanın ne yaptığını sorgulamak. Sümme haşa! Velhasıl alavere dalavere, işçiler bölünüyor, sopadır havuçtur derken Türkan hanım nöbete dikiliyor kapının önünde. Efendim gelsin polis, Beykoz Belediyesinin zabıtası, sürüklesinler Türkan hanımı, söksünler çadırını, suyunu da döksünler. En çok koyanı bu Türkan’a. Saklamıyor şaşkınlığını. “Sürüklediler beni, direndik” diyor. Ama en çok koyanı su meselesi olmuş. İndiriyor gözlerini. Belki insan onurunu sürüklendiği yerde arıyor. En azından sürükleyenlerin onuru oralarda bir yerlerde olmalı değil mi? Zaten erkek çalışanlarla aynı masa da oturmak da bir ahlaksızlık belirtisi, ah bu ahlaksız kadınlar. Ne var direnecek, evinize gitseniz ya! Hastane yönetimi, “kimseye selam bile vermeyen” başhekim Yavuz Baştuğ, Başhekim yardımcısı Yaşar Çelik, Piramit Şirketinin vazifelisi “proje şefi” Şerif Gürsoy, Beykoz’un AKP’li Belediye Başkanı Yücel Çelikbilek, onlar gökyüzüne bakıp ıslık çalıyorlar yavuz hırsız hesabı. Ve dahi polis teşkilatı, zabıta sürüklüyor bir kadını yerde, yetmez ama evet, yükleniyorlar “ahlaksız” Türkan’a olanca “ahlak”larıyla. Bu yetmeyen kısmında da Sağlık-iş giriyor devreye ki yetmeyen kısmını tamamlasınlar erkek kardeşler birliği.ONLAR TEMİZLİK İŞÇİSİ AMA!Ha bir de daha derine bakınca göreceğiniz bir yüzü var bu işin. Hani bu devlet hastanesi temizlik hizmetlerini daha ucuza ve daha kaliteli alacak ya taşerona verince. Hah işte tam orası zurnanın zırt dediği yer. Bu temizlik işçileri temizlikten başka her şeyi yapıyorlar, zira hastane de hastanenin asli işlerini gerçekleştirecek personel bir hayli eksik. Temizlik işçileri hasta taşıyorlar, ultrasona, tuvalete götürüyorlar hastaları, lavman yapıyorlar, traş ediyor, gece serum değiştiriyorlar, ameliyathaneden çıkarıyorlar. Bir de üstüne azar işitiyorlar bu işleri yapıp temizlik işlerini yetiştirmedikleri için. “çöpçü” diye hakarete uğramak da “bonus” tan. Gözlerinizi açıp “eğitim alıyorlar herhalde hastalara müdahale etmek için?” diye sormayın. Hastane hijyeni hakkında kapsamlı(!) 15 dakikalık eğitim aldıkları oluyor. Bu eğitim sonucu tuvalette kullandığı bezi masa silmekte kullananlara rastlanıyor. Kişisel korunma ekipmanları maske, eldiven vs kullanılmıyor çoğunlukla. Hem hastalar hem de çalışanlar ciddi hastalık riskleri ile karşı karşıyalar. Örneğin çalışanlardan birinin eline iğne batmış ve bunun sonucu olarak çok ciddi kronik hastalıklara yakalanmış. Bu olayın ardından sorumlular hiçbir ceza görmemiş, işten atılma korkusu kurbanı harekete geçmekten de alıkoymuş. Ama en azından şimdi iğne batarsa teste yollanıyor çalışan. Ama tedbir? O hak getire! İşte bu da bizim payımıza düşen devlet hastanesinden hizmet almaya çalışan bir vatandaş olarak. İşte Türkan’ın direnişinin öteki yüzü. Onu desteklememiz için bir sebep daha.NETİCE?Patrona da, onun patronuna da, hepsinin siyasi bağlantılarına da, ve dahi sendikaya da başkaldırmak yalnız zincirlerinden başka kaybedecek bir şeyi olmayanların işi. Biz kadınlar tüm yoksulluğumuz ve kaybedecek hiçbir şeyimizin olmayışı ile o çadırdayız. Belki başkalarına da yer açmak için. Ve siz karşımız da duranlar Emine Arslan’a bakın ve siz de ibret alın!
SORU:Annem yaklaşık 40 yıldır ev temizliğine gidiyor ve şu an emekli olabilmeyi çok istiyor. Çalıştığı iş günübirlik yerler olduğu için sigortalı olabilme şansı yoktu. Bir süre sonra bunun önemini bizler anlatmış olsak da kendince zamanın geçtiğini söyleyip üzerinde çok durmak istemedi. Ama şimdilerde harcadığı emekleri düşünerek kendine fazla dert etmeye başladı bu emeklilik durumunu. Çünkü kısa bir dönem Mersin’de nakliyat işi yapan bir firmada SSK’lı olarak çalıştı. Nüfus bilgilerini, SSK numarasını ve diğer ayrıntılarını iletiyorum, 4 kardeşiz (Yeni bir yasa duydum, ilk iki çocuk için geçmişe dönük borçlandırma yapabiliyormuş). A. Bozkurt/AntalyaDünyanIn İŞİ omzumuzda amaçalIŞmIyor görülüyoruzBiz kadınların en temel dertlerinden biri yaptığımız işlerin iş olarak görülmemesi. Bu nedenle işçi olarak da görülmüyoruz çoğu kez. Ve ne asgari ücrete ne de herhangi bir sosyal güvenceye ne de sendikaya layık görülüyoruz. Bizim her gün evde yaptığımız işler mesela yemek erkekler tarafından yapıldığında ciddi paralar kazanmak mümkün iken, örneğin bizler evlerde temizlik işlerinde çalıştığımızda sanki evimizdeki işin bir devamı imiş gibi bir tavırla karşılaşıyoruz. Birden değersizleşiyor bize verilen işler. En düşük ücretler bize ödeniyor. Zaten evdeki iş, hiç bitmeyen o ömür törpüsü işten sayılmıyor! Gece gündüz çalışıyoruz evde ve bize sorduklarında “hayır çalışmıyorum” diyoruz bir şaka gibi. Emeklilik? Sigorta ve eşit ücret gibi o da bir hayal çoğu kez. Sizin durumunuz nerdeyse bunun bir özeti. Ama galiba küçük br farkla.Doğum borçlanmasında eskiuygulama5510 sayılı Sosyal Sigortalılar Genel Sağlık Sigorta (SSGSS) kanunu belirli şartlar altında kadınlara doğum borçlanması olanağı sağlıyordu. Bu şartlar şunlardı; kadının doğum yaptığı dönemde A/4 hizmet akdine bağlı olarak çalışıyor olması, işten ayrılmışsa 300 gün içerisinde doğum yapmış olması, doğum nedeniyle işten ayrılmış olması ya da işe gelmemiş olması, doğum borçlanması yapılacak dönemde çocuğun yaşıyor olması, doğum borçlanması yapılacak sürede adına prim ödenmemiş olması. Yani bu düzenleme ile işe girmeden evvel doğum yapmış kadınlara bu doğum süresini 2 yıl (ve de ikinci çocuk için 2 yıl olmak üzere 4 yıl) olmak üzere borçlanma hakkından yoksun kalıyorlardı. Fakat diğer yandan askerlik borçlanmasında durum benzer olmasına rağmen uygulama farklı idi. Erkek işçiler sigortalı olarak çalışmaya başlamadan önce askerlik yapmış olsalar da bu süreyi borçlanabilmekte idiler. Yani işe başladıkları tarih 2 yıl geriye çekilmekte idi. Kısaca doğum borçlanmasındaki uygulama kadınlar aleyhine işlemekteydi.Yeni genelgeAncak son olarak temmuz ayında yayınlanan bir genelge ile bu durum değişti. Ancak bu değişikliğin kendiliğinden gerçekleşmediğini belirtmekte fayda var. Doğum borçlanması yapmak isteyen kadınların mahkemelere başvurularının ve Yargıtay kararlarının bu genelgenin çıkmasında ciddi etkisi olduğunu söyleyebiliriz. Yeni tebliğle birlikte iki temel nokta değişti. İlki, “ilk defa sigortalı olarak çalışmaya başladığı tarihten sonra” ifadesi yeni genelge ile ortadan kalktı. Yani kadınların 2 doğum için 2 şer yıl borçlanabilmesi için bu doğumları sigortalı olarak çalışmaya başladığı tarihten sonra yapması şartı artık yok. Diğer bir değişiklik de işten ayrılma söz konusu ise 300 gün içinde doğumu gerçekleştiren işçinin bu doğum için 2 yıl borçlanması uygulaması ortadan kalktı. Artık bu 300 gün sınırı da mevcut değil. Yani artık doğum borçlanması da askerlik borçlanması gibi hesaplanabilir.Sİzİn durumunuzdakİ bİrİ İçİN…Anneniz önceki durumda 48 yaşında ve 5225 prim gün sayısını doldurarak emekli olabilmekteydi ve kalan prim gün sayısı 4194 idi. Ancak iki çocuk olduğunu göz önüne alınır 4 yıl geriye gidersek, yani iki çocuk için doğum borçlanması yapılırsa, anneniz 45 yaşında ve 5000 gün doldurarak emekli olmaya hak kazanıyor. Ve bu durumda sigortalı olarak çalışmaya devam ederse ve herhangi bir başka engel söz konusu değilse 2021 de emekli olabilir. Bunun için SGK’ya doğum borçlanması yapmak üzere Sosyal Güvenlik İl ve Merkez müdürlüklerine bir dilekçe ile başvurmanız ve borçlanma matrahını belirlemeniz gerekiyor.Dilekçenizde TC kimlik numaranızı, iki ya da bir doğum için borçlanmak istediğinizi ve doğum tarihlerini, 5510 sayılı kanunun 41 inci maddesi ile tanınan doğum borçlanma hakkından faydalanmak istediğinizi belirtebilir ve borç miktarının hesaplanmasını talep edebilirsiniz. 11 bin lira civarında bir ödeme yapmanız muhtemel. Borçlanma matrahı taban (asgari ücret) tavan matrah arasında olabilir. Doğum borçlanmasının başvurunun kabulünün ardından 1 ay içerisinde peşin olarak ödenmesi gerekiyor. Umarız anneniz bunca yıllık çalışmanın ardından emekli olabilir.BİZE YAZINÇalışma hayatınızdakı tüm soru ve sorunlarınız için:ekmegimikazanirken@gmail.com
Trakya’daki Colin’s firmasında çalışmaktayım. Bizim sorunumuz diğer sorunlarımızdan başka, yıllık izinler. Yazın gelmesi ile yine yıllık izinlerimizi kullanma problemi yaşıyoruz. Daha doğrusu özellikle uzun senelerdir bu fabrikada çalışan arkadaşlar mağdur oluyor. Çünkü bizim fabrikada kaç yıl çalıştığımıza bakmadan yalnız bir hafta yıllık izin kullandırılıyor (hafta sonu ile birlikte 9 gün oluyor). Bu yıl da yine aynı olacak büyük ihtimal. Bu sebeple bir kaç ay içerde izni biriken arkadaşlar var. Bu hakları ancak işten çıkarıldıklarında ya da çıkarken para olarak ödeniyor. Halbuki biz bu yıllık izinleri vaktinde kullanmak istiyoruz böyle bir hakkımız yok mu? Fabrika HM ve Tommy Hilfiger gibi markalara çalışıyor. O yüzden temsilciler geliyor. Onlara da ilettik ama bir netice alamadık. Ne yapmamız lazım? Trakya’dan bir işçi.Maalesef Trakya bölgesinde yıllık izinlerin yasalara ve düzenlemelere göre işçiye kullandırılması yerine işverenin keyfiyetine göre kullandırılması söz konusu. Anladığımız kadarıyla Eroğlu Holding’e bağlı bulunan Colin’s de bir istisna oluşturmuyor. Kanunları uygulamak ve uygulatmakla sorumlu bulunan kişi ve kurumlar ise nerede ve ne ile meşguller doğrusu merak ediyoruz. İsterseniz kısaca yıllık izinle ilgili haklarınızı kısaca gözden geçirelim ve bu hakkınızı kullandırtmakla yükümlü olanları nasıl harekete geçirebileceğinize kafa yoralım.YIllIk Ücretlİ İzİn HaktIr!Yıllık ücretli izin hakkı 4857 sayılı İş Kanunu ve Yıllık Ücretli İzin Yönetmeliği ile düzenlenmiştir ve hemen belirtelim ki yıllık ücretli izinin kullanılması işverenin bir lütfü değildir: İş Kanuna göre yıllık iznin işçi tarafından kullanılması esastır ve yıllık ücretli izin hakkından vazgeçilemez. Dolayısıyla iznin kullanılmasının engellenmesi yasaya aykırıdır. “İşyerinde işe başladığı günden itibaren, deneme süresi de içinde olmak üzere, en az bir yıl çalışmış olan işçilere yıllık ücretli izin verilir.”(madde 53) İşçilere verilecek yıllık ücretli izin süresi, hizmet süresi; a) Bir yıldan beş yıla kadar (beş yıl dahil) olanlara on dört günden, b) Beş yıldan fazla on beş yıldan az olanlara yirmi günden, c) On beş yıl (dahil) ve daha fazla olanlara yirmi altı günden az olamaz. Ancak on sekiz ve daha küçük yaştaki işçilerle elli ve daha yukarı yaştaki işçilere verilecek yıllık ücretli izin süresi yirmi günden az olamaz. Yıllık izin süreleri iş sözleşmeleri ve toplu iş sözleşmeleri ile artırılabilir.Yıllık izinlerin bölünmeden kullanılması esastır!Tüm yıl boyunca çalışmış bulunan işçi herhangi bir kesinti olmaksızın yıllık izni süresince dinlenme hakkına sahiptir. Bu kural iş kanununca açıkça hükme bağlanmıştır. “Yıllık ücretli izin işveren tarafından bölünemez.” Yukarıda saydığımız yıllık izin sürelerinin işveren tarafından sürekli olarak verilmesi zorunludur. Bunun istisnası, tarafların anlaşmasıdır. Öngörülen izin süreleri, tarafların anlaşması ile bir bölümü on günden aşağı olmamak üzere en çok üçe bölünebilir. İşveren tarafından yıl içinde verilmiş bulunan diğer ücretli ve ücretsiz izinler veya dinlenme ve hastalık izinleri yıllık izne mahsup edilemez. Yıllık ücretli izin günlerinin hesabında izin süresine rastlayan ulusal bayram, hafta tatili ve genel tatil günleri izin süresinden sayılmaz. Yıllık ücretli izinleri işyerinin kurulu bulunduğu yerden başka bir yerde geçirecek olanlara istemde bulunmaları ve bu hususu belgelemeleri koşulu ile gidiş ve dönüşlerinde yolda geçecek süreleri karşılamak üzere işveren toplam dört güne kadar ücretsiz izin vermek zorundadır. İşveren, işyerinde çalışan işçilerin yıllık ücretli izinlerini gösterir izin kayıt belgesi tutmak zorundadır.YILLIK İzİn Ücretİ, İzİnden Önce Ödenmelİ!İşveren, yıllık ücretli iznini kullanan her işçiye, yıllık izin dönemine ilişkin ücretini ilgili işçinin izine başlamasından önce peşin olarak ödemek veya avans olarak vermek zorundadır. Yıllık ücretli izin süresine rastlayan hafta tatili, ulusal bayram ve genel tatil ücretleri ayrıca ödenir. İş sözleşmesinin, herhangi bir nedenle sona ermesi halinde işçinin hak kazanıp da kullanmadığı yıllık izin sürelerine ait ücreti, sözleşmenin sona erdiği tarihteki ücreti üzerinden kendisine veya hak sahiplerine ödenir. Ancak bu durum işverene yıllık izinleri biriktirme hakkını vermez.ÇalIŞma Bölge MÜDÜRLÜĞÜ’NDEKİLERdurumu bİlmİyor mu?Peki, sizin durumunuzda, yani Colin’s deki işçiler olarak, yani tüm bu haklarınız olduğu halde kullanamıyorsanız ne yapmalısınız? Öncelikle Bölge Çalışma Müdürlükleri’ne dilekçe ile başvurabilir şikâyette bulunabilirsiniz. Ancak bölgede yıllık izinlerin yasaya uygun şeklide kullanılmadığının yani bizim İstanbul’dan bildiğimiz gerçeğin herhalde oradaki görevliler de farkındadır. Ancak yine de bir dilekçe ile başvurmanız hareket geçmelerine bir vesile olabilir. Denemekte fayda var. Bu sizin yerel hukuktan doğan hakkınız.Colin’s H&M ve Tommy Hilfiger ve FLA ne yapacak?Diğer bir seçeneğiniz ise uluslararası hukuktan ve fabrikanızın ticari ilişkilerinden kaynaklanmakta. Şu anda siz uluslararası markalara anladığımız kadarıyla H&M ve Tommy Hilfiger’a çalışmaktasınız. Dolayısıyla onların mallarını üreten işçiler konumundasınız. Bu markalardan H&M uluslararası FLA (Fair Labour Association-Adil Emek Örgütü) isimli uluslar arası bir yapıya üye, Tommy Hilfiger’ın ise kendi sosyal sorumluluk politikası var.. Böylelikle her ikisi de mal ürettirdikleri yerlerde hem yerel hukuktan hem uluslararası hukuktan kaynaklanan temel işçi haklarının sağlanması garanti altına almaya söz veriyorlar. Yerel mevzuatta işçinin kullanması esas olan ve vazgeçilemez olarak tanımlanan yıllık izin hakkı da, ve sendikaya üye olmayı da kapsayan örgütlenme özgürlüğü de bu temel haklardan. Dolayısı ile hem bu markaların kendi şikâyet mekanizmalarını kullanabilir hem de FLA’nın şikâyet mekanizmalarına başvurabilirsiniz. Biz de köşemizden şikâyetinizin neticelerinin takipçisi olacağımızı şimdiden ilan edelim. Böylelikle “dünya markası” konumunda bulunan H& M ve Tommy Hilfiger’ın dünya kamuoyu önünde altına imza koydukları “Davranış Kuralları”na “Code of Conduct” larına ne kadar uyduğunu hep birlikte görmüş oluruz. Bu arada izin kullanmadıkları halde işçilerden alınmış “izin kullandım” yazılarını yahut işi kitabına uydurma teşebbüslerini kastetmiyoruz “yıllık izin hakkı” derken tabii. Yani uygulamanın kural ve yasaların özüne uygun uygulanmasından bahsediyoruz. Bakalım “önemsiyen marka” olmaya çalışan Colin’s kendi çalışanlarının temel haklarını ne nebze önemsiyor? Bakalım H&M ve Tommy Hilfiger’ın altına imza koyduğu anlaşmalar birer kâğıttan mı ibaret, bir pazarlama taktiği mi, yoksa gerçekten mallarını üreten işçilerin hayatında bir anlam ifade ediyor mu?
Bu dünyayı elleri ile yaratanlar yalnız ölümleri mevzu bahis olduğunda gündemimize gelebiliyorlar. Hayatta kalabilmek için bir makine parçasına dönüşen ömürleri ancak dramatik bir şekilde ellerinden kayıp gittiği zaman kısa bir süreliğine görünür oluyorlar, sonra yitip gidiyorlar çoğunluğun gözünü diktiği ve ufuk çizgisini oluşturan mavi ekrandan, kuyruklu yıldız misali. Pek azımız adlarını biliyor ya da hatırlıyor. O da eğer onların sesini yükseltecek duyulur kılacak insanlar destek grupları varsa. Tuzla’da can veren tersane işçileri misal, Davutpaşa’da can verenler sakat kalanlar, Bursa da yangından kaybettiğimiz 5 kadın işçi, Pameks servisinde boğulan kadınlar sonra.“Tozlu yerlerde calışmasaydınız!”Ve kot kumlama işçileri ve yakalandıkları daha doğrusu taammüden ve planlı bir şekilde avucuna bırakıldıkları amansız silikozis hastalığı.Silikozis ne mi? Aslında biz onu madenci hastalığı diye bilirdik. Madencilerden başka taşla, kumla çalışan işçilerde kısaca taş kum tozu soluyan işçilerde rastlanırdı ileriki yaşlarda.Silikozis kumun daha doğrusu onun içindeki silikanın ciğerlerinize dolması, sizi nefessiz bırakması, doktorun size “şu kadar ay ömrün kalmış” demesi yirmili yaşlarınızda, merdivenlerde kesilmek, yolda yürüyememek, ekmeğini kazanmak için çalışamamak, adı belli neticeyi öğrenmemek için doktora gidememek. Bir de üstüne bunu meslek hastalığı saydırmak için seni korumakla görevli “çalışma” bakanlığı ile mücadele etmek topyekûn, kot işçileri için. Sanki herhangi bir şekilde-kot kumlamadan yani-ciğerlerinize kum doldurabilirmişsiniz gibi. Ha unutmadan, bir de en tepeden bir yetkilinin buyurduğu üzere “siz de öyle tozlu yerlerde çalışmasaydınız canım” pişkinliği ile cebelleşme zorunluluğu duruyor önünüzde.Taşın/kumun kotla ne ilgisi var?Bu aptal kapitalizm, onu büyük markaları kendi modalarını yaratıyor. Bu “moda” ve onun aptallaştırdığı bir grup insan ille de “beyazlatılmış kot” giymek istiyor. Büyük markalar da bu kendi yarattıkları modanın yarattığı “talep” e riayet ediyorlar. Siparişlerini yolluyorlar “üretici” ülkelere. Bu üretici ülkeler de rekabet nedeniyle hak hukuk hak getire. Orada siparişleri alanlar fabrikalara, fabrikalar atölyelere, onlar da daha küçük atölyelere yolluyor siparişleri. O “büyüüüük” o gösterişli markalar bizim mahalle aralarına kadar teşrif ediyorlar velhasıl. Kot kumlayan işçilerin pankartlarında da “Levi’s, H&M Tommy Hilfiger Diesel için kot kumladık” yazıyor zira. (Yani kendinizi “büyük markalar daha insani yöntemler kullanıyorlar safsatasına inandırmayın. En büyük markalar o merdiven altı atölyelerde üretiliyor insan hayatları pahasına. Tıpkı makineler tarafından yapıldığını sandığımız pek çok diğer iş gibi bu “iş” de en ilkel koşullarda insanlar tarafından yapılıyor )Hiçbir şey insan hayatından daha ucuz deği!Sonra bildiğimiz mavi kot kumaşına basınçla kum püskürtülüyor beyazlasın diye, kum kumaşı hem beyazlatıyor hem yumuşatıyor hem de ciğerlerine doluyor bu işi yapan işçilerin. Ha bu işi yapmanın başka bir yolu yok mu, ille de “beyazlatılmış kot” giymek isteyen arsızlar için? Vardır/ya da bulunur elbet! Ama o yeterince karlı olmaz, zira hiç bir şey insan hayatından daha ucuz değil bu sistemin içinde. Küçük 4-5 mÇ lik her yanı kapalı atölyelerin içinde, tozdan göz gözü görmez vaziyette çalışıyor işçiler. “Hücre gibi. Kompresör çalıştığı zaman tozdan nefes alamıyorsun. Hatta kum püskürttüğün malı bile göremiyorsun. Ben deseni düzgün yapabilmek için kumlama yaparken, gözümü kapatıp içimden sayardım. Mola verildiğinde birbirimizi tanıyamazdık. Herkes tepeden tırnağa bembeyaz toza bulanırdı. Geceleri bile gözlerimizden, kulaklarımızdan kum çıkardı, öksürdüğümüzde ciğerlerimizden kum gelirdi.” Çoğu yirmili yaşlarının başında, köylerinden kopup bir gelecek aramaya gelmişler İstanbul, çalıştıkları yerlerde uyuyorlar, kum fırtınaları var uykularında bile. Öylesine genç ki kimi, yerde biriken kumu makineye tekrar doldurabilsin diye ayağının altına bir kasa konuluyor. Kum ziyan olmamalı, ne kadar delik varsa atölyede kapatılıyor bir parça temiz havaya açılan. Kum değerli zira. İnsan hayatı mı? Yok o bir parça beyazlatılmış kumaşa arsız bir zevke ve paraya feda edilebilir kolayca.“Yuvadan atılmış leylek yavruları”Şimdi bu çocuklar ölüyorlar, kendilerini «yuvadan atılmış leylek yavruları» gibi hissederek. Gözümüzün içine bakarak. Evet bu hastalığın hiçbir tedavisi yok. Hayatlarının son günlerinde ne mi yapıyorlar? Hayatlarının son günlerinde senin ve benim insanlığımızı kurtarıyorlar. Kendileri ve hastalığı tespit edilebilen 600 diğer kot kumlama işçisi için mücadele ediyorlar, ve maalesef sayıları henüz tam tespit edilememiş teşhis konulamamış ama bu sektörde çalıştıkları bilinen 5 bin kot kumlama işçisi için. Ve şu an hem Türkiye›de hem başka ülkelerde bu işi yapmaya devam eden binlercesi için. Şimdi Ankara›dalar, Adalet Bakanlığı›nda adalet, Çalışma Bakanlığı›nda ve Sağlık Bakanlığı›ndan gören göz duyan kulak bilen insan arayacaklar. Zira bakanlıklarımız göremedi duymadı bilmiyor. Bu işçilerin nerdeyse hepsi kayıt dışı, sigortasız çalıştılar. Çalıştıkları işyerleri mi? Onlar zaten hiçbir kayıtta yoktular. Niye mi? Çünkü işçi sağlığı iş güvenliğinin değil tedbirlerinin adının bile duyulmadığı biçimlerde atölye açmak zaten yasaktı. Ya da şöyle diyelim hiç bir kanuna kurala mevzuata uygun değildi. Ama sağ olsun Sağlık Bakanlığı’mız bu zaten kanunen yapılması mümkün olmayan işi yasakladı. Devletimiz başka güzel(!)işlerde yaptı bu süreçte. Varlığı herkesin malumu olan, ama devletin kayıtlarında olmayan işyerlerinde yine kendi kayıtlarına göre çalışmamış(!) işçiler bu çalışmaları neticesinde ölümcül şekilde hastalandıklarını ve bu işyerlerinde çalıştıklarını mahkemede ispatlamaya çalıştılar. Kendilerini çalışırken korumakla yükümlü devletin mahkemelerinde, yine bu devlet kayıtlarında olmadıklarından kaybettiler. Sonra büyük devletimiz zaten silikozis nedeniyle değil çalışmak, nefes bile alamayan bu insanların kapısına icra gönderdi mahkeme harçları için. Evet, bunu da yaptı. Bu işçilerin mallarını üretirken hayatlarından oldukları büyük markalar mı? Onlar işçilerinin sorumluluklarını almaktan çok uzakta defile düzenlemekle mallarını pazarlamak, maliyetlerini düşürmekle meşguller. Anlaşılan o ki biz kaderimizi elimize almadan bize, bizim insanlarımıza hayatta hakkı bile tanınmayacak. Kaderimizi elimize almaya çalışmanın hikayesi: Desa İşçileri’nin bitmeyen mücadelesi bir başka yazıya.NOT: Ama neyse ki yalnız bunlar yok bir de Kot Kumlama İşçileri Dayanışma Komitesi var. Bu komiteye destek veren yüzlerce insan var, kurum var sendika var. Hem memleket hem dünya çapında. Hem kot kumlama işçilerinin talepleri hem yapabilecekleriniz için bakınız http://www.kotiscileri.org/kategori/anasayfaBİZE YAZINÇalışma hayatınızdakı tüm soru ve sorunlarınız için:ekmegimikazanirken@gmail.com
15 yıl önce işkazası geçirdimYıllar önce bir iş kazası geçirmiştim ve bu kazanın izlerini hâlâ üzerimde taşıyorum. Bu izlerin bir kısmı estetikle düzeltildi ama hâlâ günlük hayatım bu izler sebebiyle olumsuz şekilde etkiliyor. Tabii bu işin yalnız fiziksel yanı. Bunun dışında sosyal ve psikolojik yanlarına da siz tahmin edebilirsiniz. O zamanlar işe yeni girmiş olduğum için biraz çekindim ve tecrübesizlikten dava açmadım, kaza sonrasında biraz para aldım ama yukarda yazdığım bütün hayatımı etkileyen şeyler için tazminat alabilir miyim. Olay yaklaşık 15 yıl önce olmuş. Geriye dönük işler mi? Bir yol gösterebilirseniz sevinirim. Şimdiden size ve BİRGÜN’e teşekkürler. İstanbulÖncelikle iş kazasının ne olduğunu tekrar hatırlamakta fayda var. İş kazası 5510 sayılı Sosyal Sigortalar ve Genel Sağlık Sigortası Kanunu’nun 13 üncü maddesinde tanımlanmıştır. Bu tanıma göre iş kazası; a)Sigortalının işyerinde bulunduğu sırada, b) İşveren tarafından yürütülmekte olan iş nedeniyle sigortalı kendi adına ve hesabına bağımsız çalışıyorsa yürütmekte olduğu iş nedeniyle, c) Bir işverene bağlı olarak çalışan sigortalının, görevli olarak işyeri dışında başka bir yere gönderilmesi nedeniyle asıl işini yapmaksızın geçen zamanlarda, d) emziren kadın sigortalının, iş mevzuatı gereğince çocuğuna süt vermek için ayrılan zamanlarda, e) Sigortalıların, işverence sağlanan bir taşıtla işin yapıldığı yere gidiş gelişi sırasında, meydana gelen ve sigortalıyı hemen veya sonradan bedenen ya da ruhen özüre uğratan olaydır. Bu tanımda dikkatimiz çeken birkaç noktanın altını çizelim. Yürütülmekte olan işin yalnız işyerinin dar sınırları içindeki ve asıl işi yaparken ki sürelerde değil görevli olarak işyeri dışında başka yere gönderildiği sürelerde ve emziren sigortalının süt vermek için ayrılmış süreleri içinde ve de işveren tarafından bir araçla işin yapıldığı yere geliş gidiş sırasında meydana gelebilecek kazalar da iş kazası sayılmaktadır. İş kazalarını işveren, o yer yetkili kolluk kuvvetlerine derhal ve SGK’ye de en geç kazadan sonraki üç işgünü içinde bildirmek durumundadır. Çalışan sigortalı kendisi, bir ayı geçmemek şartıyla rahatsızlığının bildirim yapmaya engel olmadığı günden sonra üç işgünü içinde iş kazasını bildirebilir.yasal haklar nelerdİr?5510 sayılı Sosyal Sigortalar ve Genel Sağlık Sigortası Kanunu’nun 16’ıncı maddesine göre sigortalıya şu sosyal sigorta yardımları verilir: a) Sigortalıya, geçici iş göremezlik süresince günlük geçici iş göremezlik ödeneği verilmesi b) Sigortalıya sürekli iş göremezlik geliri bağlanması c) İş kazası veya meslek hastalığı sonucu ölen sigortalının hak sahiplerine, gelir bağlanması d) Gelir bağlanmış olan kız çocuklarına evlenme ödeneği verilmesi e) İş kazası ve meslek hastalığı sonucu ölen sigortalı için cenaze ödeneği verilmesi.Hangİ davalar açIlabİlİr?SGK’nın iş kazası sonucu sigortalıya yaptığı yardımlar tutarı için rücu tazminat davası açma hakkı vardır. Rücu tazminat davası, daha önce kurum tarafından karşılanmış olan zararlar tutarının, kusurlu işverene veya üçüncü kişilere ödettirilmesi amacıyla açılır.İş kazası sonucu fiziksel zarara uğrayan işçinin veya ölümlü iş kazalarında işçinin ailesinin çektiği acı, elem ve ızdıraplar için manevi tazminat davası açılır ve hâkim takdiri ile manevi tazminat tutarı belirlenir ve işverene ödettirilir.Borçlar Yasası’nın 46. maddesine göre; fiziksel zarara uğrayan kimsenin, iş göremezlik ölçüsünde çalışmasının aksayacağı ve bu nedenle maruz kalacağı zarar ve ziyanın, kendisini çalıştırandan talep edebileceği hükme bağlanmıştır. Meydana gelen iş kazası veya meslek hastalığı sonucunda, meslekte kazanma gücünü az veya çok kaybeden bir işçinin kaybı ile ilgili gerçek zararını, kendisinin olayda tam kusurlu olması durumu dışında, işverenden talep etme hakkı bulunmaktadır. Meslekte kazanma gücü kayıp oranının ne olduğu önemli değildir ve bu kayıp karşılığı olan zarar ve ziyanın işverenden talep edilmesi mümkündürZamanaŞImIAncak sizin sorunuz daha ziyade iş kazasının arkasında açılabilecek bir tazminat davası ile ilgili olmaktadır. Sizin durumunuz da açılacak dava İş kazası nedeniyle uğranılan maddi ve manevi zararların ödetilmesine ilişkin bir dava olmaktadır ve bu davalar akde aykırı hareketten kaynaklanan tazminat davaları olduğundan Borçlar Kanunu’nun 125. maddesine göre 10 yıllık zamanaşımına tabidir. (Borclar kanunu Madde 125 – Bu kanunda başka suretle hüküm mevcut olmadığı takdirde, her dava on senelik müruru zamana tabidir.) Maalesef bu durumda sizin uğradığınız maddi manevi zarar bu 10 yıllık zamanaşımına takılmaktadır. Yargıtay da benzer davalarda verdiği kararlarla zaman aşımının benzeri olaylarda 10 yıl olduğuna hükmetmiştir. (Av. Atilla Lök’e teşekkürler)BİZE YAZINÇalışma hayatınızdakı tüm soru ve sorunlarınız için:ekmegimikazanirken@gmail.com
