Arkadaş senin bizimle derdin nedir? “Her kürtaj bir Uluderedir” buyurmuşsun??! ! Kendi münasip tarafını kurtarmak azminde bunu kim yaptı sorusuna karşılık veremiyorsun. Kıvırıyorsun. . “Dikkat ederseniz kaçakçıların hiçbiri bu bombalara basmıyor. Harita kimlerin elinde olabilir.” diyerek Uluderede can verenlerin «teröristler» olduğu iması gözümüzden kaçmış değil! Diyorsun ki «teröristler» yani «bombalarla katledilmeleri mübahtır!» Daha da derin şüphelere sürükleniyoruz. Cevaplanamayan o soru da duruyor ortada ! En son 2011 in Ekim ayında TBMM genel kurulundan geçen tezkerede TSK tarafından «hudut, şümul, miktar ve zamanı Hükümetçe belirlenecek şekilde,» sınır ötesi harekat yapılabileceği açıkça yazılmış. Yani soru şu: Uludere operasyonun «hudut, şümul, miktar ve zamanı hükümetçe belirlenmişdir? Altında imzan var mı ey Tayyip? Doğmamışın hakkını savunan «ince» vicdanın da bir kıpırtı var mı? «Allah›ın verdiği canı» o vakitler kanlı canlı hayatta olan, o otuzdört canı almanın karşısında “hakkın yerini bulduğuna dünyada ve yarın ruz-i mahşerde” şahadet edebilecek bir sahih müslüman olsun bulabilecek misin acaba?Bir daha soralım: Altında imzan var mı? Yoksa sorumlu kim? Sorular bunlar. Cevap niye kürtaj onu anlamadık. Bu başımızdan geçen 12 Eylül darbesinin kazara getirdiği tek iyilik seksen öncesi fiilen yapılan kürtajı bir hak olarak yasaya taşıması olmadı mı? Ama ne hak! Evli isen kocandan 18 yaşın altında isen babandan izin alma sorumluluğu var! O kocanın babanın sana şiddet göstermemek, öldürmemek, tecavüz etmemek, satmamak, ruh ve vücut bütünlüğünü korumak gibi bir sorumluluğu var mı? Kanun uygulayıcılarımıza bakarak yok! Tüm hayatını ona göre ayarlamak, hayatından fedakarlıkta bulunmak, çocuğunun altını değiştirmek, gece bakmak, mamasını yedirmek, yıkamak, saçını taramak, sabahları hazırlayıp yuvaya götürmek, yuvanın parasını ödemek gibi bir zorunlulukları var mı? O da yok! Peki «o izni al bu izni al» diyen devletimiz dünyaya gelmiş bir çocuğun bakımı konusunda örneğin çalışan bir anne isen ne tedbir alıyor? Mesela devletimiz «150 ve üzerinde kadın çalıştıran işyerlerinde kreş yasal zorunluluk» diye bağlamış kendini. Güya iktidar olan, car car konuşan «tecavüze uğrayan da doğursun devlet bakar» diyen bıyıklılar sülalesi ve Tayyip efendi kendi iktidarları döneminde kaç işyerini denetleyip kaçına kreş açtırmışlar? Bi söyleyiversinler! Ama «tecavüze uğrayan da doğursun»un altında daha büyük bir bit yeniği de olabilir. 13 yaşında ki bir kız çocuğuna tecavüz edenlere bakınca, bu tecavüzcüleri yargılayıp hukuk adına tecavüzden rıza çıkaranlara bakınca, kadınları katledenlere bakınca, aradaki politik ve gerçek akrabalığı görmemek mümkün olmuyor. Velhasıl kendi soylarının devamının peşindeler bu açıklamayla belli ki. Diğer yandan Amerikan predatörü, başkanlıktı derken Tayyip Efendinin belliki ayarları bozuldu . Kendini ABD başkanlık seçimlerinde sandı da her daim “doğmamışın yaşam hakkı”nın peşinde olan muhafazarlara ne bileyim koyu katolik ortodoks ve protestanlara oynuyor. Adeta tartışmayı oradan ithal edip müslüman mahallesinde salyangoz satıyor. “% 99 u müslüman olan bu ülkede” her dört kadından biri kürtaj yaptırmış 2003 verilerine göre. Her yüz gebelikten on ikisi de kürtajla sonuçlanmış. Aynı araştırma içinde kadınların kürtajı son çare olarak gördükleri de belirtilmiş.Dünyanın her yerinde bin yıllardır var olan kürtajı yasaklamanın bedelini kadınlar ödemiş hep. Yasaklama kararını veren erkeklerin herhangi bir uzuvlarını riske attıkları yok. Yasakladınız diye kürtajın ortadan kalktığı da yok. Yer altına iniyor yalnız ve sağlıksız koşullarda yapılan kürtaj nedeniyle her yıl 68 bin kadın ölüyor.Diğer yandan hükümetimiz uluslararası ve yerli tekellerin kontrolü altındaki gıda sektörü ile yakın ilişki içinde. Yasasını çıkardı, GDO lu yemleri memlekete sokuyor. Yurdum insanı arzusu hilafına büyüme hormonu basılmış etlerle sütlerle, pestisit ve herbisit bulanbmış sebze meyvelerle besleniyor. Netice? Bu sebeblerle haberleri olmaksızın doğruma hakları ellerinden alınan kadınlar tüp bebek merkezlerinde doğuracağım diye telef oluyor. Velhasıl doğrumak istemeyene ille de doğur, doğrumak isteyene fiilen dur yapma diyorsunuz! Size diyecek ikiçift lafımız var: biir! Eceli gelen hükümet katliama girişir, emekçiye terslenir, Hava-İş’e posta koyar, kadına kürtajı yasaklamaya cüret edermiş. İkii! “oğlum bak git!”…
GDO
Memlekete hayırlı uğurlu olsun. THY altı ayrı tipteki uçağında “Kuran-ı Kerim uygulaması” başlattı. Terimin abesliğini geçiyorum. Bu “uygulamanın” “planet eğlence sistemi” altında gerçekleştirilmesi garabetini ve müzik bölümünde Kuran’ın icracısı olarak Rihanna’nın görünmesi gibi detayları “edep yahu” diyecek Müslümanlara havale ediyorum. Benim gelmek istediğim nokta bu “uygulamanın” hepimiz için ne kadar hayırlı bir uygulama olduğu noktası. Baştan sona. Zira bu uygulama sayesindedir ki bu memlekettin özde mi sözde mi vatandaşları olduğumuzu gayet bilimsel yöntemlerle ölçebileceğiz. Ancak bu ölçme ve değerlendirme ameliyesi için bazı verilere ihtiyacımız var. Bu ihtiyaçlarımızı gidermek de vatandaşlarının taleplerine hassas, bu talepler mevzubahis olduğunda ve asla ve kat’a din, mezhep, inanç ve inançsızlık, cinsiyet, etnik köken, cinsel yönelim ayrımı yapmayan devlet büyüklerimize düşüyor.Efendim bu uygulama kamuoyuna “lanse” edilirken THY Basın Müşaviri Dr. Ali Genç “Yolcuların talep etmesinin ardından sesli Kuran-ı Kerim sisteme dâhil edildi” demiş. Sessiz çoğunluğun sesine kulak kesilmiş bulunan AKP hükümeti ve aparatçıkları hemen talebi yerine getirmiş.(aparatçık lafını nasıl gönül rahatlığı ile kullanıyorum bilemezsiniz. THY Genel Müdürü Temel Kotil’in sevgili oğlu Enes’in Ataköy Sheraton’da bilmem kaç bin dolarlara çıkan nikâhında tam sekiz bakan iki başbakan yardımcısı vardı. Genel Müdürün bir vakit Illinois Üniversitesi’nde misafir profesör olarak bulunduğunu da ekleyelim.) Vatandaşın hemen yerine getirilen talebi karşında bize de ancak “Allah’ım ne kadar demokratik bir ülke de yaşıyoruz” demek düşüyor. Benim bu arada merak ettiğim nokta şu: kaç vatandaşımız böyle bir talepte bulunmuş ve bu talebi vatandaşlar olarak hepimize açık olmakla mükellef hangi demokratik ve katılımcı mekanizmalarla iletmiş? Bu sayı on beş bin midir mesela? On beş bin kişi THY’nin online olanaklarını kullanarak bu talepte mi bulunmuştur? Ya da yüz bin kişi bir STK aracılığı ile bu talebini mi iletmiştir THY’ye? Nedir? Yoksa THY’miz ben borsaya bile açıldım, bu talepte bulunan bir kişi bile olsa yaparım mı demiş? Ne güzel! Güzel ama onlara var da bize yok mu? Biyogüvenlik Kurulunun kendi açıkladığı rakamlara göre demokratik(!) online mekanizmalarını kullanarak tam on beş bin kişi GDO’lu ithal mısırın “yem” olarak memlekete sokulmasına dair görüş bildirmiş, yüz bin kişi Greenpeace’in kampanyası aracılığı ile GDO’lu yemlere hayır demiştir. Sonunda alınan kararla, vatandaşların arzuları hilafına GDO’lu yemlere ülkeye sokma izni kuruldan çıkmıştır. Demek ki burada vatandaştan daha değerli başkalarının arzuları mı devreye girmiştir? Şimdi bize uyguladığınız ayrımcılığın rakamsal sonuçlarını bilmek istiyoruz. Gözünüzde kaç “Kuran dinlemek isteyen” sizce özde vatandaşınız(vatandaşların kendisini tenzih ederim), bizim gibi “dinsiz imansız” GDO istemeyen” vatandaşa denktir? “THY ile Biyogüvenlik Kurulu elma ile armut gibidir karşılaştırılamaz” diyorsanız o armut ve elmaların GDO’lu olmakla balık burcuna girdiklerini ekleyeyim. Hadi siz sorduğumuz soruların cevabını veredurun başka birkaç pratik soruyu daha sıralayayım: GDO’lu yemler için başvuran birliklerin arkasında kimin eli kolu var? Bu Mısırları ithal eden şirketler hangileri? Bunlar yem için kullanılacak deniyor, bu nasıl kontrol altında tutulacak? Tarım Bakanlığı hangi bütçe, hangi eleman ile bunların yalnız yem olarak kullanılmasını denetleyecek? Zaten yem olarak kullanılması yeterince zararlı iken GDO kalıntılarının hayvansal ürünlerle bünyemize ulaşması zaten bilimsel bir gerçek olarak ortadayken, “bu mısırdan un yaparım bunu da çikolataya katarım” “ekerim biçerim” diyene kim nasıl engel olacak?Sizi uyaralım, bizim gözümüzde insanlık suçu işlemektesiniz. Milyonlarca insanı bile isteye çok ciddi sağlık risklerinin kucağına attınız, atmaktasınız. Sizin gözünüzde “imansız” olan bizlerin “insanlık suçu” işlediğinize dair uyarısını hesaba katmayabilirsiniz. O zaman anladığınız dilden söyleyelim. Zira sizin gibi Monsanto, Cargill, Syngenta gibi uluslararası tarım tekellerinin ilişkilerine bulanmamış ve çeşitli konferanslarda “ABD’nin GDO’lu mısırından etanol” lobisi ile hemhal olmamış, “daha çok kazanmak” hırsı ile dolup taşmamış her Müslüman’ın da ahı üzerinizdedir. Gönül gözü açık, kalbi ve dimağı uyanık, bizim gibi sözde vatandaşlığa terfi etmeye hazır her Müslüman yüzünüze Bakara suresi 211’inci ayeti tekrarlayacaktır. “Kim, Allah’ın nimetini, değiştirirse, şüphesiz Allah’ın cezası pek şiddetlidir”
GDO Nedir?Efendim, nedir bu GDO diyorsanız ve neden bu şöyledir böyledir diye yırtınıp duruyorsunuz diye soruyorsanız bunca politik mesele varken memleket yanıp kavrulurken evvela o soruları cevaplayalım. GDO nedir? Bir insanın kendi kendini yönetmesine GDO denir. Evet bu bizim kuşak arasındaki soğuk bir şakadır ama burada eğer GDO ya dair bir şey söyleyeceksek bunun tam tersini iddia etmekle başlayabiliriz. GDO asla hiçbir zaman hiçbir şekilde bir insanın kendi kendini yönetmesi değil kendini kendi kaderini hatta çocuklarının ve torunlarının da kaderini Çok uluslu şirketlerin eline teslim etmesidir. Halihazırda bu çok uluslular para, güç ve iktidar için dünyanın dört bir yanında köylülerin ümüğünü sıkmakta ve doğal kaynaklara el koyarak yaşayan her canlı türünü telef etmekte hiçbir beis görmemekte, bunun için cinayet dahil her yöntemi kullanadurmaktadırlar.Eh tamam da nedir bu GDO diyorsanız hala. Her şeyi ben bilirimci “insanoğlu” genetik mühendislik sayesinde farklı kaynaklardan DNA molekülleri alıyor. Birbirleri ile kombine ediyor. Sonra yeni bileşim DNA yaşayan bir organizmaya transfer ediliyor. Hemen pratiğe dökelim. Elimizde bir domates var diyelim. Soğuğa ve uzun transferlere dayanıksız. Ona soğuk sularda yaşayan bir balığın genini aktarıyorsunuz. Oldu mu size soğuğa dayanıklı taş gibi domates. Ama balığa alerjisi olan biri yerse bu domatesten saf saf domates zannedip bu yeni “harika domates”imizi. Yandığının resmidir. Balığa alerjisi olmayana sağlık riskleri yok mu? Olmaz mı? Kısırlıktan bağırsak kanserine seç seçebildiğini. Örneğin mısıra ekledikleri bir toprak bakterisi sadece mısırı ısırmaya cüret eden böcekleri öldürdüğünü iddia etmekle kalmıyor bağırsaklarımızdaki bazı bakterilere kendi genlerini aktararak bizzat içimizde kalıcı hale geliyor. Daha da vahimi bu bakteri tarafından üretilen böcek öldürücü toksik maddeye hem hamilelerin hem de henüz doğmamış bebeklerin kanında rastlanabiliyor. Güvenli olduğu kanıtlanana kadar tüketilmese mi dediniz? Çok uluslular ve onların hükümetleri güvensiz olduğu kanıtlanana kadar yediririz diyorlar. Tarihin en büyük genetik deneyinin bir parçası olmaya hazır olun yani.Üstelik bu teknoloji pahalı mı pahalı. Üretilen tohumların çiftçilere ilk seferinde parasız dağıtıldığına bakmayın. Onlar yem. Çiftçiler ökseye yakalanan kuşlar gibi. Hindistan’da çırpınıyorlar misal. Kurtulamıyor. Her ay, evet her ay yaklaşık bin çiftçi kurtuluşu intiharda buluyor. Daha da ötesi bu genler tecavüzcü. GDO’lu bir bitki türü tozlaşma neticesinde kendi değişmiş genlerini genetiği değişmemiş bir başkasına geçiriyor. Bu durumda o bitkiyi de kendine benzetiyor. Binlerce türün tek bir türe dönüşmesi yani olan aslında.GDO DemokrasisiPeki kendi memleketimizde durum ne? Bir müddettir başkanlığını Ankara Üniversitesi Veteriner Fakültesi Mikrobiyoloji Anabilim Dalında öğretim üyesi olan Hakan Yardımcının yaptığı biyogüvenlik kurulumuz var. http://tbbdm.gov.tr/ diye de bir internet sitesinden demokrasi dersi veriyorlar. Yani o siteye giriyorsunuz, bilgi bölümünü tıklıyorsunuz. Ardından duyurular bölümüne gelin. Orada arka arkaya sıralanmış raporlar göreceksiniz. O raporları tıklayın. Tıklayınca açılan bölümde nerdeyse birbirinin aynı risk değerlendirme ve sosyo-ekonomik değerlendirme raporları göreceksiniz. Cut-Copy-Paste. Biyogüvenlik Kanunu, uygulama yönetmeliği ve Resmi Gazete’nin 13 Ağustos 2010 tarihli sayısında yayınlanan “Biyogüvenlik Kurulu ve Komitelerin Çalışma Usul ve Esaslarına Dair Yönetmelik” e bakarsanız, her başvuru için 11 kişiden oluşan ayrı bir komitenin oluşturulmasını gerekiyor. Yönetmeliğin genel hükümler başlıklı 4’üncü maddesinin 3’üncü fıkrası “Kurul, yapılan her bir başvuru için ayrı bir komite oluşturur ve bu komiteler her bir değerlendirmeyi ayrı yapar.” Diyor. Ayrıca 11 üyeden oluşması gereken komite tüm kararlarını 1’e karşı 8 oyla almış. Biri açıklasın lütfen bu nasıl olmuş! Bu raporun altında da kamuoyu görüş bildirme formu var. Hah işte orası memleketin ileri demokrasiye doğru hızla ama gizli gizli ilerlediğinin bir kanıtı. Liberal arkadaşların haberi yoksa ben haberdar edeyim. kendileri böylesi gizemlere meraklılardır şüphesiz. Siz yine de görüşünüzü oraya yazın. GDO’ya Hayır Platformu, ve platformu oluşturan bileşenler ve emek veren yüzlercesinin epey eleştirisi var internet ortamında yardıma ihtiyaç duyarsanız. Ha tabii bu demokrasi kumkuması internet sitesi çalışırsa. Çalışmazsa boşuna kurul üyelerine başka yerlere özellikle de itirazınızı iletmeyin, değerlendirmeye almadıklarını çoktan açıkladılar. Ha bu mısırlar sadece yem derlerse biz yemiyoruz demeyi unutmayın. Yemden hayvana hayvandan süte sütten doğru çocuğunuzun ve sizin midenize!Netice olarak: Bu AKP demokrasisi bana GDO ile pek uyumlu gözüktü: o geni yedikten sonra asla ne eski halini alabiliyor ne de ileri demokrasi olabiliyor. Ama şahane yeni özellikler kazanıyor: yalancılık, kıyıcılık, talancılık, tecavüzcülük ve tek tipleştiricilik gibi. Beğenir yerseniz!
Sayın Cumhurbaşkanım,Ben ÖSYM başkanı olmaya karar verdim(siz cumhurbaşkanı’nın dışında kalanlar ve özellikle beni yakından tanıyanlar; gülmeyin!) Yani benim sizden istirhamım beni ÖSYM başkanı yapmanız. Ama isterseniz bu karara nasıl vardım nasıl duygusal ve zihinsel süreçlerden geçtim bunu size etraflıca bir anlatayım. Sanırım ÖSYM başkanı yapacağınız şahsı yakından tanımak istersiniz. Yani önceki başkanı nerden tanıyorsanız, (belki bıyık mevzusundan, belki melul bakışından bilemiyorum) hemen tatmin oldunuz ya. Sonra da pek üzüldünüz duruma. Yani ben anlıyorum üzüntünüzü. “Kurtlu baklanın kör alıcısı olur” dediniz, ama olmadı. Yani canım gençlere değil de, bu Ali Bey’e ben de gerçekten çok üzüldüm. Yani 1.700.000 gencin lafı mı olur Ali Bey’in çektiklerinin yanında, bir komploya kurban gitti zaar. İntihal felan. Komplo üstüne komplo. Ne talihsiz parti AKP, ne talihsiz bir insan Ali Bey. Bu ne yaman paralellik. (yani şimdi tam burada Sırrı Abi’nin lügatımıza soktuğu bir laf gelmekte aklıma. Şerkometiyle üzülen kunnigiyle sevinir miydi? Yani duruma uymamış olabilir ama benim aklıma geldi bi kere.) Benim ÖSYM başkanlığım dönemimde de öyle olsun istiyorum.Yani tatmin olun istiyorum. Başıma bir şey gelse, benim için de derinden üzülün istiyorum. Mevzuya döneyim. Memlekette bu kadar işsizlik var. Her dört gençten biri işsiz. Buna artık iş aramaktan vazgeçenler ve ayda bir gün yarım gün bile çalışsa “çalışıyor” sayılanlar dahil değil. “Eee” diyeceksiniz “mevzu ile ne ilgisi var?” Söyleki; işte bendeniz bu iş aramaktan vazgeçmiş, bu sayıya dahi sokulmayanlardanım. Yani nasıl söylesem, piyasadaki işleri pek cazip bulmuyorum. Şöyleki, işçilik etsem, çoğu sigortasız ve asgari ücretten. Taşeronu var, elektrik, su parası, kira her ay dayanır kapıma ama alamam maaşımı. Ha bir de, her on bir ayda önüne koyuyorlar kağıdı tüm çalıştıkların çöpe. Hem iş kazası riski de çabası. Elimi kolumu falan kaybederim diye korkuyorum. Hayır yani, engelli olmak bu memlekette ayrı bir eziyet de, o bağlamda. Engellilik oranım bir gecede bir genelgeye değişir, kalakalırım. Öğretmen olsam tuttururlar şimdi sözleşmeli olacaksın diye. Asistanlık etsem 50/d var. “Doktoran bitti mi, hadi kapı dışarı” diyecekler. Özel üniversitede çalışsam bir kart tutuşturacaklar elime. Akademik sorular gelecek mesela; “hangi saate girdin hangi saatte çıktın”. “Mal sahibi”, yani mütevelli heyeti başkanı yakalayacak kolumdan erken çıktım diye, indirecek beni servisten.-Tabii bu üniversitenin dağbaşında olduğunu söylememe gerek yok- Tembihleyecek tüm servis şöförlerini; “ hocalar beşten önce çıkarlarsa servise almayın” diye. “Yüksek lisansa şunu al, bunu alma”, talimatlar felan. Yani hepsinde de verimlilik, performans felan diye tutturacaksınız. Hiç birinde iş güvencesi yok. Örgütlenme özgürlüğü yok. “Sendika felan?” “Hadi kapı dışarı!”. Neyse neyse. Hadi bunlar olmadı, tamam. İki üç dönüm toprak var memlekette benim. Dönüp tarımla uğraşsam? Ama kondurdunuz oraya Çan Termik Santrali’ni. Siyanürü var, madeni var. GDO’su var, tohum yasası var, HES’i var. Daha ekerken mazot parası, tohum parası, ilaç parası, gübre parası diye, çokulusluların eli cebimde. Bütün sene çalış, mahsulü götür, oradan borçlu çık. Çık! Hayvancılık; yem parası, büyüme hormonu, sakatattan ve kandan yemler. Hayvanlar perişan ben perişan. İçim kaldırmaz. Hangisini yapsam zaten bu şartlarda emekli olamayacağım. Ha ama milletvekili olursam? Buna aklım yatmadı değil. Ama YSK attı bizi dışarı. Sanırım yanlış partiden olmuşum sayın cumhurbaşkanım. Ama Allah YSK’dan razı olsun. Beni büyük bir felaketten korumuş. Zira bazı milletvekilleri için yerlerde sürüklenmek de var, ağzına burnuna yumruk yemek de var. Hakaret var. Gece baskınları var. Çadırların başına geçirilmesi var. Plastik sandalyelerin bile bölücü diye yakılması var. Sadede geleyim. Benim gözüm ÖSYM Başkanlığı’ndan başkasını görmüyor. Bir kere iş güvencesi var. Ne yapsan o görevdesin. Yani adil olmasa da yıllardır yapılan işi berbat et, ister bir 1.700.000 genci mağdur et, ister ALES yapama. İster şifre dağıt. Performans/verimlilik kriterleri de yok. Şahane!. Biz sefillere uygulanan o performans/verimlilik kriterleri Ali Bey’e uygulansa vazifesi sınav yapmak olan bir kurumun başı, her sınavı elini yüzüne bulaştırır da, sonra orada durabilir mi? Duruyor işte. Örgütlenme özgürlüğü de var. Yani doğru networkün içinde olacaksın.Son olarak, Ali Bey’in gidişi kısmetse ne zaman? Bana olumlu olumsuz bir cevap yazarsanız 1 Mayıstan önce. ÖSYM başkanı olamazsam, 1 Mayıs’a gideceğim.Saygılarımla.
Yüzde on barajıyla, siyasi partilere dair yapılan düzenlemelerle, siyasetin bir para pul işi haline getirilmesi ile, bu memleketin ezilenleri olan bizlerin yani “büyük insanlığın” temsiline dahi izin verilmeyeceği ortadadır. Bunları aşmaya mı kalktınız, karşınıza geçip kardeşim bu memlekette demokrasi var, sözünüzü sokakta değil, şiddetle değil sandıkta parlamentoda söyleyin diye ısrar edenler karşınıza dikiliverir. Hani bakayım senin temiz kağıdın nerde?YSK da, ÖSYM yaptı ben neden yapmayayım saçmalaması içine girmiştir. Temiz kağıdını getir. Memnu haklarının iade edildiğine dair yazı getir. Askerlik belgesi getir. Efenim, mahkemeler memnu hakların iade edildiğine dair belge vermiyorlar. Zaten buna dair düzenleme yapılmış. Olmaaaz belgeyi getir! Askerlik şubesine gittim kadınlara askerlik yapmıştır yapmamıştır diye belge vermiyorlar. Belgeyi getiiiirr! İşte ciddiyet seviyesi budur.Şiddet!BDP’nin desteklediği bağımsız adayları ve de YSK’ nın BDP’nin yedek adayı olduğunu zannederek veto ettiği Tuhafiyeciler ve Parfümericiler Odası Başkanı Abdullah Kızılay Kızılay, ve de ÖDP bir takım katkulli ile seçim dışına itilmeye kalkışıldı. Abdullah Kızılay’ı bilmem ama durum ÖDP ve BDP açısından manidardır. Gerçekleşemeyen ittifaka rağmen YSK aramızdaki kader birliğine işaret etmiştir. Siz memleketin Kürtleri, ezilenleri, sosyalistleri solcuları devrimcileri “hadi kapı dışarı” demiştir. Yine kapıyı zorlamak, gerekirse kırıp içeri girme işi başa düşüyor maalesef. Hah sonra efendim şiddet kullanıyorsunuz diyecekler.Muhbir vatandaş!Bu şiddet kullanma meselesi enteresan hakikaten. En meşru hakların gaspı şiddet olmuyor, yaşam hakkı dahil. Ama sizin haklarınızı kullanmak noktasında ısrar etmeniz şiddet oluyor. YSK sizin utanmadığınız geçmişinizi önünüze koyuyor. “devlet hafızası” şiddetle hatırlıyor. Bu adam Dev-Genç başkanıydı. Çizzz! Ha bir de Kızıldere var! Kırmızı kalemle çizzzz! Bu tokat attı komisere çizz!…böyle işlemiyor da başka türlü işliyorsa bu ortadaki hukuk garabeti nedir? Şu an milletvekili olan Sabahat Tuncel ve Gülten Kışanak zaten milletvekili olamazlarmış da korsan vekillermiş. Bir de “muhbir vatandaş” var ki akıllara seza. Oturmuş çalışmış gitmiş YSK ya ihbar etmiş. Benzer detayda, daha hayırlı çalışmaları bekliyoruz kendisinden. Fakat bu çalışmasının sonuçlarından medet ummasın pek. Zira gidişat o ki BDP’nin desteklediği bağımsızlar ısrar edecekler haklarını kullanma konusunda. Katakulliye papuç bırakmayacaklar.Bal kovanı ve ayı!Bu sahtekarlık ve katakulli ile birilerinin elinden hak alma birilerinin eline hak verme durumu iyice zıvanadan çıktı son günlerde. Bakınız bir kez daha ÖSYM ve de YGS. Şifre yoluyla birilerinin yolu tıkanırken birilerinin yolu açılıyor. Ama Allah var işi erbabına emanet etmiş siyasi iktidar. O yüzden durmadan tatmin olup duruyor. ÖSYM başkanı kopyacının alası imiş meğer. İntihal bildiğin akademik hırsızlık meğer bu zatın vasıfları arasında imiş. Yani emeğimizi çalıyorlar diye itiraz eden gençlerin feryatları boşuna(!) ÖSYM’nin başında bulunan adam başka birinin akademik emeğini çalmış, birinin çalışmasını “aman şimdi ne uğraşayım yeniden yazmaya yazılmışı var gavurca, çevirir yayınlarım” demiş. Öyle de yapmış. Sehven! Sonra İngiltere de bir başka akademisyen durumu keşfedip faş edince de özür dilemiş. Bildiğiniz özür. Affedersiniz çaldım diye. Emeği çalınan akademisyen tatmin olmuş olmalı. Sehven. Fakat ne olmuş sonunda yavuz hırsız. ÖSYM başkanı olmuş. Yani ayıya balkovanı emanet etmiş birileri. Milyonlarca gencin geleceği, çalmakla, sahtekarlıkla yükselmekte bir beis görmeyen birinin insafına bırakılmış. Sanmıyorum ki tesadüfen. Bilakis kasıtla.Kader birliği!Seçim dönemi12 Haziran’a kadar. Girebilirsek eğer. Yüzde bir bile etmeyen biz sosyalistlerden korkuları yine ve yeniden tavan yapmazsa. O vakte kadar AKP’nin ve hempalarının, HES’lerle suyumuza, GDO ile tohumlarımıza, Maden ve Altın şirketleri ile toprağımıza, Nükleer ile havaya ve hayata, taşeronları ile, şirketleri ile emeğimize, ulusal devletleri ile dilimize, “erkeklik”leri ile biz kadınların hayatına ve canına el koyanların planlarını faş edeceğiz. Muhtemel üçüncü iktidar dönemlerinde nasıl bir talana girişeceklerini bunun karşısında ne yapmamız gerektiği konusunda kafamız yettiğince kafa yoracağız. Birlikte. Görünen o ki Bağımsız adaylarla da gönül ve kader birliğimiz var: hem seçime kadar, hem seçimden sonra.
İnsan, ayaklarının üzerinde doğrulduğundan bu yana elinde de bir bitki tutmaktadır şüphesiz. Anadolu topraklarında buğday olabilir bunun adı Asya›da pirinç, Latin Amerika›da mısır. Ve binlerce değişik tür bitki ardından gelir bunların. Tarım dediğimiz de yalnız bunları belirli alanlara hapsetme işi değildir şüphesiz.Bitkilerle kurulan daha uzun vadeli, yaşamsal, daha derin bir ilişkiden bahsetmek gerekir. Ve belki kadınların doğayla giriştikleri en stratejik işbirliğidir bitkileri ehlileştirme, geliştirme işi. Hangilerinin tohumluk olduğunu seçme, uygun zamanı beklemek tohumu almak için onu yeni mevsim için bozmadan saklamak, sonra toprağa tam zamanında geri verme, toprağın üzerine çıkması için gerekli ortamı sağlama, boy atması, meyve vermesi için destekleme… Ve sonunda yeniden aynı döngü. Tabii bir de tohum olmayanlarla besleme ev nüfusunu. Elde edilen ürünü işleyip yenebilecek, saklanabilecek hale getirme. Uzun serüveni kadınların buğday tohumundan ekmeğe uzanan süreç misal kendi coğrafyamızda. Hem gerçek hem mecazi anlamları ile ekmek kavgası yani!‘Mİllet yİyecek ekmek bulamIyor!’Oysa bir süredir bir genetiği değiştirilmiş organizmalar (GDO) tartışmasıdır gidiyor. Bazıları bu tartışmada çok “solcu” bir tavır alıp, emekçilerin sözcülüğüne soyunuyor. “kardeşim millet yiyecek ekmek bulamıyor siz neyin peşindesiniz?” sorusuyla koskoca bir tartışmanın en azından bir tarafını “küçük burjuvalıkla” mahkûm edip bir köşeye fırlatıyor. Bu arada bir de “GDO meselesini kafaya takmış olanların” “teknoloji-gelişme düşmanlıkları da, gericilikleri de havalarda uçuşuyor. Sermayenin safındakilerin de benzer suçlamalarla saldırmaları ayrı saflarda olduklarını düşünenlerin ruh ikizlikleri ayrıca ironik. İroniyi bir kenara bırakıp, bir yerinden seziyoruz; bu da bu ekmek kavgasının bir parçası ama neresinden?Eşek Hıyarıİnsanın binlerce yıllık tarım serüveninde tohumların günden güne en iyilerinin seçilmesinden en verimlilerin tohuma ayrılmasından bahsetmek mümkün, ıslahtan bahsetmek mümkün, melezlerden bahsetmek mümkün. Ama genetiğini değiştirmenin bunlarla hiçbir ilgisi yok. Çünkü bu yöntemlerin hiçbirinde bir hayvandan gen alıp bitkiye aşılayamazsınız. Siz hiçbir eşekle bir bitkinin mesela hıyarın melezlendiğini gördünüz mü? Eşek hıyarı var! diyenler olur mu bilmem ama o eşeğin ve hıyarın genetik bir karması değil şüphesiz! Ama GDO’nun yaptığı tam olarak bu. Mesela en bilinen örneği olan domates. Domatese soğuk denizlerde yaşayan bir balığın genini aktarıyorsunuz alın size soğuğa dayanıklı domates. Neden? Domates sıcak iklimlerde yetişse ya, binlerce senedir olduğu gibi. Biz de kokusu ve tadı olan gerçek domates yemeye devam etsek? Yok bu soruyu sormayın zülfiyare dokunursunuz. Önce zaten biz iklimlerin canına okuduk, sıcak iklim soğuk iklim diye bir şey kalmadı. Bir de bu meselenin raf ömrü var. Rafa konan domatesler taş gibi tornadan çıkmış gibi olmalı yoksa üreticiden bire alıp bize ona çöp kakalayan ve gıda egemenliğini elinde tutan şirketler zarar ediyor. Hadi aklınızdaki tüm soruları savdınız, balıklı domatesi aldınız yediniz. Ne oluyor ondan sonra. Balığa alerjiniz varsa yandınız, artık bayılır mısınız kaşınır mısınız bilemem. Doktora gidince domates yedim de ondan oldu demeyin boşuna. O domatesin içinde balık vardı çünkü. Benim balık alerjim yok yiyeyim mi derseniz, GDO›lu mısırdır, domatestir, şeker şurubudur, soyadır bunların «küçük» sağlık risklerini kısaca hatırlatmak isteriz. GDO›lu şirket Monsanto›nun basına sızan iç raporuna göre GDO›lu gıda ile beslenen farelerin iç organları değişime uğruyormuş, başka araştırmalar da ilk nesillerde genetik bozukluklar, üçüncü nesilde açık ve net şekilde kısırlıktan bahsediyorlar. Daha acısız mı bilinmez ama daha kısa sürede öldüreni de var…BİR Hint HikâyesiHindistan’daki çiftçiler tarih öncesinden beri pamuk üretiyor. Derken Monsanto diye bir şirket çıkageliyor, zaten hali hazırda fakir olan Hindistanlı çiftçilerin karşısına. Bir dünya devi. Parası ile binlerce temsilcisi ile yayılıyor Hindistan kırsalına. “Sihirli tohumlar” getiriyor avucunda; Bt cotton. Monsanto temsilcileri köylülere, bu tohumların “kendilerinin eski, geleneksel, az gelişmiş ve de köylü” tohumlarından çok çok daha verimli olduğunu söylüyorlar. Hem “bu tohumlar ne ilaca ne gübreye ne suya ihtiyaç duyar diyorlar, pamuğu yemeye gelen kurtların canına okur”. “Yalnız sizin eski tohumlardan birazcık pahalı!” şöyle ki 100 gramı 24 lira. Geleneksel tohumlar? Aynı para ile geleneksel tohumlardan Monsanto tohumunun- yanlış yazmadık- 1000 katını alabiliyorsunuz. Bir de nedendir bilinmez ya da nedeni malum şekilde aynı dönemde Hindistan hükümeti geleneksel tohumların kendi tohum bankalarından satılmasını yasaklıyor. Bu arada Hintli çiftçimiz devasa bir hasatla zengin olmanın en azından tüm borçlarını kapatmanın hayalini kuruyor. Sonuç? Hindistan’da GDO’lu pamuk ekili tarlalar bir yılda iki katına çıkıyor, 17 milyon dönümü buluyor. Ama “küçük bir sorun” oluyor: Monsanto’nun “sihirli” tohumlarının sihir kısmını bir pamuk kurdu yiyor, Monsanto’nun tüm iddialarının tersini kanıtlamak için belki. Minicik bir kurt işte. Sonra bu sihirli tohumlar iki kat su istiyor gariban çiftçilerden. Su ve kurt derken çiftçiler hiçbir ürün hasat edemiyorlar tarlalarından. Çareyi tefecilerden borç almakta buluyorlar hayatta kalmak için. Bir de üstüne bir sonraki sene ekecek tohumları yok bu kez ellerinde. Geçmişte olsa ellerinde bir miktar tohumlukları kalırdı. Ama GDO’lu pamuğu bir daha ekemezsiniz. Çünkü GDO’lu tohum kısır tohumdur, terminatör tohumdur. Ne yapacaksınız? Monsanto’dan yeniden tohum alın(!) Sonra Hintli çiftçilerin intiharları. “Biz bittik!” diyor intihar eden bir çiftçinin karısı. 38 yaşında. “Yalnız 100 gram bt cotton aldık, hasat iki kere çöktü. Kocam depresyona girdi. Tarlaya gitti, uzandı ve böcek ilacı içti.” Yalnız o mu? Yalnız Suresh Bhalasa mı? 1997 ile 2010 arası 200.000 köylü aynı Suresh gibi intihar etti. Yani Hindistan hükümetinin 1998’de Dünya Bankası’nın baskısıyla Hindistan hükümeti piyasalarını GDO’lu şirketlere açmasından ve GDO ile ilgili düzenlemesinin tarihinden başlayarak… Monsanto’ya sorarsanız köylülerin patlayan borçları “bu trajedideki faktörlerden biri,” diğer sosyal problemler mesela alkol bağımlılığı bu intiharların sebebi. Yani bu köylüler hem cahil, hem fakir, üstüne bir de sarhoş(!) Monsanto ne yapsın?!Bunu niye mİ anlattık?Çünkü hikâyenin her iki yanında biz varız; kurbanlar olarak. İster şehirlerde, fabrikalarda, işliklerde, dairelerde, ofislerde ömür tüketelim ve GDO›lu gıdaları satın almak zorunda kalalım, ister toprakta çalışıp bunları üretmeye zorlanalım. Ve dünyanın her yerinden anlatacak binlerce felaket öykümüz var GDO›ya dair. Peki, GDO›lu ürünlerin üretilmesi kararını kim veriyor? Bundan kazancı olanlar ve onların hizmetkârları. En son Tarım ve Köy İşleri Bakanlığı bünyesinde, genetiği değiştirilmiş ürünlerin değerlendirilmesi için kurulan «Bilimsel Komite!» «30 GDO›lu ürünün değişik amaçlar için kullanılmasının uygun olacağı» yönünde fikrini bildirdi. «3 kolza, 1 şekerpancarı, 1 patates, 6 pamuk çeşidi ile 1 bakteri biokütlesi ve mayanın değişik amaçlarla kullanılmasına» izin veriyorlar yani. «Türkiye›de bu türlerin yabanileri bulunmadığından gen kaçışının önlenmesi için tedbirlerin alınması” önerisinde bulundular üstüne. Bu tedbirler işçiler için aldıkları işçi sağlığı-iş güvenliği tedbirlerine benzerse vay halimize!… Yani? Yıllardır bilmeden tükettiklerimizi saymazsak GDO “resmen” eşiğimize adımını attı ve eşikle kapının arasına ayağını koydu. Mesele, o ayağı oradan çektirip suratına kapıyı nasıl çarpacağımız sorusunun cevabında. Bu iş ciddi, bu hepimizin birden ekmek kavgası. Zira ekmeğimizi çalmanın bir tek yolu yok ne yazık ki…
Kadınlarının merkezinde olmadığı her sosyal hareket ezilenlerin sesi olma becerisinden mahrum olacaktır!Biz kadınlar dünyadaki işlerin üçte ikisini yapıyoruz, Bunun iktisadi karşılığı 11 trilyon dolar ve nerdeyse dünya gayri safi milli hasılasının %50 sidir. Dünyadaki gelirlerin %10›unu kazanıyoruz ve eğer bir ölçü ise ki anladığımız kadarıyla içinde yaşadığımız hayatın en önemli ölçülerinden biri dünyadaki mülkiyetin yalnız %1 bize ait. Dünyada bir dolar ve altını kazanan yoksullarının % 60›ını, sayıları toplam 1.5 milyarı bulan yoksulların % 70›ini kadınlar oluşturuyor. Bu arada ev içinde harcadığımız ve bir başka emekçiyi yeniden sömürülmeye hazır hale getirdiğimiz emeğin istatistiklerde «görünmez» olduğunu belirtmekte fayda var. Bu emeğe kapitalistler tarafından el karşılıksız olarak el koyuluyor ve tüm gün evde çalıştığımız halde bizler biri çalışıyor musunuz diye sorduğunda “hayır ev kadınıyım” diyoruz!.Biz kadınlar kendi hayatlarımız hakkında karar alamıyoruz ve karar alma süreçlerinden sistematik bir şekilde dışlanıyoruz. Tüm dünyada 2007’de kadınların parlamentolarda temsil oranı %17. BBC’nin raporlarına göre İngiltere’de en yüksek sermayeli şirketlerin yöneticilerinin sadece % 10’u kadın. Japonya’da şirket yöneticisi kadın oranı %1. Kaliforniya’da büyük şirketlerin karar verici mekanizmalarında her 10 erkeğe karşı sadece 1 kadın mevcut. Dünya ölçeğinde kadınlar yönetim pozisyonlarının sadece %14’üne yüksek düzeyde yönetici kadroların % 6’sına sahipler.Kazara iş bulmuşsak eşit işe eşit ücret almamız nerdeyse hayal. Aynı işi yapan kadınlar erkeklerin Bangladeş’te % 42’sini, Suriye’de %60’ını kazanmakta. Kadınların kazandığı paraya ise ev içerisindeki patriarkal yapı-hane içi eşitsizlik nedeniyle erkekler el koymakta. Dünyada kadınların enformel istihdama katılımları, erkeklerden çok daha hızlı artmakta. Kadınları enformel ekonomide çalışmaya zorlayan başlıca etken ekonomik krizler nedeniyle ailelerin gelirlerinin azalması. Kadınların işgücü piyasasına katılımlarındaki artış, salt daha çok sayıda kadının geleneksel olarak erkekler tarafından yapılan işlerde istihdam edilmesi değil, işlerin güvencesizleştirilmesi, kayıt dışılaşması anlamına gelmekte. Evdeki çocuk, yaşlı ve özürlülerin bakımı kadınlar tarafından karşılıksız yapılıyor. Kadınlar çoğunlukla hem bu ücretsiz bakım işlerini, hem de “ücretli” işlerini bir arada yürütüyorlar.Patriarkal iktisadi şiddetin en açık ortaya çıktığı durumlardan biri de boşanma. Diğer yandan boşanma genellikle kadınların sınıfının babalarının ve kocalarının sınıf aidiyetlerine göre belirlenmesi gibi bir yanılgıya da ışık tutuyor. Boşanma pek çok “0rta sınıf” kadını yoksulluğa itiyor. Erkek için yoksulluk çoğunlukla işsizliğin bir sonucu oluyor ve bir işin bulunması buna çare olabiliyor. Ancak kadın tam zamanlı çalışsa da yoksulluktan kurtulamıyor.Türkiye’de kadın istihdam oranı 1989 yılında yüzde 32 iken, bu oran 2008 yılında yüzde 21?e düşüyor. Kadınların iş gücü piyasasına katılım oranlarındaki düşüş belli sebeplerle açıklanırken, bunlardan en önemlisi kırdan kente göç. Kırsalda ücretsiz aile işçisi olarak tarımda çalışan kadın, kente göç edince ev kadını haline geliyor ve resmi istatistiklerde çalışmayan kadın olarak yer alıyor. Çalışan kadınların yüzde 70?inin tarım sektöründe istihdam ediliyorken, bu rakamda ciddi bir düşme var: 1995 yılında 4,2 milyon kadın tarımda çalışırken bu rakam 2006?da 2,8 milyona kadar geriliyor. Tarımda uygulanan neo liberal politikalar ve tarımsal üretimde yaşanan daralmanın faturasını kırsal alanda yaşayan kadınlar ödüyor.Tarımsal alanda kadınlar yalnız ücretsiz aile işçileri olarak iktisadi şiddet görmüyorlar aynı zamanda dünya çapında tarımsal kapitalist şirketlerin çıplak şiddeti ile karşı karşıyalar. İktisadi küreselleşme -bölgesel pazarların uluslararası tüketime açılması geçimlik aile tarımının yok olarak tarımsal üretimin çok uluslu şirketlerce kuralları belirlenen devasa bir tarımsal endüstriye dönüşmesine yol açmış bulunmakta. Küreselleşme serbest ticaret anlaşmaları ve ihracatı teşvik ediyor. Kadınlar bu devasa tarım endüstrisinin çarkları haline geliyorlar. Bu aşırı ticarileşmiş tarım da tıpkı “geçimlik aile tarımı”nda olduğu gibi çok büyük oranda kadınların emeği üzerine yaslanıyor. Kadınlar Meksika’da ya da Türkiye’de domates topluyorlar, Hindistan’da pirinç hasat ediyorlar, Uganda’da çay dikiyorlar, balık ya da şeftali paketliyorlar.Kadınlar hala tarımsal üretimde söz sahibi olmakla birlikte tarımsal üretim araçları üzerindeki kontrollerini gün geçtikçe yitiriyorlar. Zorla göç, çevresel felaketler, açlık bu dönüşümün birkaç sonucundan sadece birkaçı. Tarımda “yeni” teknolojiler örneğin gen teknolojisi çıkış iddiasının aksine açlık sonucunu getiriyor. GDO’lu tohumların yeniden üretilememesi ve pahalılığı teknolojik yeniliklerin nasıl işlediğinin ve kadınların üretim araçları üzerinde kontrollerini yitirmelerine nasıl yol açtıklarının tipik bir örneği.Biz Kadınlar dünyada ve Türkiye’de hem kentsel hem kırsal nüfusun yoksullarının en yoksul bölümünü oluşturmaktayız. Kendi hayatlarımız hakkında karar verilen tüm karar mekanizmalarından sistematik bir şekilde dışlanıyoruz. Sistematik olarak iktisadi, cinsel, fiziksel şiddetin kurbanı oluyor, öldürülüyoruz. Ekolojik açıdan tahribatçı sistemin ilk ve en öncelikli kurbanları bizleriz.Bütün bunlarla bu istatistiklerle söylemek istediğimiz ne? Söylemek istediğimiz ancak istatistiklerden anlayanlara açık bir mesaj iletmek. Kapitalizmin patriarkal yüzünü gizlemenin en iyi yollarından biri dikkati başka bir yöne çekmek için kırmızı bir mendil sallamaktır. Kendi cinslerinin çıkarı gereğince bazıları bu kırmızı mendili kadınlığımızın başına “emekçi” getirerek sallarlar. Böyle yaparak da solculuk(!) yapmış olurlar. Ve bizler oraya bakarız. Yani kalan dört parmağın işaret ettiği yere değil de parmağın ucuna. O parmak sallanır ve der ki “sizi işe yaramazlar bakın emekçi kadınlar günde 12 saat patronlar için kalanında da kocaları için çalışıyorlar. Oysa siz!” kışkırtmaya çalıştıkları kadınlar arası bir “kadınlık” rekabetidir şüphesiz. İşsizler arası rekabette kimlerin çıkarı varsa bu rekabetten de onların çıkarı vardır. Oysa gözümüzü dikmemiz gereken yer karikatür ve o “hiçbir işe yaramaz” “burjuva kadın” imajı değildir. Zira o kadının egemenler içindeki varlığı dünya yüzünde % 1’i bile bulmaz. Kalan % 99 kimdir peki? Kalan % 99’un bir cinsiyeti yok mudur? Varsa nedir? Bunun bir önemi yoktur diyenler kimi savunmaktadır ?..Dememiz o ki, bizi dışlayan, merkezinde karar alıcı mekanizmalarında kadınlarının mevcut olmadığı her sosyal hareket ezilenlerin sesi olma becerisinden mahrum olacaktır. Dünyanın yüzde %50’si bizken %30 kotayı tartışa durmanın anlamı üstüne düşünmek bile istemiyoruz. Düşünmek istediğimiz dünyanın tüm ezilenlerin ırkçı, tahribatçı, cinsiyetçi kapitalistlerinin karşısında ezilenlerin öz örgütlerinin ortak mücadelesini örmektir. Bilmem burada “ezilen” “işçi” “işsiz” “köylü” “yoksul” dediğimizde çoğunlukla bir “KADIN”ı kast ettiğimizi bir kez daha tekrarlamamıza gerek var mı?
