Yalılarından köşklerinden lütfedip kedili fareli hapishanelerde yatmışlar üç ay. Vay. Alay sanılmasın kendi ifadeleridir. Vay! bana aittir. Hayret ünlemidir. Zira meşrebimizce bir insan işkence gördüm, insan olmakla hak ettiğim onur ve saygıdan mahrum bırakıldım diyorsa, dönüp o insana “ama sen de…” demek yoktur. “Sen de terörist, sen de darbeci, sen de…olarak yargılandın, demek ki…” demeyiz! Bu toplumsal hafızamızın en derinindedir. İntikamın değil acıları dindirecek bir adaletin peşine düşmeyi vazife sayarız. Adalet acıları dindirmeyecekse de bir daha asla hiçbir insan evladının başına gelmesin diyedir bu yapılanlar. Kimse bu kadar aşağılık ve zalim olmasındır. Kimse bu kadar…daha kötü sıfatları bulamayız. Hayalini kurmakla yargılandığımız, işkenceden geçirildiğimiz, asıldığımız zor ve her şeye rağmen yaşamakta ısrar ettiğimiz o başka hayat için yaratmaya hiç üşenmemişizdir halbuki. Belki bu yüzden insan olarak kendilerini gerçekleştirme ihtimallerini bize yapılacak eziyetleri icat etme ameliyesi ile heba etmişler öfkelerini bizden çıkarırlar. Daha acıklı durumdakiler ise onların hınk deyicileridir. Bu zulüm icat ameliyesini takdir ve tezyin ile beyhude harcanmış hayatlarının boşluğunu, yüz elli dört bin sanal izleyicinin varlığı ile doldurma gayretindedirler. İşte bunların körleşmiş beyinlerini için bir aritmetik önerimiz var. Herhangi bir ilden “birgüncük” gazetesinin, on okurunu alalım sevgili okur. Nazlı Hanım saysın soldan. On. Eğer 12 Eylül’de, birimize reva görülen zulüm, kendi yattıkları üç ayı en azından üçe katlamıyorsa ben de masamın üstüne çıkıp “Nazlı Ilıcak darbeci değildir” diye bağıracağım. Kendisi gibi saat başı gezecek tvlerim yok. O yüzden masamın üstü ile yetinin. TV lerden saatlerce “ben darbeci değilim, onlar darbeci” diye çemkirirken, “ama onlar örgüt üyeliği ile yargılandılar” diye de tepinin emi! İsnat edilen suçları işlemişler gibi bir kanaat oluşturuverin. İşte tam burada Nazlı Hanım. Yani tam sizi darbe karşıtı olarak yutacakken. Nagehan Alçı sağa, sola eşit mesafede tavır alarak demokrat olacakken. Siz tam ellerinizi yıkamış baş köşede ömrünüzün en mesut günlerinizi yaşar, botokslanır, hükümete kredi açarken.”Fikri iktidarda” paşalar alkışlarınızla “yargılanırken”. Siz de artık soylulaşmanın keyfini sürecekken. Nereden çıktı Ziverbey, bu eski Fatsa hikayesi, Faik Türün? Nereden?Asla döneminizde olup bitenleri bilemezdiniz. Bir mahalle kahvehanesine gidip sorsanız söylerlerdi size ama siz yine de bilmezdiniz. Elinizin altında muhabirler, kaynaklar, bir gazete vardı, ama bir şey yapamazdınız. O “cahil cühela” işçiler, “okumaz yazmaz” köylüler, gencecik “kandırılmış isyankar” öğrenciler, “anarşit” öğretmenler yapardı. Yaptıklarının bedelini ödediler. “Oh olsun teröristlere” dediniz. Onların gösterdiği insanlığın onda birini gösterse idiniz, şimdi o ekranda olmazdınız. İkbal kapıları kapanırdı. “İlle de oraya girecem” diye tutturduğunuz anti komünist hayal gücünüzün “kurtarılmış bölgesi” Fatsa’ya sanki siz girmiş gibi sevindiniz Nokta Operasyonu başlayınca. Nagehan Alçı, o sıralar minik bir bebekti. Ve siz o bebeklerden böyle bir karanlık yaratılsın diye elinizden geleni ardınıza koymadınız. Toplumsal eserinizin yüzeysellik ve vicdansızlığı sizi bile aşıyor öyle değil mi? 12 Eylül istatistiklerine varsa eğer insafınızla bakın. Onların yalnız rakam değil, insanlar olduklarını bakalım hatırlayabilecek misiniz? Siz işkence yapmadınız, haşa! Yalnız gözlerinizi kapadınız ve var gücünüzle alkışladınız. Ve darbeciler güçlerini ve cesaretlerini sizin kaypaklığınıza duydukları güvenden ve alkışlardan aldılar. 12 Eylül’de bebek olan ben gariban, görmüş geçirmiş siz gazeteci hanımefendiye bir nasihat yumurtlayayım. Nagehan Alçı kendi girdabında boğulsun. Siz bir kez gerçekten bakın hayat-ı umumiyenize. Yaş kemale erdiyse hesaplaşma vaktidir. Bunlar tabii ki sizi, sizin pek sevdiğiniz tabirlerle söyleyelim darbenin basındaki uzantısı yapar. Yapar. İlla masamıza çıkıp bağıralım mı?
Fatsa
Bugün, dün “biz gelmeseydik Fatsa’dakiler gelecekti” diyenleri yargılayacağız palavrasını sıkanlar, Trabzon’dan memleketin başbakanı sıfatıyla “Hopa’ya eşkıya indiğini bilmiyordum” diye buyurmaktalar. Ağzından düşürmediği edeb, haya, din, iman meselelerini bir kenara atıvermiş belli. Atmaya idi en azından bir ölümün ardınan hevesle, ağzı köpürerek utanmazca ve hayasızca bu lafı edemezdi. Tek bayrak, tek millet diye gözü dönerek höykürmekte. Anlaşılan o ki, AKP nin demokrasi meselesinde olduğu kadar, üzerinde durduğunu iddia ettiği din-iman meselelerinde de ipi bu kadar kısa, edep-haya anlayışı o nebze derinlikten yoksun. Hatta yoksunluğun ötesinde, kafasını iki bacağının arasına sokup oradan baktığından, edep, utanma, haya dediğinizde anlayabildiği tek ve yegane şey porno.Demokrasi ise manipulasyon zemini olarak işlev görmekte. Bir insanın hayatını kaybetmiş olmasına sebebiyet vermenin bir nebze utancı yok meymenetsiz suratında Hayati Yazıcı’nın. Mağduriyet içinde(!), yine ve yeniden(!) Seyahat özgürlüğü illegal örgütlerce engellenmiş(!) Hayatını kaybetmiş olan kişinin adına anmak söyle dursun, kendini bir şekilde seçim otobüsünün tepesine atmış, rambo pozundaki polisi bir piyon gibi öne sürmekte. O polis o otobüsün tepesinden düşmüş. Atılan taşlardan güya. Hareket eden aracın tepesinde dikilmek hangi koruma tekniğinde varmış? Muhtemelen yenik düştüğü siper olma hırsı ve aptallığından düşmüş olmasın? Onun aptallığının bedelini Hopa’lıya ödetmek hevesinde bakan. Bakanın zihin haritasında kendilerinden olanlar var. Kıymetli olanlar. Kıymetli bir piyon olarak öne sürülenler. Bir de “onlardan” olanlar. Ölseler bile adları anılmayanlar. AKP’den hoşnut olmayan ve bunu açıkça ifade etme cüreti gösteren herkes.Açıktır ki Hopa’ya eşkiya inmiştir panzeri, copu ve helikopteri ile. Mitingin yapılacağı alanda değil ama yakınındaki alanda toplanan, pankart asan ve AKP’nin yapacağı mitinge hoşnutsuzluğunu dile getiren topluluğun üzerinden helikopterle alçaktan geçmek eşkiyalık değil de nedir? Eşkiyalık değilse açıktır ki provakasyondur. Kendilerini “güvenlik gücü” adını yakıştıranlar en azından biçimsel olarak bu sıfatlarını korumaya gayret ederler. Yoksa eşkiya gibi elimde ne varsa havasını basayım, “şu helikopterle üzerlerinden geçeyim de korkutayım” derdine düşmek eşkiyalık işidir. Ama polisin ne oldum delisi olduğu açık. Senelerdir hasreti çekilen iktidarın sarhoşluğu içinde. Bastırdıkları ne varsa ellerindeki gücü hayasızca kullanmak biçiminde tecelli ediyor gözümüzün önünde.Malum bu sistem küçük hırsızların ve gariban eşkiyaların hikayelerini pek sever. Bu hikayeleri allar pullar, “aha öcüler, teröristler, aha eşkiyalar, canınızı alacaklar, malınızı kapacaklar, ben sizi bunlardan koruyorum” diye koyar önümüze. Koyar ki, en büyük hırsızların marifetlerine katlanalım. Deniz Feneri gibi tezgahlar kursak mesela, bin yıllık toprakları maden şirketlerine peşkeş çeksek, bin yıllık derelere el koyup şirketlere satsak, kitabına uydursak, eşimizi dostumuzu nemalandırsak, eşkiya olmayız başbakanın gözünde. Makbul oluruz. Kılımıza zarar gelse, seyahat özgürlüğümüz engellense misal başbakan yüreğinde hisseder acımızı, ihtimal ki Arınç da ağlayıverir halimize. Ama değiliz onlardan.Biz fakiriz, sevmediği cinsinden Tayyip hazretlerinin. Kara kafalıyız bir kere. Ayak diriyoruz. Hem ne verseler lütfedip sadaka niyetine, bir türlü memnun olmuyoruz. Ellerindeki panzer, cop, tazyikli su ve gazla üzerimize yürütülmekteler. Üniformaların içine tıkılmış aptallaştırılmış senelerce işlenmiş beyinleri, çıkar güdüsüyle taşlaşmış yürekleri ile genç adamlar. Olabilecek en kötü şeye kiralık katillere dönüşmüşler. Yazık. İnsanlıktan çıkmışlar. Ayak direyenlerden Metin Lokumcu önde gidenimiz. Öğretmenimiz. Horona duruyoruz. Tutmuş diğer ucundan “Su haktır, satılamaz” pankartının. Sonra Metin Abi bu genç insanların içine düştükleri hale, onların utanmazlığına isyan etmekte, onlardan gelen darbelere, suratına sıkılan gaza topyekün üzerimize çöken bunaltıya isyan etmekte. Onu öldürdünüz mü şimdi? Alıp götürüp kurtardınız mı memleketi? Sizin darbecilerden neyiniz eksik? Hadi Nokta Operasyonu yapın, durmayın! Eşini dostunu yoldaşını toplayın Metin Abi’nin. Dereleri, havayı, suyu, tarihi ve hayvanları da katledin, onların katline karşı çıkanları da öldürün. Geriye katledilecek birşey, memlekette eşkiya kalmasın. “Dağların çocuklarının” katliamına “denizin çocuklarını” ekleyin. Onların ardından bizi de. “Hadi alın götürün hepimizi, kurtarın memleketi”. Topunuz, tüfeğiniz, yüreğiniz yeterse.
