Efendim memleketin çalışma hayatından başkaca bir sorun yok. Tek ve en önemli sorun işveren tarafından “zaten ödenmeyen kıdem tazminatının” bir an evvel kaldırılarak “kahrolasıca tazminatçılar” yüzünden fabrika kapılarında iş bekleyen milyonların işe kavuşturulması. Yani iş kazaları mesela hiç sorun değil. Çünkü o kazalar başkaca bir nedenden değil, “meslek hastalıklarına karşı çok duyarlı bir toplum değiliz. Biz ülke ve insan olarak iş güvenliği konusunda sağlığımızı ve hayatımızı önemseyen bir toplum değiliz» ondan oluyor. Tekstil hazır giyim sektöründe, günlük 11 saat olan çalışma süresini ikiye katlayan işçiler. Yirmi dört saati bulan çalışma süreleri içinde makinelerin altında ve kartonların üzerindeki birer saatlik «şekerleme»ler. Sonra, makine başında «hafif» dalıp elini dikmesi işçinin. Ütüyle elini basması. Makası düşürüp ayağına saplaması. Kumaşı biçeyim derken hızarla elini doğraması. «Sadece.. eylül ayında kadın, erkek ve çocuk 619 işçi, mühendis, doktor, teknisyen, öğretmen, memur meslek hastalığına yakalanma, kaza sonucu yaralanma ve zehirlenmeye maruz kalmış ve kadın, erkek 60 işçi, mühendis, doktor, teknisyen, öğretmen, memur hayatını kaybetmiş”1 Hepsi benim uydurmam. Bu uydurmaları varın siz tüm diğer sektörler için de yapın ve çoğaltın sevgili okur. Bir de şu kayıtlarda mevcut bulunmayan işyerleri gibi , tozlu tozlu yerlerde çalışıp patır patır ölen kot kumlama işçileri var, tersanelerde gemi gövdelerinden düşüveren işçiler. Patlayıveren yerlerde yanıveren canlar. İçimiz titrese birbirimizi sağlığı için bunların hiç biri olmayacak. İşçi sağlığı iş güvenliği tedbirlerinin uygulanması ve denetimi gibi işler gayet gereksiz aslında. Hali hazırdaki yasalarda mevcut olan kıdem tazminatının uygulatılması konusunda tedbir alınması. Yok öyle bir sorun. Yasa da yazılanın zaten uygulanmadığını söyleme ve buradan gereksiz olduğu sonucunu çıkarma peşindeyiz kusura bakılmasın(!)Maliye Bakanı Mehmet Şimşek olsun, eski Çalışma Bakanı Ömer Dinçer olsun, yeni Çalışma Bakanı Ömer Çelik olsun hepsi aynı fikirdeler. Az daha unutuyordum. Bir de tabii kıdem tazminatı zulmü altında inim inim inleyen TİSK, TOBB, TÜSİAD üyeleri var. Sırf bu tazminat yüzünden küresel piyasalarda rekabet edemiyorlar. İstihdam yaratamıyor, işçilere iş verelim diye kıvranıyor ve de veremiyorlar. Neden biliyor musunuz? Çünkü işçileri işten çıkaramıyorlar. Yani şu kıdem tazminatı yüzünden. Maliyetli oluyor işçi çıkarmak. Yani işçileri işten çıkarsalar yeni işçi alacaklar. Kapı önünde bekleyen milyonlara her şeyi daha da kolay dayatacaklar. Artık kiralık işçi mi istersiniz, çağrılı çalışmamı isterseniz, eve iş vermemi istersiniz güvencesiz, her türlü esnek çalışma modeli. Hali hazırda çalışmakta olan işçilerin kafasının üzerinde ise daha büyük bir kılıç sallanmaya başlayacak. Zira işten çıkarıldıklarında artık iş arayacak sürede yaslanacakları bir kıdem tazminatı da olmayacak. İşte istihdam işte büyüyen Türkiye! Sıkın ümüğümü altta kalanın.Şimdi bi kıdem tazminatı fonu kuracaklar. Çalışma Bakanımız Faruk Çelik müjdeyi de verdi: artık bir yılı dolmadan işten çıkarılacak işçi de kıdem tazminatını alacak. Eh bu şartlar altında değil bir yılı iki ayı dolduran işçi bulunamayacağına göre. Çok mantıklı bir düzenleme(!) Ancak ufak kuşa çevirmeler var tabii yeni düzenlemede haliyle(!) İşçilerin işverenin bildirdiği ücretten değil, gerçek ücretleri üzerinden kıdem tazminatı alabilmesi uygulamasının olanaksız hale gelmesi, kıdem tazminatı hak etme durumlarını azalması vs gibi. Ufak bir ayrıntı olarak da bu fonun geleceğinin tamamen belirsiz olma durumu var. Hani şu Tasarrufu Teşvik Fonu, Konut Edindirme Yardımı Fonu(KEY) yahut İşsizli Sigortası Fonu gibi ham hum şaralop, hokus pokus taktiği ile bir bakmışsınız Kıdem Tazminatı Fonu ortada yok. Olur mu olur.En sonunda bakın aklıma ne geldi. Sakın bu kıdem tazminatı fonu AKP ve de işverenlerin “kazanı sen getir, ben suyu doldururum” diye kurdukları bir cadı kazanı olmasın.Yani sıcak suya atsalar sıçrarız üzerlerine diye. Ve içine biz saftirik yeşil kurbağaları koyup, alttan yavaş yavaş ateşi veriyorlar galiba. Hafif bir ısınma sezdim ben. Darısı sıçramayı akıl edecek işçilerin, sendikaların ve de hepimizin başına. 1 Yangın Kulesi / 4 Ekim 2011 (İstanbul İşçi Sağlığı ve İş Güvenliği Meclisi E-Bülteni) Bkz. http://www.guvenlicalisma.org/
hak
Sıcaklar bastırdı iyice. Makine başında ömür tüketmenin zorluklarına sıcakta çalışmanın zorlukları eklendi. Çoğunlukla kışın ısıtmada yetersiz kalan fabrika içlerindeki sistemler yazları da insani bir ortamda çalışma olanağı sağlamaktan çok uzaklar. Kan ter içinde çalışılıyor velhasıl. Diğer yanda ise fazla mesailerle iyice artan çalışma yükünün kısa da gelse bir dinlenme ile hafifletilmesi ihtiyacı. Bir deniz kenarında almak soluğu imkân varsa. Deniz kenarı tuz kokusu çok uzaksa, en azından var olan rutinin dışına çıkmak. Memleket havası almak mesela. Akraba eş dost ile görüşmek. Varsa eğer köydeki hasada yardım. Orada da işten kaçış yok yani. O da olamıyorsa, örneğin memleket çok uzak yol çok masraflı ise yaşadığın kentte canının istediklerini yapabilmek. Hangi parayla diyeceksiniz? Eh işte imkânlar elverdiğince. Bir de tabii al takke ver külah işverenle yıllık izni kullanmak konusundaki mücadele olumlu bir sonuca bağlanabilirse.İşi olacağına vardıralım(!)Aslında işverenin bir lütuf gibi gerinerek bir türlü veremediği yıllık ücretli izin hakkı iş kanununun 53 üncü maddesinde düzenlenmiştir ve işçilerin vazgeçilmez haklarından biri olarak sayılır. En azından mevcut hükümet ya da gözü dönmüş iktidar kıdem tazminatına yaptığı muameleyi ücretli yıllık izin hakkımıza yapmaya niyetlenene kadar kanun bu. Hayır yarın öbür gün kıdem tazminatına yaptıkları gibi “zaten işçi bu haktan yararlanamıyor, işveren de zarar görüyor, önce fon diye düzenleriz sonra iç ederiz” diye ortaya çıkmaları pek de şaşırtıcı olmaz bu mantıkla. İşi olacağına vardıralım. Kıdem tazminatı da olmayan işçi kelaynak gibi ortada kalmışken olmayan örgütlenme özgürlüğünü de kaldırıverelim gitsin canım(!) İşçiler pek fazla kullanamıyor, işe yaramıyor nasıl olsa(!) Ne gerek var?! Hayır bu çağda sermaye almış başını gitmişken, devlet olarak denge gütmek, işçilerin yurttaşlıktan doğan bazı haklarını korumak biraz münasebetsizlik oluyor tabii(!) O tavır geçen yüzyılın başlarında modaydı. Neyse lafı uzatmadan yıllık izin meselesini bitireyim ben. Yoksa hep birlikte sıcaktan bunalıp makineleri kıracak, motoru yakacağız.Kıdem ve Yıllık İzin SüreleriBir işçi “işyerinde işe başladığı günden itibaren, işe başladığı günden itibaren (aynı işverenin bir veya birden fazla işyerinde toplam olarak) deneme süresi de içinde olmak üzere, en az bir yıl çalışmış” ise o işçilere “yıllık ücretli izin verilir” der iş kanunu. Yıllık ücretli izinin süresi kıdem arttıkça artar. a) Bir yıldan beş yıla kadar (beş yıl dahil) olan işçi için on dört günden, b) Beş yıldan fazla on beş yıldan az olanlar için yirmi günden, c) On beş yıl (dahil) ve daha fazla olan işçi için yirmi altı günden, az olamaz.Hafta Tatili, Bayram Tatili, Yıllık izinBurada diğer önemli bir husus hafta tatilinin yıllık ücretli izin içerisinde sayılmamasıdır. Hafta tatili iş kanunun 46. maddesinde düzenlenmiş ve 7 günlük zaman dilimi içersinde en az 24 saatlik kesintisiz dinlenme süresi (hafta tatili) olarak öngörülmüştür. Mesela 3 yıldır çalışan bir işçinin hak ettiği yıllık ücretli izin süresi 14 gündür. Bu on dört günün içerisinde normal çalışma döneminde haftada bir gün tatil öngörülmüştür. Dolayısıyla 14 gün yani iki hafta için iki gün hak edilmiş hafta tatili bulunmaktadır. Bu iki gün yıllık ücretli izine ilave edilir. Yani işçi toplam 14+2=16 gün olarak iznini kullanmalıdır. Ramazan Bayramı’nı da hesaba katarak ilave edelim: Hafta tatili gibi yıllık ücretli izin süresine rastgelen, milli ve dini bayram süreleri de, yıllık ücretli izine ilave edilir. Yıllık ücretli izin süresi yalnız işverenin kararı ile bölünemez, tarafların anlaşması suretiyle bir bölümü on günden aşağı olmamak üzere en çok üçe bölünebilir. Yıllık ücretli izin ücreti izne çıkmadan evvel işçiye ödenir. Yıllık ücretli başka bir yerde geçirecek olanlar talep ederlerse yolda geçecek süreleri karşılamak üzere işveren toplam dört güne kadar ücretsiz izin vermek zorundadır. Çalışanların yıllık izinlerini kullandıklarını işveren kanıtlamak durumundadır. İşveren tarafından yıl içinde verilmiş bulunan diğer ücretli ve ücretsiz izinler veya dinlenme ve hastalık izinleri yıllık izne mahsup edilemez. Peki, iş yerinin toplu olarak izne çıkması mümkün müdür? Kısaca evet, işveren Nisan ayı başı ile Ekim ayı sonu arasındaki süre içinde, işçilerin tümünü veya bir kısmını kapsayan toplu izin uygulayabilir. Eh ne diyelim? Hepimize iyi tatiller. İzne çıkabilirsek eğer…
Tez yazıyorum. Memlekete hayırlı olsun. Yazanlar bilir. Tez yazmak İngiliz tuzu, Hint yağı gibi yutulması zor bir nesnedir. Yani bir sandalyenin tepesinde oturup gayet özel ve muhtemelen bu dünyada on, on beş kişi ile sınırlı bir uzmanlar grubundan gayri çok da fazla okuyucusu olmadığını bildiğiniz bir hususu didik didik etmek. Tüm dikkatinizi ona yöneltmek. Koskoca akademi endüstrisine naçizane bir katkı. Ama «gerçek» in sahibi olmak adına, «gerçeğin ne olduğu» üzerinde bir hak talebi diğer yandan. Bu ruh eziyetine girmeden evvel günlük rutininiz olan her şey kıymete biner. Günlerdir yapmanız gereken ama ne bileyim başka cazip şeylerden, mesela arkadaşlarla buluşmak falan gibi, zaman bulamadığınız şeyler aklınızda sıralanmaya başlar. Kışlıklar ya da yazlıklar çıkacaktır, son bir aydır temizlenmeyen evin temizlenmesi gerekir mesela. Sonra mutfak dolabını da bir aktarmak lazım. Son altı aydır yığılı duran kitapları bir düzenleme de mutlaka gerekli. Sonra okumadığınız bütün kitaplar sıralanır aklınızda. Tezle ilgili olsun olmasın.Tez Yazacaksın da Ne Olacak?Hadi bu faslı atlattık diyelim. Öyle ya da böyle oturduk o sandalyeye. Bu kez yok Facebook, yok Google, yok şu gündeme de bir bakayım. Diğer mevzuları hiç saymıyorum. Ama araştırmaya ayırdığınız devasa emeği kâğıda dökmek kendi başına bir beladır. Öyle hayatınızın merkezi haline gelir ki bu faaliyet dünya onun etrafında dönüyor zannedersiniz. Bir arkadaşımın dediği gibi, tez bitince CNN’de alt yazı geçecek zannedersiniz. Daha fazla ağlak yapmayacağım. Peki, bunca emeğin neticesi nedir? “Okuyacan da nolcak?” zihniyetinin hâkim olduğu bu dönemde kalabalık ve hâkim bir koro yüzü dönük sorup durur: “tez yazacaan da ne olacak!” en kestirme cevap “elinin körü olacak”tır. Zira verecek hem çok cevap vardır, hem de aslında bunun pek cevabı yoktur.Parlak İstihdam OlanaklarıBenzer şekillerde tez yazdığını düşündüklerinizin köşelerdeki ve ekranlardaki hallerini görüp utanırsınız. Katledilen, bombalanan, türlü eziyet ve işkencelerden geçen bir halkın hala “barış” taleplerine körlük utandırır seni. Her şeye rağmen çareyi Ankara’daki mecliste arayanların siyaset dışına itilmesi için ayak oyunları. Büyük yazarlarımızın terör gevelemeleri, Ergenekon bulandırmaları. “AKP’nin oylarını düşürmek içindir Hopa’daki olaylar”, kutsal iktidarına halel getirmek için “kaos ortamı yaratmaktadır malum odaklar”. “Oralardan bakınca öyle görülüyor demek ki» demek kalır bize esefle. «Allah sonumuzu böyle etmesin.» Yoksa tiyatroda sansür, Abdülhamit dönemi falan derken kendimizi AKP›nin sansür heyetinin başında bulmak da var(!)Daha Az Parlak AlternatiflerTabii köşeler ve ekranlar kadar parlak olmasa da daha başka istihdam olanakları da var. Tez yazanlar için yani. Anadolu’daki kamu üniversitelerinin ha bire malum cemaat içindekilere giden kadroları mesela. Alın size istihdam olanağı. Yahut merkezdeki üniversitelere “size kadro veririz, ama bizim şu adamı da alıverin mesajları” İşte diğer bir istihdam olanağı! Nasıl? Ha pardon tabii siz ömrünüzü yiyip akademik çalışma falan yaparken doğru ağın içinde olmayı ihmal etmiş olabilirsiniz tabii. Ya da ayak diremiş tamamen yanlış bir netwok içine düşmüş, “kahrolasıca” bir muhalif olmuş olabilirsiniz. O zaman buyurun seçin; KCK’dan mı yatmak istersiniz, Ergenekon’dan mı? Eh o da bir istihdam sayılır(!) Ekmek elden su gölden(!) Asmayıp, besliyorlar hapishanelerde bizi. Olmadı yine o bitmeyen kaynağa sarıl. Ailen desteklesin seni otuzlu yaşlarına dayanmışken. Part-time işlerde çalış alakalı alakasız.Vakıf Üniversiteleri Çalışanları Saha’ya İniyor!“Amman canım abarttın sen de bir sürü vakıf üniversitesi var, git orada çalış” diyorsanız hah! Ben de tam onu diyecektim. Türkiye’de ilk vakıf üniversitesinin kuruluşundan bu yana geçen süre otuz sene. Otuz senedir çoğalan ve kâr hırsıyla gözü dönen vakıf üniversitelerinde de iş çığrından çıktı. Ya da şöyle diyelim; Sesi en az duyulan kesimlerden biri olan vakıf üniversitelerinin akademik yükünü sırtlanan kadrolara yapılan muamele mızrak misali çuvala sığmaz oldu. Ders yükleri arttıkça arttı, ücretler ve haklar çoktan kamu üniversitelerini aratır hale geldi. Üniversite de yapılan işin niteliğinin bu mesai ile uyumsuzluğunu kenara koyalım hadi. Ama fazla mesai ödemeleri? Herhangi bir tekstil fabrikasında çalışan ve sabah sekiz akşam on fazla mesai yapan işçi ile duygudaşlığımız güçlendi. Sorduk “bu hayatta, yalnız bir kocaman mekanizmanın parçası olmaktan başka insan olarak bir anlamımız var mıdır?” Bu sınıf duygudaşlığımızı güçlendirmek için olsa gerek, Vakıf üniversitelerinin “mal sahipleri” elimize giriş-çıkışlar için bir de zaman kartı tutuşturmaya kalktılar. İtiraz edersen ya? Fabrikada çalışan sınıfdaşının başına gelen senin de başında. Yani? Kapının önündesin. Örgütlensem okumuş bir insan olarak? Israr etme kapının önündesin. “Fakat “oyunun kuralları” artık değişiyor” diyorlar vakıf üniversitelerinden çalışanlar. Ve artık sahaya iniyorlar. Emeklerini ve akademik onurlarını korumak için. “gerçeğin” üzerindeki karın ve hırsın iktidarına meydan okumak ve yeniden hak iddia etmek için.NOT:”tez yazıyorum” mazereti kabul edilmeyecektir!Tarih ve saat: 02.07.2011 Cumartesi – 13:00 Yer: İstiklal Caddesi Galatasaray Lisesi Önü Destekleyen Kurumlar: Sosyal-İş İstanbul Şubesi, Eğitim-Sen 6 Nolu Üniversiteler Şubesi
Yüzde on barajıyla, siyasi partilere dair yapılan düzenlemelerle, siyasetin bir para pul işi haline getirilmesi ile, bu memleketin ezilenleri olan bizlerin yani “büyük insanlığın” temsiline dahi izin verilmeyeceği ortadadır. Bunları aşmaya mı kalktınız, karşınıza geçip kardeşim bu memlekette demokrasi var, sözünüzü sokakta değil, şiddetle değil sandıkta parlamentoda söyleyin diye ısrar edenler karşınıza dikiliverir. Hani bakayım senin temiz kağıdın nerde?YSK da, ÖSYM yaptı ben neden yapmayayım saçmalaması içine girmiştir. Temiz kağıdını getir. Memnu haklarının iade edildiğine dair yazı getir. Askerlik belgesi getir. Efenim, mahkemeler memnu hakların iade edildiğine dair belge vermiyorlar. Zaten buna dair düzenleme yapılmış. Olmaaaz belgeyi getir! Askerlik şubesine gittim kadınlara askerlik yapmıştır yapmamıştır diye belge vermiyorlar. Belgeyi getiiiirr! İşte ciddiyet seviyesi budur.Şiddet!BDP’nin desteklediği bağımsız adayları ve de YSK’ nın BDP’nin yedek adayı olduğunu zannederek veto ettiği Tuhafiyeciler ve Parfümericiler Odası Başkanı Abdullah Kızılay Kızılay, ve de ÖDP bir takım katkulli ile seçim dışına itilmeye kalkışıldı. Abdullah Kızılay’ı bilmem ama durum ÖDP ve BDP açısından manidardır. Gerçekleşemeyen ittifaka rağmen YSK aramızdaki kader birliğine işaret etmiştir. Siz memleketin Kürtleri, ezilenleri, sosyalistleri solcuları devrimcileri “hadi kapı dışarı” demiştir. Yine kapıyı zorlamak, gerekirse kırıp içeri girme işi başa düşüyor maalesef. Hah sonra efendim şiddet kullanıyorsunuz diyecekler.Muhbir vatandaş!Bu şiddet kullanma meselesi enteresan hakikaten. En meşru hakların gaspı şiddet olmuyor, yaşam hakkı dahil. Ama sizin haklarınızı kullanmak noktasında ısrar etmeniz şiddet oluyor. YSK sizin utanmadığınız geçmişinizi önünüze koyuyor. “devlet hafızası” şiddetle hatırlıyor. Bu adam Dev-Genç başkanıydı. Çizzz! Ha bir de Kızıldere var! Kırmızı kalemle çizzzz! Bu tokat attı komisere çizz!…böyle işlemiyor da başka türlü işliyorsa bu ortadaki hukuk garabeti nedir? Şu an milletvekili olan Sabahat Tuncel ve Gülten Kışanak zaten milletvekili olamazlarmış da korsan vekillermiş. Bir de “muhbir vatandaş” var ki akıllara seza. Oturmuş çalışmış gitmiş YSK ya ihbar etmiş. Benzer detayda, daha hayırlı çalışmaları bekliyoruz kendisinden. Fakat bu çalışmasının sonuçlarından medet ummasın pek. Zira gidişat o ki BDP’nin desteklediği bağımsızlar ısrar edecekler haklarını kullanma konusunda. Katakulliye papuç bırakmayacaklar.Bal kovanı ve ayı!Bu sahtekarlık ve katakulli ile birilerinin elinden hak alma birilerinin eline hak verme durumu iyice zıvanadan çıktı son günlerde. Bakınız bir kez daha ÖSYM ve de YGS. Şifre yoluyla birilerinin yolu tıkanırken birilerinin yolu açılıyor. Ama Allah var işi erbabına emanet etmiş siyasi iktidar. O yüzden durmadan tatmin olup duruyor. ÖSYM başkanı kopyacının alası imiş meğer. İntihal bildiğin akademik hırsızlık meğer bu zatın vasıfları arasında imiş. Yani emeğimizi çalıyorlar diye itiraz eden gençlerin feryatları boşuna(!) ÖSYM’nin başında bulunan adam başka birinin akademik emeğini çalmış, birinin çalışmasını “aman şimdi ne uğraşayım yeniden yazmaya yazılmışı var gavurca, çevirir yayınlarım” demiş. Öyle de yapmış. Sehven! Sonra İngiltere de bir başka akademisyen durumu keşfedip faş edince de özür dilemiş. Bildiğiniz özür. Affedersiniz çaldım diye. Emeği çalınan akademisyen tatmin olmuş olmalı. Sehven. Fakat ne olmuş sonunda yavuz hırsız. ÖSYM başkanı olmuş. Yani ayıya balkovanı emanet etmiş birileri. Milyonlarca gencin geleceği, çalmakla, sahtekarlıkla yükselmekte bir beis görmeyen birinin insafına bırakılmış. Sanmıyorum ki tesadüfen. Bilakis kasıtla.Kader birliği!Seçim dönemi12 Haziran’a kadar. Girebilirsek eğer. Yüzde bir bile etmeyen biz sosyalistlerden korkuları yine ve yeniden tavan yapmazsa. O vakte kadar AKP’nin ve hempalarının, HES’lerle suyumuza, GDO ile tohumlarımıza, Maden ve Altın şirketleri ile toprağımıza, Nükleer ile havaya ve hayata, taşeronları ile, şirketleri ile emeğimize, ulusal devletleri ile dilimize, “erkeklik”leri ile biz kadınların hayatına ve canına el koyanların planlarını faş edeceğiz. Muhtemel üçüncü iktidar dönemlerinde nasıl bir talana girişeceklerini bunun karşısında ne yapmamız gerektiği konusunda kafamız yettiğince kafa yoracağız. Birlikte. Görünen o ki Bağımsız adaylarla da gönül ve kader birliğimiz var: hem seçime kadar, hem seçimden sonra.
Tarih, kimlerinin düşündüğü gibi çizginin başında bir ok, dümdüz, ileriye doğru gitmez. Yani toplumlar kaçınılmaz olarak bir noktadan başlayıp daha iyi, daha güzel, daha ileri bir noktaya ulaşmazlar yıllar geçtikçe. Velhasıl ilerleme ve kalkınma topyekun bir havuçtur habire elinizi uzattığınızda elinizden kayıp duran. İlle de bir ok varsa helezonlar yapar, geriye döner, fasit daireler oluşturur, şaka gibi fiyonklar çizer. Velhasıl bir ip yumağı halinde durur tarih, ille de somut bir şeye benzeteceksek. Siz de artık siyasi meşrebinize göre bir ipin ucundan tutup çekersiniz. Siyasi meşrebi olmadığını iddia edecek kadar siyasiler de bulunur tarihçiler arasında. Bu arkadaşlar o nebze siyasidirler ki müesses nizamın statükosunu savunmak uğruna kendi yaptıkları tarihin tarafsız ve bilimsel olduğunu savunurlar en bildik ezberlerle. Velhasıl tarafsızlık adı altında, kendi gizli taraflarının adı olur “bilimsel, tarafsız tarih.” Bu tarihçi galip gelenle duygudaştır1 Bu duygudaşlık hep galip gelenin o çağda galip olanın işine yaramıştır. İşte böylelikle tarih en az herhangi bir bilim dalı kadar politiktir. Ve bugüne dair yapıp ettiklerimizi meşrulaştırmanın bir aracı olduğu kadar geleceğe dair tasavvurlarımızın da geçmişte bir dip taramasıdır. Dün mümkün olan bugün ve yarın da mümkündür demenin entrikalı bir yoludur velhasıl. Geçmişten bir anı alır, parlatır, üstüne ışık düşürür işte! dersiniz. Seçtiğiniz an sizin tarafgirliğinizin sebebi ve sonucudur bir çeşit.“Geçmişi tarihsel olarak kurmak” der Benjamin “onu gerçekten olmuş olduğu gibi” tanımak değil, “tehlike anında birden parlayıveren anıyı ele geçirmektir.”2Yaşanacak Bir Tek Hayat mı Var?Kendileri olabilmek cesaretini göstermek için bile en ufak konforlarında vazgeçemeyen “Romantik bir macera” arayışındaki köşe yazarlarının bizim tarihimizi anlamalarını beklemek beyhudedir bu yüzden. Onlar orada en çok “boşu boşuna ölmüş bir grup romantik genç” görürler “bir avuç terörist” görmüyorlarsa eğer. Kendi yaşamlarını da meşrulaştırmanın, kendilerine bir yaşam sebebi bulmalarının yolu budur. Geleneğimizle habire uğraşıp onu ele geçirmeye çalışırlar durmadan. Zira yaşanacak bir hayat varsa, yapılacak bir tercih varsa o yalnız ve ancak onlarınkidir. Sebep? Bugün galip olanın, bugün kazanmış olanın onların işvereni olması, kendilerinin onun yanında saf tutmasıdır. Sonuçtan sebebe varırlar bir çeşit. “Madem biz kazandık, ya da kazananın yalakasıyız o zaman biz haklıyız” diye tuhaf bir mantık işletirler. “Düşman kazanacak olursa ölülerimiz bile payını alacaktır bundan” ama “hakim sınıfın aleti durumuna düşmek tehdidi altındaki”3 geleneğimiz bal gibi de tersini söyler.“Söylediğini Yapacaksın!”Halbuki “bu dünya da bekleniyorduk biz ….eskileri kuşatmış olan havanın soluğu bize deyip geçmez mi? Kulak verdiğimiz seslerde artık susmuş olanların yankısı yok mudur?”4Onların genç omuzlarına vurmuştur yükünü, “zayıf bir Mesiyanik (kurtarıcı) güçle” donatılmışlardır hepimiz gibi. “Geçmişin üzerinde hak iddia ettiği bir güç. Bu iddianın karşılığını vermek kolay değildir”5. Hayır kimse kafalarına silah dayamamıştır bu yola çıksınlar diye. Kimse onları yataklarından kaldırmamıştır zorla. Kimse amfilerinden, evlerinden kapı dışarı etmemiştir. Yalnız kafalarına ve yüreklerine düşen ihtimal, ihtilale sürüklemiştir onları. Ölümden korkmuşlardır evet! Psikopat olmadıklarından sonrasında bir vaat olmayan o büyük ve kara boşluğa düşmekten korkmuşlardır hepimiz gibi. Ama kafalarına ve yüreklerine düşen ihtimalle tartmışlardır korkularını. Tarihin fırtınasında yitip gitmekle ölçmüşlerdir ölümlülüğü. Ölçmüşler tartmışlar ve aydınlanmıştır yüzleri geleneğin gereğini yapmanın, hatta geleneğe mütevazı bir katkı yapmanın hazzı ile. Bundan sonra düşünecek çok şey yoktur: “söylediğini yapacaksın!”6 O an On’lar “yaşamanız gerek!” diyenlerin göremediği bir ana bakmaktadırlar.Tarihin yenilenlerinin hafızasından silinir ve yeniden yazılır anılar. Resmi tarih makinesi kimi anları alır parlatır ve durmadan tekrarlayarak bir ayrı gerçeklik yaratır. Galiplerin ve avcıların gerçekliğini. Hiç yokmuş gibi olur geride kalanlar. Taa ki ona derin bir acıyla ihtiyaç duyana dek. İşte o kriz anında ezilenlerin vefası çıkar açığa.Çamurdan Korkumuz Yoktur!Kendi kaderlerini galiplerin kaderine bağlayanlarınsa esamisi okunmaz tarihin kitabında. “aaa o ölmemiş miydi zaten” diye anılırlar. Bir hayır söz eden bulunmaz arkalarından. Kendi kişisel tarihlerini yeniden ve yeniden yazarlar, kendi darbeciliklerinin tarihlerini solculuk diye yutturmaya çalışırlar, darbeciliği sola mal etmek hevesiyle. Oysa bizim ezenlerle öyle keskindir ki çelişkimiz ve onların gizli açık zor aygıtları, derin ve sığ devletleri ile öyle göğüs göğüse gelmişizdir ki kimi anlarda, baş edemedikleri yerde bedenlerimizi fiziken ortadan kaldırmakta bulmuşlardır çareyi. Kanımızı dökmüşler, canımızı almışlardır. O yüzden üzerimize yapıştırmaya çalıştıkları çamurun içinde durmadan debelenmektedirler galiplerin borazanları. Velhasıl çamurdan bir korkumuz yoktur.“O” AnSon sözü, son sözü söyleyecek olanlara bırakalım: tarihin öznelerine, ezilenlere, On’lara: “Onlar ki toprakta karınca suda balık havada kuş kadar çokturlar: korkak, cesur, cahil, hakim ve çocukturlar…Uyup hainin iğvasına sancakları elden yere düşürürler ve düşmanı meydanda koyup kaçarlar evlerine ve onlar ki bir nice mürtede hançer üşürürler ..ve kederli nehir yollarının, sürülmüş toprağın ve şehirlerin bahtı bir şafak vakti değişmiş olur, bir şafak vakti karanlığın kenarından onlar ağır ellerini toprağa basıp doğruldukları zaman.”7Ve On’lar kaderlerini bağlayıp “onların” kaderine “aşkın, özgürlüğün ve devrimin ölümsüz tohumları olarak düştüler toprağa”8. Yer Kızıldere, bizi geleneğimize bağlayan o an 30 Mart 1972’dir.1 Walter Benjamin, Son Bakışta Aşk, Metis Yayınları, s.422 Ibid. s.413 Ibid. s.414 Ibid. s.405 Ibid. s. 406 Mahir Çayan’dan aktaran, Bitmeyen Yolculuk.7 Nazım Hikmet Ran8 90’lı yılların ortasında, İstanbul Üniversitesi Merkez Kampüsü’nde açılan bir pankart.
12 Eylül Mağdurları Beraatlerinin Ardından Sigortalı Olsalar da Borçlanabilirler mi?
Yazınızı okuduktan sonra bir soru sorma ihtiyacı hissettim. Soru kendi durumuma dair olduğu için umarım mazur görürsünüz. 12 Eylül’ün şerrine uğrayan, 3 yıl yatan ama beraat eden biri olarak, ben de yazınızda bahsettiğiniz grubun içindeyim. Bu 3 yılın emekliliğime sayılması için hakkımı kesinlikle kullanacağım. Çevredeki eş-dost konuyu iyi bilmediğinden, bir sürü farklı yorumlar aldıkça kafam iyice karıştı. Benim için durumu biraz anlaşılmaz hale getiren nokta şu: Benim SSK girişim 1983 yılında başlıyor. Yani cezaevinden çıktıktan sonra. Şimdi, gidip bu süreleri emekliliğime saydırmak için başvursam, 1980-83 arası (yani cezaevinde olduğum yıllar) SSK’lı olmadığım halde bu 3 yıl benim SSK gün sayıma eklenecek mi? Bu durumda, mesela halihazırda 4500 gün olan SSK+Bağkur prim ödenmiş gün sayıma yattığım 3 yıl (1080 gün) eklenip, prim ödenmiş gün sayım 4500+1080=5580 gün olarak mı hesaplanacak?Öncelikle sorunuz 6111 sayılı “Bazı Alacakların yeniden yapılandırılması ile Sosyal sigortalar ve Genel Sağlık Sigortası Kanunu ve Diğer Bazı Kanun ve Kanun Hükmünde Kararnamelerde Değişiklik Yapılması Hakkında Kanun” ile ilgili. Bu Kanun 13 Şubat 2011’de kabul edildi ve 25 Şubat 2011’de Resmi Gazetede yayınlandı. Torba Yasanın 52 inci maddesi 5510 sayılı Sosyal Sigortalar ve Genel Sağlık Sigortası Kanunu’na geçici maddeler ekliyor bunlardan geçici 36. madde ilgilendiğimiz konuyu düzenliyor.(bu bilgiler belki bu konu ile ilgili metinlere ulaşmak isteyenlere faydalı olabilir diye tekrar etmekte fayda var. “GEÇİCİ MADDE 36- 13/5/1971 tarihli ve 1402 sayılı Sıkıyönetim Kanunu uyarınca kurulan sıkıyönetim mahkemelerinin görev alanına giren suçlar nedeniyle yakalanan veya tutuklananlardan, Türk Silahlı Kuvvetlerinin yönetime el koyduğu 12 Eylül 1980 tarihinden itibaren haklarında kovuşturmaya yer olmadığına veya beraatlerine karar verilenlerin, gözaltında veya tutuklulukta geçen süreleri için kendilerinin ya da hak sahiplerinin bu durumlarını belgeleyerek bu maddenin yayımı tarihinden itibaren altı ay içerisinde talepte bulunması kaydıyla, gözaltında veya tutuklulukta geçen süreleri, talep tarihinde 82 nci maddeye göre belirlenen prime esas günlük kazanç alt sınırının % 32’si üzerinden hesaplanacak primlerinin; bu durumlarından dolayı dava açıp tazminat alanların borcun tebliğ tarihinden itibaren altı ay içerisinde kendilerince veya hak sahiplerince, tazminat almamış olanların ise Hazinece ödenmesi suretiyle borçlandırılır. Bu şekilde borçlanılan süreler Kanunun 4 üncü maddesinin birinci fıkrasının (a) bendi kapsamında prim ödeme gün sayısı olarak değerlendirilir. Ancak sigortalılık başlangıç tarihinden önceki borçlanılan süreler sigortalılık başlangıç tarihini geriye götürmez.” Siz tümüyle bu şartları yerine getiriyorsunuz. Tutuklandığınız dönemde sigortalı olmamanız bu hakkı kaybedeceğiniz anlamına gelmez. Geçici maddenin sonundaki hükümde “Ancak sigortalılık başlangıç tarihinden önceki borçlanılan süreler sigortalılık başlangıç tarihini geriye götürmez.” Diyor. Bu durumda sizin durumunuzda olanlar yani tutukluluktan önce sigortaya girişi bulunmayanlarında bu haktan yararlanabilecekler. Örneğin daha önce askerlik borçlanmasında da benzer bir uygulama ile sigortalı olmazdan evvel yapılan askerlik süresinin istenilen kadarı sigortalı tarafından borçlanılabilmekte, hatta bu sigortalının sigortaya giriş tarihini geriye doğru taşımaktadır. Ancak “12 Eylül Mağdurları” için bu geriye taşıma söz konusu değildir. Bu durumda tutuklu olarak geçirdiğiniz süre tam olarak hesaplanarak (eğer tam olarak 3 yıl ise sizin de yazdığınız gibi 1080 gün olarak) sigortalılık gün sayınıza eklenecek. Bu durumda tutukluluk sürenizin başlangıcını ve sonunu tam olarak tespit ettirip, her ayı da 30 gün olarak hesaplayarak borçlanma yapacağınız gün sayısını bulabilirsiniz. Sigortaya tam giriş tarihinizi ve doğum tarihinizi bilmediğimden genel olarak emekli olmak için tamamlanması gereken (işe başlama tarihine göre) yaş, sigortalılık süresi ve prim gün sayılarını da ekliyorum. Kadın sigortalı için tamamlaması gereken yaş sigortalılık süresi ve prim gün sayısı İşe başlama tarihi 01.04.1981 öncesi ise: çalışma süresi 20 yıl, yaş sınırı yok, prim gün sayısı 5000. İşe başlama tarihi 01.04.1981-08.09.1981 arası ise çalışma süresi 20 yıl, yaş sınırı 38, prim gün sayısı 5000. İşe başlama tarihi 09.09.1981-23.05.1984 arası ise çalışma süresi 20 yıl, yaş sınırı 40, prim gün sayısı 5000. Erkek sigortalı için tamamlaması gereken yaş sigortalılık süresi ve prim gün sayısı: İşe başlama tarihi:- 24.11.1980-23.05.1982 arası ise , 25 yıl çalışma, yaş sınırı 46, prim gün sayısı 5075. İşe başlama tarihi 24.05.1982-23.11.1983 arası ise, 25 yıl çalışma, yaş 47, prim gün sayısı 5150. İşe başlama tarihi 24.11.1983-23.05.1985 arası ise, 25 yıl çalışma, yaş 48, prim gün sayısı 5225. Bu şartlara göre emeklilik şartlarınızı öğrenip yerine getirip getirmediğiniz tam olarak hesaplayabilirsiniz. Muhtemelen tutuklu olarak geçirdiğiniz süre en yüksek olan 5225 günü de geçmenizi sağlayacak ve emeklilik hakkına kavuşacaksınız.
Sabahat Tuncel bir komiserin suratına bir tokat atmış. Bir milletvekili Bengi Yıldız elinde taşla görüntülenmiş. Memleketimin beyaz gazetecileri televizyoncuları “ama, ama” diyorlar, “siz de şiddet kullanmış oldunuz.” Bundan öncesi zaten yoktur. Bundan önce fotoğraf makineler ve kameralar “nedense” orada değildir. Ya da basın emekçilerine haksızlık etmeyelim oradadırlar, ama gönderdikleri fotoğraf ve görüntüler bir türlü giremez görüş sahamıza. Nedense bayramını kutlamak için meydanlara çıkmış bir halka gaz, tazyikli su, copla müdahale ederken, durumu sakinleştirip bayram gibi bir bayram kutlama çabasındaki milletvekilleri polise arkalarını dönüp kalabalığa dert anlatmaya çalışırken arkalarından sıkılan suyun görüntüleri de yoktur. Ya da vardır ama ulaşmaz, ulaşamaz.Adalet DuygusuAh ama bu bir nevi gelenektir. Tek bir kişi soruşturulmaz ve yargılanmaz ya da görevden el çektirilmez orada yaptıkları için. Sanki tüm olanlar için, tüm yapıp edilenler hak edilmiş gibi davranılır. Oranın halkının belediye başkanlarının ellerini kelepçelenmezler yalnız. Bir de milletvekilleri yumruklanır, üzerine gaz ve su sıkılır, coplanırlar, meclis önlerinden gözaltına alınırlar, hapis yatarlar. Bu milletvekillerine gaz bombaları atılabilir, geçen yıl mesela Silopide bacağı kırılabilir Sevahir Bayındır’ın, Hasip Kaplan hastaneye kaldırılabilir. Sevahir Bayırdır’ın bacağını kıranlar Hasip Kaplan’ı hastanelik edenler hakkında bir soruşturma bir işlem? Yok! Böyle oldu diye bir kıyamet kopması? O da yok! Silopi Cumhuriyet Savcılığı ilgili komiserin suç duyurusuyla Sabahat Tuncel hakkında, “halkı suç işlemeye teşvik etmek”, “terör örgütü propagandası”, “güvenlik güçlerine mukavemet ve hakaret”, “gösteri ve yürüyüş kanununa muhalefet”le suçlamaları ile soruşturma başlatır. Yalnız bu iki olayı karşılaştırmak bile adalet duygumuzu yeterince zedeler. Yalnız bunlara bakmak bile “niye isyan ediyorsunuz?” sorusuna, bir yanıttır.Niye isyan ediyorsunuz?Diyarbakır cezaevinde b.k çukurlarına mı sokuldunuz, b.k mu yedirildiniz, insanlıktan mı çıkarılmaya çalışıldınız, askılara mı alındınız, sıra dayaklarından mı geçirildiniz? Elleriniz arkadan bağlanıp diz mi çöktürüldünüz, tecavüze mi uğradınız, Elektrik mi verildiniz, Adınız diliniz yok mu sayıldı. İnsanlık onuruna inanmak için canınızı mı verdiniz Mazlum Doğan misali bir yeni günün sabahında. Ve belki o kadar karanlıktı ki Diyarbakır zindanı ve öyle derindi ve ağırdı ki karanlık, insan kalabilmenin yolu hafiflemekti, bir ışığa mı dönüşmekti bir başka newroz sabahı, Ferhat mı, Necmi mi, Eşref mi, Mahmut mu adınız? 1992›nin 21 Mart sabahında o ışık mıydı aydınlatan yüzünü insanların. O insanlar ki otomatik silahlarla taranarak can verdiler. Sonra dün «kart kurt kürt» diyenler, Kürt diye bir şey yok diyenler, «bir Türk bayramı olan nevruz»u keşfettiler yine dün. «Sosyalizm lazımsa onu da biz getiririz zihniyeti, “nevruz kutlanacaksa onu da biz kutlarız” diye dirildi yeniden. Öyle pişkin. Ateşlerin üzerinden atladı devletlüler.Katilin GözyaşlarıŞimdilerde açılım konuşuyoruz, toplu mezarlar açıladururken “orada.”Eski “devlet görevlisi” yeni “katil” Ayhan Çarkın bile çark etti. “Güneydoğu’da ilk gönderilen 320 kişilik Özel Harekat grubundaydım. Korkunç şeyler yaşandı o bölgede. Hepimiz kana bulaşmıştık. Bir köye gittiğimizde baktık adamın biri gelmiş, çoluğunun çocuğunun içinde bir adamı çırılçıplak soyuyor, toplamış dayak atıyor” diyor. Yetinmeyip ekliyor; “Bu millete b.. yedirdiler. Kürtlerden özür dilenmeli. Hakikatleri araştırma komisyonu açılsın gider her şeyi anlatırım. Benimle birlikte olanları bu ülkeye ihanet edenleri söyleyeceğime yemin ediyorum.” Durmadan konuşuyor. “Mardin’in Pınarcık Köyü’nde bir katliam yaşandı. Katliamı provokasyon amaçlı, JİTEM’in oluşturduğu gruplar yaptı. Çoğu çocuk 30 insan (ağlıyor). O insanları örgüt öldürmedi. Başbağlar katliamı, Bilan kazası olayı, Jave köyleri, hepsini aynı ekip yaptı. Başbağlar, Ergenekon zihniyeti ürünüdür.” Namlı katil gözyaşlarına boğuluyor.Tarih ve UtanmaAçılıma, toplu mezarlara, işkencelerin belgesellerine, tanıklıklarına, katillerin bile itiraflarına rağmen. Değişmeyen bir şey var. Ben “Kürt olduğum için ezildim, eziliyorum” diyen bir yazara, travmatik Türkçe öğrenme anısını anlatan bir yazara hala, “hayır sen ezilmiyorsun” deyip uzun uzun neden ezilmediğini anlatıyor bir Türk ve beyaz gazeteci utanmadan. Aynı utanmazlıkla “efendim siz de şiddet uygulamış olmuyor musunuz?” diye soruyorlar Bengi Yıldız’a. İktidar seçim yatırımı demeçler geveliyor. “seçmen cezasını verecek” miş. Hiçbir hukuksuzluğu ve ayrımcılığın hesabını sormayanlar o tokadın “densizliğin” hesabının sorulmasını istiyorlarmış. Asıl densizlik işkence, ölüm ve imha cenderesinden geçmiş ve hala barış isteyen bir halkın ve o halkın temsilcileri karşısında o halka hala zulmetmeye kalkan bu cürettir. Diyarbakır Cezaevinden insan olarak çıkabilmiş ve hala barış diye direten Ahmet Türk karşısında mahcup olmadan insanlığından ve küçüklüğünden utanmadan siyasi hesaplarını sürdürebilmektir. Masaya oturmadan en azından özür dilemeniz beklenir iktidar sahibi olarak. Dünya tarihine Diyarbakır Cezaevini de geçirmiş bir devletin üniforması sırtınızda ya da adınızın önünde emniyet amiri/komiser sıfatları ile gidiyorsanız hele oraya açılım tantanaları eşliğinde, kat be kat mahcubiyet duymanız gerekir. Ama yok “devlet politikasını” uyguluyorsanız, ağzınızın ortasına tarihin tokadını yersiniz bir Kürt kadının eliyle. Ve bir şey daha söyleyeyim o yediğiniz tokat, tokat bile sayılmaz bugüne dek yaptıklarınız yanında.
Bildiğiniz gibi ortada bir Torba yasa var. İçinden her an her şey çıkabilir cinsinden. Tam adını yazalım olsun bitsin. 6111 sayılı “Bazı Alacakların yeniden yapılandırılması ile Sosyal sigortalar ve Genel Sağlık Sigortası Kanunu ve Diğer Bazı Kanun ve Kanun Hükmünde Kararnamelerde Değişiklik Yapılması Hakkında Kanun” Bu Kanun 13 Şubat 2011’de kabul edildi ve 25 Şubat 2011’de Resmi Gazetede yayınlandı. “Bazı alacaklar”, “bazı kanunlar” gibi gayet(!) açıklayıcı ifadelerle bezeli bu başlıktan da anlaşılacağı üzere içerisi karmakarışık. Bu torbadan 12 Eylül’de tutuklanmış, işkence görmüş, işinden edilmiş, yalnız bedenen ve ruhen sakatlanmamış, fakat işsizlikle de, yoklukla da sosyal ve siyasal haklarından mahrum kalarak da ayrımcılığa ve sosyal dışlanmaya tabi tutularak da cezalandırılmaya kalkışılmış insanlarımıza bir umut çıkabilir mi diye baktık. Şüphesiz yaşadıklarının karşılığı olacak hiçbir maddi karşılık yok. Ama bugün hayatlarını biraz da olsa kolaylaştıracak bir şey çıkar mı diye umut ettik.. Ama netice şimdiden söyleyelim ki çok iç açıcı değil. Yine de, bu konuda sorulan sorulara da genel bir yanıt geliştirmeye çalıştık.Yalnız Beraat Edenler ve Kovuşturulmasına Yer Olmadığına Karar Verilenleri KapsıyorDarbe dönemindeki hak kayıpları ile ilgili düzenleme “Bazı Kanunlarda Değişiklik Yapılmasına İlişkin Hükümler ve Son Hükümler” adı altında düzenlenmiş. Torba Yasanın 52 inci maddesi 5510 sayılı Sosyal Sigortalar ve Genel Sağlık Sigortası Kanunu’na geçici maddeler ekliyor bunlardan geçici 36. madde ilgilendiğimiz konuyu düzenliyor. Bu maddeye göre “13/5/1971 tarihli ve 1402 sayılı Sıkıyönetim Kanunu uyarınca kurulan sıkıyönetim mahkemelerinin görev alanına giren suçlar nedeniyle yakalanan veya tutuklananlardan, Türk Silahlı Kuvvetlerinin yönetime el koyduğu 12 Eylül 1980 tarihinden itibaren haklarında kovuşturmaya yer olmadığına veya beraatlerine karar verilenlerin, gözaltında veya tutuklulukta geçen süreleri için” borçlanabilecekler. (Şüphesiz AKP Hükümeti’nin adalet ve demokrasiden ne anladığını ziyadesiyle yüzümüze çaptığı günlerden geçiyoruz. AKP’nin 12 Eylül’ün işkence ile alınan ifadelerle tarafsız(!) ve adil(!) mahkemelerde yargılanan ve bunun sonucu “mahkûm” olanları bu düzenlemenin dışında tutması bir yandan da “12 Eylül’le hesaplaşması(!)” gayet manidar. Belki biz yanlış anladık yahu! Hemen günahlarını almayalım. Belki de AKP, başka bir yıla denk gelen “12 Eylül” ile hesaplaşıyor!)Nasıl ve Ne Süre İçinde Borçlanılabilinir?Velhasıl hüküm giymiş olanlar bu borçlanma hakkından yararlanamayacaklar. Ancak 12 Eylül 1980’den başlayarak (Kanun sürenin sınırına dair bir referans vermiyor. Muhtemelen bir genelge ile uygulama esasları belirlenecektir.) sıkıyönetim mahkemelerinin görev alanına giren suçlar nedeniyle haklarında takipsizlik kararı verilenler ya da beraat edenler gözaltında geçen ya da tutuklu geçen sürelerini borçlanabilecekler. Ancak bu haktan yararlanabilmek için gözaltında veya tutuklulukta geçen süreleri için kendilerinin ya da hak sahiplerinin belgelemeleri, geçici kanunun yayımı tarihinden itibaren altı ay içerisinde talepte bulunması gerekiyor. Yani hak sahiplerinin bu kanunun Resmi Gazetede yayınlandığı tarih olan 25 Şubat 2011’den başlayarak başvurmak ve borçlanmak için 6 ayları var. Bunun için Kara Kuvvetleri Adli Müşavirliğine başvurarak hakkınızda alınan Sıkıyönetim Mahkemesi kararlarını edinerek bir başvuru belgesi ile Sosyal Güvenlik İl müdürlüğüne yahut Sosyal Güvenlik Merkezine başvurabilirsiniz. Eğer Kara Kuvvetleri Adli Müşavirliği ile muhatap olmak istemezseniz, diğer bir seçenek başvuru belgesi ile aynı yerlere müracaatınız halinde gerekli belgeler SGK tarafından Kara Kuvvetleri Adli Müşavirliğinden istenmesi.Nasıl Hesaplanacak, Kim Ödeyecek?“talep tarihinde 82 nci maddeye göre prime esas günlük kazanç alt sınırının % 32’si üzerinden hesaplanacak primlerinin; bu durumlarından dolayı dava açıp tazminat alanların borcun tebliğ tarihinden itibaren altı ay içerisinde kendilerince veya hak sahiplerince, tazminat almamış olanların ise Hazinece ödenmesi suretiyle borçlandırılır.” Yani SSK’lı olanlar için belirlenen asgari ücretin %32 ‘si üzerinden hesaplanacak. Tutuklanmaları veya gözaltına alınmalarından dolayı dava açarak tazminat almış bulunanların borçlanmaları kendileri yahut hak sahipleri tarafından, dava açıp tazminat almayanların borçlanmaları hazine tarafından ödenecek. Ancak sigortalılık başlangıç tarihinden önceki dönemler için yapılan borçlanmalar, sigortalılık başlangıç tarihini geriye doğru götürmeyecek.Memurlar İçin de Geçerli mi?Yukarıda belirttiğimiz pek çok husus aynı dönem içerisinde 5434 sayılı T.C Emekli Sandığı Kanuna tabi çalışmakta olanlar (memurlar) içinde geçerli. 12 Eylül 1980 tarihinden itibaren haklarında kovuşturmaya yer olmadığına veya beraatlerine karar verilenlerin, herhangi bir nedenle hizmet sayılmayan gözaltında veya tutuklulukta geçen süreleri, kendileri veya hak sahiplerinin bu durumlarını belgeleyerek bu maddenin yayımı tarihinden itibaren altı ay içerisinde talepte bulunması kaydıyla, gözaltına alındığı veya tutuklandığı tarihteki emeklilik keseneğine esas aylık derece ve kademesinin talep tarihindeki katsayılar ve emeklilik keseneğine esas aylığın hesabına ait diğer unsurlar ile kesenek ve karşılık oranları esas alınmak suretiyle hesaplanacak borçlanma tutarının altı ay içerisinde kendilerince veya hak sahiplerince ödenmesi halinde hizmet sürelerine eklenir. Borçlanılan süreler 5434 sayılı Kanunun geçici 205 inci maddesine göre yaş tespitinde dikkate alınmaz.Hem SSK hem de 5434 sayılı kanununa göre çalışanlardan bu kanunun yürürlüğe girdiği tarihe kadar, kendi sigortalılıklarından dolayı sosyal güvenlik kanunlarına göre gelir veya aylık bağlanmış olanlar ile söz konusu süreleri herhangi bir şekilde sigortalılık hizmeti olarak değerlendirilmiş olanların borçlanama yapmaları mümkün görünmüyor. Ayrıca borçlandırılan sürelerin emekli ikramiyesi hesabında dikkate alınmayacağı da bu kanun değişikliğinde belirtilmiş.
Sabahın köründe girebilirler evinizin içine. Mahrem hayatınızın üzerine basıp darmadağın edebilirler hayatın soğuğundan ve zulmünden kaçıp kurtulduğunuz köşeleri. Sizi çekip alabilirler kuytusundan eşinizin ve çocuğunuzun. Arkadaşlarınızı öldüren polislerin, ukala valilerin, sizi sokak ortasında, çocuğunuzu ana karnında, eşinizi karnı burnunda tehdit edenlerin karşısında, sırf bir çalışan olarak hakkınızı aradınız diye “sana hiçbir yerde iş yok” diye yüzünüze sırıtan utanmaz müdürlerin medya patronlarının karşısında, ölüm tehditleri karşısında copların karşısında parmak sallamaların karşısında eğmediğiniz başınıza bir el uzanır. El uzanır sizin başınızı eğip, sizi bir polis otosunun içine sokmaya kalkar. Güya başınızı arabanın kapısına vurmayasınız diyeymiş. Öyle düşünmekteler esenliğinizi ama son söz sana aittir yine de. “Dokunmayın arkadaşlar” dersin “yanarsınız.” Anlamsızca gerekçe ararsınız. Gerekçe size bile gösterilmeyen gizli delillerdir. “tutuklandım abi” “neden tutuklandın?” “gizli delil abi” “evet anlıyorum!” Bir nevi “Zaytung” haberi.Ergenekoncu olmamız muhtemeldir. “yargı bağımsızdır….gazetecilik değil başka nedenlerle..bekleyelim yargı işini yapsın” .diyor hikmeti kendinden menkul siyasi ağızlar. Hepsi teker teker çıkıp böyle diyor ekranlardan yüzümüze. Onlar böyle dedikçe, hepsi bir ağızdan bir koro halinde böyle dedikçe daha az inanılır hale geliyor söyledikleri. Yapışkan bir yüzsüzlükle tekrarlıyorlar ama durmadan. Hiiiç kondurmuyorlar. Darbeyle hesaplaştığını iddia eden iktidara faili meçhullerin hesabı diyorsunuz bir tıss sesi çıkarıyor yalnız. Onlar bizden önceydi! İnsanın gözünü belertip “yok yaa!” diyesi geliyor. Ne sendikalaştığı için işten atılan, iş kazalarında(!) katledilen işçinin hesabı, ne açlıktan ölen bebeklerin hesabı, ne durmadan, durmadan öldürülen kadınların hesabı sorulabilir onlardan. Onlar sütten çıkmış ak kaşıktır zira. Her biri için bir cevapları vardır. Ama bir tek şeyden öyle emindirler. Onlar sorumlu değildir. Bir sorumlu varsa ondan öncekilerdir. İki dönemdir iktidarda olsunlar ya da olmasınlar, onlar terrrrtemizdir!. Varsa yoksa medyanın suçudur bu. Böyle trajediler öne çıkarılıp iktidarları yıpratılmak isteniyordur zira. Ahh bu gazetecilerin bir de kitap yazanları var: İmamın ordusu diye. İşte o iktidarlarına daha da büyük tehdittir. Öyleyse o kitabı yazan gazeteci Ergenekoncudur. İnsanlar ikiye ayrılır. Onlardan olanlar ve onlardan olmayanlar. Olmayanların Ergenekoncu olması kuvvetle muhtemeldir.Ahmet Şık’a Gazetecilik Dersi!Aslında ne iyi gazeteciler var memlekette. At işte başlığı “gazetecilikten tutuklanmadılar” diye. Çal davulunu iktidarın. Gözünü kapa. Görmez ol gözüne girenleri Evet de evet de. Olmadı yetmez ama evet de. Tahkim et sağdan soldan iktidarı. Otur köşenden yaz. Her devrin adamı ol. Öyle iyi öyle incelikli yap ki bu işi- yalakalık dediğimizi halk arasında- şaşırsın iktidar sahipleri bile. Bu kadarını da beklemiyorduk bu adamdan desinler. Okuyanlar solcu sansınlar hala seni. Onların bile aklına gelmeyecek “demokratlıklarını” keşfet iktidar sahiplerinin. Cilala cilala sun. Böyle yaparsan işte gazetelerin köşelerinden ekranlara da fırlarsın hem. Hem bir zamanlar aynı gazetenin sütunlarını paylaştığın arkadaşına öyle olmadığını bile bile ta içinde “gazetecilikten alınmadılar” da diyebilirsen bir de. İşte o an sen tam olmuşsundur. Tam oldun mu iyi olur. Gelsin programlar paralar, evler, arabalar.Böyle Gazetecilik Olmaz Ahmet Şık!Hah bak şimdi tam aydınlandım. Ah Ahmet ah, sen bu gazeteciliği becerememişsin. Ondan bu başına gelenler. Sen git Manisa’da işkence gören çocukların davasını izle. Sen git 96’da öldürülen arkadaşın Metin Göktepe’nin davasının peşini bırakma. Gazetecilik yap, tanıklık yap bir de. Cumartesi Anneleri’nin önünden ayrılma. Üstüne bir de çalışma saatlerine falan itiraz et o en büyük medya patronlarının karşısında. Sendika, hak, hukuk gibi laflar et. Baş eğmeyi reddet. Güzelce atıl ve bir daha bu sektörde iş bulamamakla tehdit edil. Bir nevi açlıkla terbiye etmekle tehdit etsinler seni yani gazetecilikten başka yapacak bir işin olmadığından. Sonra çık yine haber yap. Kendin olmakta, kendi kafana göre gazeteci ve insan olmakta ısrar et. Hasan Ocak’ın annesinin yanında dur. Bir de darbe günlükleri felan yayınla. Üstüne kitaplarla tüy dik “kırk satır mı kırk katır mı?.”İş mi şimdi bunlar? Hrant Dink›e kafayı takmış ötekiyle birlikte alınırsın iste. Hooop Metin›in, Hasan›nın, Hrant›ın katilleri ile, katil emrini verenlerle, katillerin sırtlarını yasladıkları ile aynı kefeye. İşte böyle. Elde yok avuçta yok bir ömür. Ekranlardan gördüğümüz mütevazi evinde. Ne en büyük gazetelerde bir köşe ne en büyük ekranlarda bir program ne şatafat iltifat devletli ağızlardan. Birkaç gazetecilik ödülü almışsın gerçi.“Ananı” ve Bizi de Al da Git!Ama böyleysen suçun büyüğü annenin. Belli dik başlılığını da ondan almışsın. Annen Fatma Şık konuşuyor dik dik: “son 10 yılda Başbakanın bilgisi olmadan hiçbir emniyet müdürü ve görevlisi veya özel görevlileri tavuk bile kesemez…..Oğullarımı başkalarının paralarıyla Amerika’da okutmadım, başkalarının paralarıyla iş kurmadım. Hediye gemiler almadım. Ben çocuklarımı okutmak için yeri geldi nikah yüzüğümü, yeri geldi çeyizimi sattım, ama onları Türkiye’ye dürüst, onurlu bir miras vererek yetiştirdim. Savcı ilk defa açıklama yaptı. Neymiş, “Devlet sırrıymış söyleyemem.” “Devlet sırrı dediğin belgenin 3-5 gün sonra düzmece olmayacağı ne malum?” diyor. Fadime Göktepe, Emine Ocak da sana oğlum diyorlar. İsyankar annelerden yana zenginsin. Ahmet, sen en iyisi bu kez başbakanın sözünü dinle. Bir yolunu bul “ananı da al git” Fatma Şık’ı, Fadime Göktepe’yi, Emine Ocak’ı Hrant’ın ailesini al, başka bir yere git. Sana, senin gazeteciliğine inanlar, bizler de ardından gelelim. Zira buranın cehennemden farkı kalmadı. Zira senin kalemin kırılmış, sen parmaklıklar ardına konulmuşken mücadele etme iyimserliği bile kayıp gidiyor elimizden. Bir tek “Ahmet Şık olsa peşini bırakmazdı” düşüncesi kalıyor geriye bir umut olarak. Bir de öğrenci eylemlerinde seni fotoğraf makinen ile orada görünce içimizin rahatlamasının sıcak hatırası.
Doğum Borçlanması Sigortalı Olmazdan Evvel Gerçekleşen Doğumlar İçin de Mümkün mü?Merhabalar. Öncelikle yazılarınız için teşekkür ediyor, ellerinize sağlık diyorum. Size bir sorum olacak. Yazınızda açıklamışsınız biraz ama sizden tekrar bilgi almak istedim. Yasal dayanağı nelerdir onun hakkında bilgi almak istiyorum. Annemin emekliliğine dört yıl gibi bir süre kaldı onun için böyle bir arayış içine girdim. Annemin doğumdan önce hiç sigorta ya da Bağ-kur başlangıcı yok. Şu anda hayatta olan üç çocuğu var, en küçüğümüz 26 yaşında. Yani annem son doğumunu yaptıktan ortalama on yıl sonra SSK’ya başladı. Böyle bir durumda annem doğum borçlanması için başvurabilir mi? Yasal dayanakları nelerdir, neler yapabilirim? Gerçekten yardımınıza ihtiyacım var. Şimdiden ilginize teşekkür ederiz…..Temmuz ayında yayınlanan bir genelge ile doğum borçlanmasında kadınların aleyhine olan düzenleme değişti. Ancak bu değişikliğin kendiliğinden gerçekleşmedi. Doğum borçlanması yapmak isteyen kadınların mahkemelere başvurularının ve Yargıtay kararlarının bu genelgenin çıkmasında ciddi etkisi olduğunu söyleyebiliriz. Yeni tebliğle birlikte iki temel nokta değişti. İlki, “ilk defa sigortalı olarak çalışmaya başladığı tarihten sonra” ifadesi yeni genelge ile ortadan kalktı. Yani kadınların 2 doğum için 2 şer yıl borçlanabilmesi için bu doğumları sigortalı olarak çalışmaya başladığı tarihten sonra yapması şartı artık yoktu. Dolayısıyla nasıl ki sigortalı olmazdan evvel yapılan askerlik hizmeti borçlanılabiliyor ve sigortanın başlangıç tarihini geriye doğru taşıyorsa, sigortalı olmazdan önce yapılan doğumlar da aynı şekilde kadın sigortalının sigortaya giriş tarihini geriye taşıyacaktı. Diğer bir değişiklik de işten ayrılma söz konusu ise 300 gün içinde doğumu gerçekleştiren işçinin bu doğum için 2 yıl borçlanması uygulamasının ortadan kalkmasıydı. Artık bu 300 gün sınırı da mevcut değildi.Eylül Genelgesi ve Acı BiberAncak ilk bakışta bu genelgeden çıkardığımız sonuçlar maalesef uygulamada hemen hayata geçirilmedi. Onun yerine bu dönemde başvuruda bulunanlar kurumdan genelgenin ellerine ulaşmadığı ve işlem yapamayacakları yanıtını aldılar. Bu bekletmenin sebebi 16/9/2010 tarihli 2010/106 sayılı genelge ile açığa çıktı. Bu genelge ile SGK “Doğumun çalıştığı işinden ayrıldıktan sonra 300 gün içinde gerçekleşmesi şartı aranmayacaktır” hükmünü bir kez daha tekrarladı. Ancak genelgenin sonraki bölümünde kadınlar açısından durumu bir hayli zorlaştıran (deyim yerindeyse) bir düzenleme getirildi. Bu genelgeye kadının doğum borçlanması yapıldığı sıradaki durumu esas alınacaktır. Bu durumda örneğin zorunlu sigortası bittikten sonra isteğe bağlı sigortaya prim ödeyenlerin 4/b statüsünde yani, borçlandırılan sürelerinin Bağ-Kur kapsamında hesaplanması söz konusu olacaktır. Bağ-Kur’dan mı yoksa SSK’dan mı emekli olacakları ise Hizmet Birleştirme Kanunu’na göre hesaplanacaktır. Bu kanuna göre emekli olacakların geriye doğru 7 yıllık hizmet süreleri dikkate alınacak bu süre içinde hangi kurumdaki hizmet süresi fazla ise o kurumun emekliliği söz konusu olacaktır.Kanunla ver, Genelge ile AlSizin sorunuza gelecek olursak eğer Temmuz ayındaki genelgeye uygun hareket edilse idi anneniz bu durumda emekliliğine 4 yıl kalmış olması nedeniyle sigortalı olmazdan evvel gerçekleştirdiği iki doğum nedeniyle sigortalı olma tarihi 1440 gün geriye doğru kayacak ve muhtemelen emekli olacaktı. Ancak şu anki uygulama sigortalı olmazdan önceki doğumlar için borçlanma hakkı tanımıyor. Halbuki 5510 sayılı Sosyal Sigortalar ve Genel Sağlı Sigortası Kanununun hükümleri genelgeden farklı. Bu kanunun 41’inci maddesi Sigortalının Borçlanabileceği Süreler başlığının altında doğum borçlanmasını şu şekilde düzenliyor. “MADDE 41- Bu Kanuna göre sigortalı sayılanların; a) (Değişik: 17/4/2008-5754/67 md.) Kanunları gereği verilen ücretsiz doğum ya da analık izni süreleri ile 4 üncü maddenin birinci fıkrasının (a) bendi kapsamındaki sigortalı kadının, iki defaya mahsus olmak üzere doğum tarihinden sonra iki yıllık süreyi geçmemek kaydıyla hizmet akdine istinaden işyerinde çalışmaması ve çocuğunun yaşaması şartıyla talepte bulunulan süreleri,” ….sigortalılıklarına sayılır. Dolayısıyla burada sigortalı olmazdan önceki doğumlar hakkında bir açıklama yoktur.Kadınlara Bir Darbe de Yargıtay’dan ve Eşitlik İlkesiSGK’nın iddiası sigortalı olmazdan önce gerçekleşen doğumlar için borçlanılamayacağı yönündedir. Tıpkı 300 gün sınırlamasında olduğu gibi borçlanma talebi reddedilenler bu konuda yargıya başvurdular. Ancak bu kez yargı kararı 300 gün sınırlamasında olduğu gibi olumlu sonuçlanmadı. 300 gün konusunda kadınların yararına bir karar alan Yargıtay 10. Hukuk Dairesi bu kez SGK lehine bir karar verdi. (05.04.2010 tarihli ve Esas no:2009/17858 Karar no:2010/4907). Bu karara göre 1993 de sigortalı olan davacı kadının 1980 ve 1983 yıllarında gerçekleştirdiği doğumlar nedeniyle doğum borçlanması yapamayacağı hükme bağlandı. Bu karar yargı üzerinden bu konuda hak arama kapısını kapatmış görünmekte. Maalesef bu durumda anneniz de sigortalı olmadan önce gerçekleştirdiği doğumlar nedeniyle borçlanma yapamayacak. Diğer yandan Askerlik Borçlanması konusunda şu anda erkekler sigortalı olmazdan önce yaptıkları askerlik hizmeti süresini borçlanabilmekteler. Yani sigorta başlangıç tarihleri 1 gün ile 18 aya denk gelen 540 gün arasında istedikleri kadar geriye çekilebilmekte. Yıllarca çalışan ve aynı zamanda çocuk büyüten ve tüm ev hizmetlerini ücretsiz olarak gerçekleştirilen biz kadınlar kolayca ve bir kalemde kapsam dışına çıkarılıyoruz. Bu durumda şu anki doğum ve askerlik uygulamaları arasındaki bu farklılık nedeniyle kadınlara karşı bir ayrımcılıktan bahsedebilir ve eşitlik ilkesi üzerinden yeni hak aramalarına gidilebilir.
