Bugün sevgili iPhone’larımızdan bahsedeceğiz. Iphone’larımız, Mac Book’larımız, Ipadlerimiz. Harikulade oyuncaklarımız. Masa üstlerimizin dost sohbetlerimizin vazgeçilmez aksesuarları. Tvit ettiğimiz, facebook’a girdiğimiz, bir fotoğraf makinası kadar iyi fotoğraf çekebilen, istediğimiz yerden internete girip girip merakımızı giderdiğimiz, check-in yaptığımız, türlü çeşit uygulamalar indirdiğimiz. Ve daha neler yaptığımız. Ne yazsak az yani onlar hakkında. Hayır, iki çekirdekli a5 çipli, sekiz mp kamera ve optik sistemli, iOS 5 ve iCloud lu, iPhone for es’in gelişini müjdeleyip kutlamayacağım. Fiyatlar ve taksit olanaklarını da aramayın onlar da yok. Bugün bu tatlı rüyadan uyandırma servisi olarak hizmetinizdeyiz maalesef.Bunları kim yapıyor yahu diye sordunuz mu hiç? İşte o noktayı kesinlikle ve hemen şimdi açığa kavuşturalım: Şimdi sizin bu bilmem kaç dolarlar avrolar ödeyip aldığınız aletler var ya, tıpkı hayatınızdaki pek çok diğer şey gibi-onlar da bir uzay üssünde robotlar tarafından değil insanlar tarafından ve insan emeği ile üretiliyor. Yani o harikulade oyuncaklara da insan teri ve gözyaşı ve eğer mevzubahis olan Apple ise insan kanı karışmış durumda. O insanları ki aşırı fazla mesailer sırasında tekrar ve tekrar yaptıkları hareketler yüzünden ömür boyu ellerini kullanamaz hale geldiler. Sol elleri ile iPhone’un ekranını tuttular misal. Sonra sağ ellerindeki bezi n-hexane batırdılar ve sildiler o ekranı. Sildiler, sildiler, sildiler. Döndü başları, elleri kolları tutmaz oldu. Ağrılar acılar içinde kaldılar. 2010 yılının şubat ayında Apple’ın Çin’de Sounhou’da Wintek Corporation adlı tedarikçisinde onlardan biri öldü 137 si hastaneye kaldırıldı. Apple tüm işçilerin tedavi edildiğini ve işlerine döndüklerini duyurdu bir raporla. Ama geçen yılın şubat ayında yani olaydan bir yıl sonra öğrendik ki işe dönenler sadece küçük bir grup, kalanı para ödenerek bu işletme ile bir ilgileri kalmadığına dair bir anlaşma imzalatılmışlar. İşe dönenler aynı sağlık problemlerini yaşamaya başladıklarında “çünkü çok sigara içiyorsunuz” cevabını almışlar. Sesleri duyulmamış velhasıl.“Hayat anlamsız” diyor işçilerden biri, tırnaklarında on iki saatlik gece mesaisinde elinden geçen binlerce iphone’un kara tozu. “her gün, bir önceki gün yaptığım şeyi tekrarlıyorum” diyor. Sonra “Bağırıyorlar bize.” Diye ekliyor. Üretim bandında konuşmak yasak, her iki saatte verilen on dakikalık tuvalet molaları ve makinelerin bitmek bilmez gürültüsü kulaklarında. Ve elinde 132 doları (232 lira), şirketin uzaktaki ailesine transfer etmek için az bulduğu aylığı ile.İnsan tuhaf bir varlık. Eğer yok sayarsan duygularını, hissettiklerini, insan olmanın onurunu, yalnız ve yalnız itaatkâr bir makineye dönüştürmeye kalkarsan o bambaşka yüzler altında “büyük insanlık”a ait olanı, gerçekten yok olmayı seçebiliyor. Varlığını yok ederek bir varlık çığlığı atabiliyor. Hayatını, en değerli şeyini yani, yüzüne çarpabiliyor bu acımasız dünyanın. Fabrikanın pencerelerinden atlayabiliyor. Yoksul fabrika barakalarında son verebiliyor hayatına. Ve ancak işte böyle girebiliyor o küçük insan devlerin dünyasına. Apple’ın iPhonenu üreten işçiler intiharları ile gündem oldular. Apple üyesi olduğu Fair Labour Association’ın tedarikçilerinin yüzde beşini denetleyeceğini duyurdu. Ne güzel! İçiniz rahatladı mı peki bunu duyunca tüketici olarak?Bu bahiste sözü uzatmak pahasına anmadan geçemeyeceğim biri var. Apple ismini ve ısırılmış bir elma olan simgesini Alan Turing’den alır. İkinci Dünya Savaşında Alman denizaltılarının kullandığı Enigma şifresini çözerek savaşın kaderini belirleyenlerden biri olan Matematikçi. Çalışmaları “yapay zeka” meselesinin ve bugün kullandığımız tüm bilgisayarların temelidir velhasıl. Kendisi 1952 de Allan Murray adlı bir adamla ilişkisi olduğu için, gey olduğu için cezalandırılmıştır. Hapis yatmakla iğdiş edilme arasında cezasını çekme şansı(!) tanınmıştır. Östrojen hormonu verilerek iğdiş edilmeyi seçtikten sonra Turing 1954 de evinde ölü bulunmuştur. Başucunda siyanüre batırılmış ve ısırılmış bir elma ile. Nerdeyse 1937 deki Pamuk Prenses filmindeki sahnenin aynısı. Bu hikayeyi amblemi olarak seçen Apple’ın işçilerinin varlıklarının bir manifestosu olarak intiharları tarihin bir ironisidir ve bu sistemin kazananlarının ahlak(!)larının ve iki yüzlülüklerinin en kısa ifadesi.Apple işçilerine destek vermek için: http://www.change.org/petitions/apple-ceo-tim-cook-protect-workers-making-iphones-in-chinese-factories
Yeni bir haber geldi. Moda devi Versace bugüne kadar asla ve kat’a yapmamış olduğu şeyi bundan sonra da asla ve kat’a yapmayacağını ilan etti. Siz “nedir bu saçmalık” diye celallenmeden ben durumu açıklığa kavuşturayım. Kot kumlamaktan ya da diğer bir deyişle Silikozisden bahsedeceğiz bir kez daha. Bilmeyen pek az kişi kaldı ama bir kez daha hatırlatmakta fayda var. Silikozis ölümcül bir hastalık. Modanın yarattığı bir hastalık diyelim. En azından son yıllarda modanın bir yan etkisi. Büyük markalar modayı yaratırlar. Sonra yarattıkları modanın tüketici tarafından talep edildiğini iddia ederler. Kumlanmış kotta da durum üç aşağı beş yukarı bu. Kotlarının giyilmiş görünmesi için, gerçekten giymeyi akıl edemeyen yahut gerçekten giymeye üşenen üç beş meczubun başımıza açtığı bela. İlle de eski ve beyazlatılmış görünsün diye silika ile zenginleştirilmiş kumun basınçla kotun üzerine püskürtülmesi. O kum daha doğrusu onun içindeki silikanın o işte çalışan işçilerin ciğerlerine dolması, onları nefessiz bırakması, doktorun onlara “şu kadar ay ömrün kalmış” demesi yirmili yaşlarında. Ve bir tedavinin olmayışı. 46 kişiyi yitirdik bu yüzden memleketimizde. Benzer atölyelerde çalıştığı bilinen binlercesinin ise teşhisi bile konulmamış durumda. Ve ancak Kot Kumlama İşçileri ile Dayanışma Komitesi›nin ve pek çok gönüllünün hakkı ödenemez katkıları ile bir ilerleme kaydedilebildi bu hususta. Türkiye›de yasaklandı, hastalanan ve başvurabilenlere bir kısım haklar sağlandı. Ama üretim başka ülkelere örneğin Bangladeş›e kaydı. Mesele uluslar arası olunca, uluslar arası kamuoyu da sürece dahil oldu. Daha kesin bir çözüm için bu ürünlere talebin ortadan kaldırılması amacıyla «Stop The Killer Jeans!» diye bir kampanya başlatıldı. Bu kampanya kumlanmış kot satan tüm markalara bu uygulanmanın yasaklanması için çağrıda bulundu.Küçük Bir AyrıntıVersace gibi büyük bir marka mevzu bahisken ufak pek ufak bir ayrıntıyı hatırlatmak da bizim boynumuzun borcu olsun. Bu şekilde işlem gören kotlar böyle işlem görmeyenlerden “biraz” daha pahalıya satılıyorlar. İşte insan hayatının değeri! Ama siz ilk bakışta “canım, paranın ne önemi var, bu büyük, buzdolabı fiyatına kot satan firmalar da böyle işler yapacak değil herhalde mahalle aralarındaki kayıtsız kuyutsuz atölyelerde” diyebilirsiniz.”O “büyüüüük” o gösterişli markalar bizim mahalle aralarına kadar teşrif ediyorlar velhasıl” demiştik bir yıl önceki yazımızda. Ama iftira belli ki bizimkisi. Versace hiçbir zaman, asla ve kat’a bizim mahallede bulunmamış. Peki, asla bizim mahallede bulunmayan, dolayısıyla asla ve kat’a kot kumlama yapmayan Versace, aylarca ve aylarca Clean Clothes Campaign tarafından başı çekilen “üretim yaptığın yerlerde kot kumlamayı yasakla” çağrıları karşısında üç maymunu oynayan Versace, nasıl oldu da birden kumlanmış kot satmamaya karar veriverdi? İşte bu da kot kumlamanın markalar üzerinde yarattığı bir salgın diyelim.Markaların HastalığıGeçen yıl da Levi-Strauss, Hennes & Mauritz (H&M) ve memleketimize yeni mağazalar açmış bulunan C&A ve pek çokları önce asla ve kat’a kot kumlamadıklarını beyan etmişlerdi. Salgının ilk belirtisi. Ardından kamuoyu önünde kendi üretim süreçlerinde kot kumlamayı yasakladıklarını ilan etmişlerdi. Eh bu da ikinci safha hastalıkta. Versace’de salgından nasibini aldı. Tabii bunda örneğin Facebook sayfasının Clean Clothes Campaign aktivistleri tarafından işgal edilmiş olmasının ve aylardır süren memleketimizden Bandista gibi pek tanıdık gelecek isimlerin de parçası olduğu kampanyanın da bir etkisi, küçük bir etkisi olmuş olabilir.Kutlama Vakti!Diğer yandan bu yasaklama kararlarının arkasından başka bir soru geliyor şüphesiz. Clean Clothes Campaing’nin (Temiz Giysi Kampanyasının da) de sorduğu o önemli soru. Her şey bu yasak kararıyla düzeliyor mu? Yoksa bu daha bir başlangıç mı? Yasaklama kararı alanlar bu yasağı nasıl uygulayacaklar ve tedarik zincirinizi nasıl kontrol altında tutacaklar? Darısı insan öldürmeden kot üretemeyen diğerlerinin, mesela bir diğer İtalyan devinin başına. Yine de bugün kutlama vakti. Biz küçücük insanların hayatta kalmak için verdiği mücadelenin devler karşısındaki bu mütevazı zaferinin kutlama vakti.
Tez yazıyorum. Memlekete hayırlı olsun. Yazanlar bilir. Tez yazmak İngiliz tuzu, Hint yağı gibi yutulması zor bir nesnedir. Yani bir sandalyenin tepesinde oturup gayet özel ve muhtemelen bu dünyada on, on beş kişi ile sınırlı bir uzmanlar grubundan gayri çok da fazla okuyucusu olmadığını bildiğiniz bir hususu didik didik etmek. Tüm dikkatinizi ona yöneltmek. Koskoca akademi endüstrisine naçizane bir katkı. Ama «gerçek» in sahibi olmak adına, «gerçeğin ne olduğu» üzerinde bir hak talebi diğer yandan. Bu ruh eziyetine girmeden evvel günlük rutininiz olan her şey kıymete biner. Günlerdir yapmanız gereken ama ne bileyim başka cazip şeylerden, mesela arkadaşlarla buluşmak falan gibi, zaman bulamadığınız şeyler aklınızda sıralanmaya başlar. Kışlıklar ya da yazlıklar çıkacaktır, son bir aydır temizlenmeyen evin temizlenmesi gerekir mesela. Sonra mutfak dolabını da bir aktarmak lazım. Son altı aydır yığılı duran kitapları bir düzenleme de mutlaka gerekli. Sonra okumadığınız bütün kitaplar sıralanır aklınızda. Tezle ilgili olsun olmasın.Tez Yazacaksın da Ne Olacak?Hadi bu faslı atlattık diyelim. Öyle ya da böyle oturduk o sandalyeye. Bu kez yok Facebook, yok Google, yok şu gündeme de bir bakayım. Diğer mevzuları hiç saymıyorum. Ama araştırmaya ayırdığınız devasa emeği kâğıda dökmek kendi başına bir beladır. Öyle hayatınızın merkezi haline gelir ki bu faaliyet dünya onun etrafında dönüyor zannedersiniz. Bir arkadaşımın dediği gibi, tez bitince CNN’de alt yazı geçecek zannedersiniz. Daha fazla ağlak yapmayacağım. Peki, bunca emeğin neticesi nedir? “Okuyacan da nolcak?” zihniyetinin hâkim olduğu bu dönemde kalabalık ve hâkim bir koro yüzü dönük sorup durur: “tez yazacaan da ne olacak!” en kestirme cevap “elinin körü olacak”tır. Zira verecek hem çok cevap vardır, hem de aslında bunun pek cevabı yoktur.Parlak İstihdam OlanaklarıBenzer şekillerde tez yazdığını düşündüklerinizin köşelerdeki ve ekranlardaki hallerini görüp utanırsınız. Katledilen, bombalanan, türlü eziyet ve işkencelerden geçen bir halkın hala “barış” taleplerine körlük utandırır seni. Her şeye rağmen çareyi Ankara’daki mecliste arayanların siyaset dışına itilmesi için ayak oyunları. Büyük yazarlarımızın terör gevelemeleri, Ergenekon bulandırmaları. “AKP’nin oylarını düşürmek içindir Hopa’daki olaylar”, kutsal iktidarına halel getirmek için “kaos ortamı yaratmaktadır malum odaklar”. “Oralardan bakınca öyle görülüyor demek ki» demek kalır bize esefle. «Allah sonumuzu böyle etmesin.» Yoksa tiyatroda sansür, Abdülhamit dönemi falan derken kendimizi AKP›nin sansür heyetinin başında bulmak da var(!)Daha Az Parlak AlternatiflerTabii köşeler ve ekranlar kadar parlak olmasa da daha başka istihdam olanakları da var. Tez yazanlar için yani. Anadolu’daki kamu üniversitelerinin ha bire malum cemaat içindekilere giden kadroları mesela. Alın size istihdam olanağı. Yahut merkezdeki üniversitelere “size kadro veririz, ama bizim şu adamı da alıverin mesajları” İşte diğer bir istihdam olanağı! Nasıl? Ha pardon tabii siz ömrünüzü yiyip akademik çalışma falan yaparken doğru ağın içinde olmayı ihmal etmiş olabilirsiniz tabii. Ya da ayak diremiş tamamen yanlış bir netwok içine düşmüş, “kahrolasıca” bir muhalif olmuş olabilirsiniz. O zaman buyurun seçin; KCK’dan mı yatmak istersiniz, Ergenekon’dan mı? Eh o da bir istihdam sayılır(!) Ekmek elden su gölden(!) Asmayıp, besliyorlar hapishanelerde bizi. Olmadı yine o bitmeyen kaynağa sarıl. Ailen desteklesin seni otuzlu yaşlarına dayanmışken. Part-time işlerde çalış alakalı alakasız.Vakıf Üniversiteleri Çalışanları Saha’ya İniyor!“Amman canım abarttın sen de bir sürü vakıf üniversitesi var, git orada çalış” diyorsanız hah! Ben de tam onu diyecektim. Türkiye’de ilk vakıf üniversitesinin kuruluşundan bu yana geçen süre otuz sene. Otuz senedir çoğalan ve kâr hırsıyla gözü dönen vakıf üniversitelerinde de iş çığrından çıktı. Ya da şöyle diyelim; Sesi en az duyulan kesimlerden biri olan vakıf üniversitelerinin akademik yükünü sırtlanan kadrolara yapılan muamele mızrak misali çuvala sığmaz oldu. Ders yükleri arttıkça arttı, ücretler ve haklar çoktan kamu üniversitelerini aratır hale geldi. Üniversite de yapılan işin niteliğinin bu mesai ile uyumsuzluğunu kenara koyalım hadi. Ama fazla mesai ödemeleri? Herhangi bir tekstil fabrikasında çalışan ve sabah sekiz akşam on fazla mesai yapan işçi ile duygudaşlığımız güçlendi. Sorduk “bu hayatta, yalnız bir kocaman mekanizmanın parçası olmaktan başka insan olarak bir anlamımız var mıdır?” Bu sınıf duygudaşlığımızı güçlendirmek için olsa gerek, Vakıf üniversitelerinin “mal sahipleri” elimize giriş-çıkışlar için bir de zaman kartı tutuşturmaya kalktılar. İtiraz edersen ya? Fabrikada çalışan sınıfdaşının başına gelen senin de başında. Yani? Kapının önündesin. Örgütlensem okumuş bir insan olarak? Israr etme kapının önündesin. “Fakat “oyunun kuralları” artık değişiyor” diyorlar vakıf üniversitelerinden çalışanlar. Ve artık sahaya iniyorlar. Emeklerini ve akademik onurlarını korumak için. “gerçeğin” üzerindeki karın ve hırsın iktidarına meydan okumak ve yeniden hak iddia etmek için.NOT:”tez yazıyorum” mazereti kabul edilmeyecektir!Tarih ve saat: 02.07.2011 Cumartesi – 13:00 Yer: İstiklal Caddesi Galatasaray Lisesi Önü Destekleyen Kurumlar: Sosyal-İş İstanbul Şubesi, Eğitim-Sen 6 Nolu Üniversiteler Şubesi
“Gülbahar, sen nesin? Hatırlıyor musun? Kes sesini, şimdi değil!! Parmak basıyorum, “İyi günler, Burger King!” Çağrılar, çağrılar, çağrılar… Çekiyorum, bir tane, bir tane, bir tane daha… Saatler geçmiş, saat 18.00. Mola yok! Çağrılar, çağrılar, çağrılar… Saat 20. Mola yok! “Hadi, hadi, hadi…! Şak, şak, şak… Saat 21, mola yok! “MOLA, MOLA, MOLA İSTİYORUM, MOLA”Sidik torbam şişmiş, patlamak üzereyim.Pedimi değiştiremiyorum, tuvalet yasak. İçimden bir ses “Sen nesin, diye soruyor. Bir robot ya da bilgisayarın, bir parçası mı? Kes, kes, kes… İyi günler Burger King Ben GÜLB…”Bu dünyanı güzelleştirecek ne varsa. Tüm potansiyellerimizi biz bir makinenin parçasına dönüştürerek heba eden kar uğruna bizi öğüten bu sistemin kulaklıklara ve telefona dönüştüğü yer orası. Hem çağrı merkezi. Hem de Burger King’in Çağrı merkezi. Evet Ateş bizi çağırıyor!Sendika ve Ses kalitesiBurger King ve Çğrı Merkezi denince gülümseyen dinç ve prezentabıl suratının kenarına iliştirilmiş bir mikrofon ve kulaklıklarla mutlu mesut bir insan gelebilir aklınıza. Ama durum birzacık farklı tabii. Çalışırken ayağa kalkmak için süpervizorünüzden izin almak zorundasınız. Tuvalete gitmek? A sırası mı şimdi canım, tam siparişler yağarken, sık biraz. Pedini değiştirmek mi istiyorsun? Onu da sık. Bak hala mola diyor. On bir saat çalış bakalım böyle. Tepende de durmadan şak şak iki elini birbirine vuran ve de daha çabuk daha çabuk diye baskı yapan bir zebani. O zebani illa da gidersen tuvalete misal, gelip peşinden “hadi çık çağrı bekliyor” diye bağırıyor. Ertesi gün 3 dakika geç mi kaldın geç kalanların sıraya dizilip bekletilmesi gibi insani uygulamalar da var. Hah şikayet ediyorduk ya ayağa kalkmak izne tabii diye. Şimdi dikilin iste tek ayak üstünde peşin peşin. Yani senin iyiliğin için. Hatta değilsen mola gibi boş işlerle uğraşma. Git müşterilerin adreslerini gir bilgisayara. Ama yaranamazsın, tam bu sırada “hatlar niye boş” diye yağmur gibi hakaret, kötü muamele. Yıldın mı bunlardan gidip örgütlendin mi? O zaman ses kaliten bozulabilir Tez-Koop-İş’e üye olan Murat Yıldız’ın sesi kalitesi bozulmuş bu yüzden misal.Sendikanın işveren nezdinde “terörist” olanına çok rastlamıştık da ses bozanı ilk oldu. İsmail Yıldız, Pınar Bat, Gülbahar Bat’ın sesi bozulmamış ama yine de kapı önüne konmuşlar. Muhtemelen onların da aniden “performansı” düşmüştür Murat’ın atılmasına itiraz ettikleri sırada potansiyel sendikacılar olarak.Ateş Sizi ÇağırıyorÇalışma şartları ve vaziyet biz “müşteri”lerin gözünde pek açık. “Müşteri”ler olarak hiç de memnun değiliz durumdan. Yani “çalışanına bunu reva gören bize neleri reva görür” diye derin şüpheler içindeyiz.Şimdi soru şu, Ata Gruba bağlı Tab Gıda’nın sahibi olduğu Burger King sağda solda “eski çalışanlarını” suçlamayı bırakıp çalışanlarının örgütlenme hakkına saygı gösterecek mi? Şu ödülü aldık bu ödülü aldık saçmalığını bir kenara bırakıp sendika ve işçileri meşru birer muhatap olarak kabul edip tanıyarak çalışma koşullarının düzeltilmesine yönelik adımları onlarla birlikte atacak mı? Yoksa Florida’daki Maya, Latino, Haitili Göçmen domates işçilerinin, Immokaale İşçileri Koalisyonunun oradaki abilerine yaptırdığı gibi burada da diz çökmek mi istiyorlar? Sipariş Yok! Destek Var! facebook kampanyasında 20.000’e yakın “müşteri” işten atılan emekçilere desteklerini belirtiyorlar. 444 54 64 Burger King’i arayıp 1 i tuşlayıp, çağru merkezi çalışanlarına “sendikalı olma mücadelenizi destekliyoruz sipariş yok destek var” diyorlar. 20.000 daha mı lazım? Bundan iyi(!) reklam olmaz bana sorarsanız Burger King’ciler. Daha da masraf etmeyin.Ha bu işin Sbarro’su var, Popeyes’i var diyorsanız ona da tamam. Ama “Ateş Sizi Çağrıyor”.Bence iş daha da karışmadan, Texas Pasific Global, Cüneyt Zapsu bu işe dahil olmadan, yüz altmış dört bin bakterili-virüslü köfte nereye gitti soruları tekrar sorulmadan, Tarım Bakanlığı iyice kafayı sıyırmadan, Tab Gıda kimin, Fasdat kimin meseleleri tekrar piyasaya çıkmadan. Şak, şak, şak! Mola yok! Anlıyorsunuz ya!İbrahim Abi’ye Not:Haziranın gelişi mayısın sonunda belli oldu. Mayısın sonunda, Hopa’da Metin Lokumcu’yu katlettiler. Ve şom ağızları hâlâ konuşmakta. Mayısın sonunda seni hastaneye kaldırdılar. Haziran’da düşenler düştü aklımıza. Memleket hasretini bir kalp ağrısı gibi senelerce taşıyan ve en sonunda yine o kalp ağrısının elimizden aldığı Nazım, Ahmed Arif. Denizin çocuklarından Kazım Koyuncu. Ama şimdi senden bu gidişe dur diyecek bir haber bekliyoruz. İbrahim Abi, makus kaderimizi değiştir, feleğin çemberini kır. Bu Haziran karanlığına son ver.
İnsanın en büyük çelişkisi öleceğini bilerek yaşamak. Yüzleşmek ölümle. Sürekli kaçtığımız son. Ne zaman bu son bulacak bizi? Bilmeden yaşamak avuntumuz. «Her canlı birgün ölümü tadacaktır» biliyoruz. Bunu her gün ve her gün hatırlamak istemesek de birileri gözümüze sokmaya yemin billah etmiş. Bu “göze sokma” durumunu “sinir bozucu” bulursanız maazallah seçim mitinglerinden kitlelere yem edilirsiniz; vay efendim “ayete sinir bozucu dedi” diye. Olmadı linç ediveririz sokak ortasında. Yangındır, kundaklamadır. Kendi ana çelişkisi olarak toplumu ikiye bölmeye yeltendiği “laik-anti laik” çatışmasına tam oturan CHP değişmeye çalışınca paniğe kapılmış AKP. Eski can simitlerine sarılmakta.Kırmızı bir bez sallamakta kendine oy vermiş ve kendi iktidarı altında da ezilmeye devam etmiş bulunanlara. Sekiz yıllık iktidar dönemlerinde sadece kendini değil cümle cemaatini de beslemiş büyütmüş bulunan AKP, “mağğdurum da mağdurum” diye tutturan ileri demokrasi zihniyeti mağdurluğunu kanıtlayacak yalnız iki olaya referans verebilmekte; Biiiirrr! “CHP ezanı türkçeleştirmiştir. Tanrı uludur, tanrı uludur diye okutmuştur. Aksi yönde davranan ları para ve hapisle cezalandırmıştır.” En yetkili ağız RTE’den. İkiiii! “başörtü zülmü!” “Zulüm gördüm” diyene “hayır görmedin!” diyecek vicdansızlığa sahip değiliz, onlardan değiliz, çok şükür. Başörtülü kadınların eylemlerine destek verdik ve bundan asla pişman olmadık, asla asker şakşakçılığına soyunmadık. Zulüm görenler olarak başka zulüm görenlerin acısını anladık. Zalimin karşısında durduk. Ve bedelini ödedik bunun. İçimiz rahattır. Bir de “mağdurum” diye tutturanlar yapsın muhasebelerini bakalım. Biz bedelini öderken, “Teröristler asıldı!” diye tempo tutanlar, işkencecileri bağırlarına basanlar düşünsün. Bugün bir halkı copla, biber gazıyla, hapisle, zulümle temsil ettirmemeye yeltenenler düşünsün. Düşünsün de “her canlı gibi ölümü tadacakları an” ve kuvvetle inandıkları onun ertesi için endişelensin.Ölüm demişken, bu dünyanın sefasını sürenler ve bir kadın milletvekili adayını kamuoyu önünde hedef haline getirmeye yeltenenler, ölümü ve ayeti kendine malzeme yapıyorlar. Tam bu sırada, bu dünyayı elleri ile yaratanlar yalnız ve gerçekten kendi ölümleri mevzu bahis olduğunda gündemimize gelebiliyorlar. Hayatta kalabilmek için bir makine parçasına dönüşen ömürleri ancak dramatik bir şekilde ellerinden kayıp gittiği zaman kısa bir süreliğine görünür oluyorlar, sonra yitip gidiyorlar çoğunluğun gözünü diktiği ve ufuk çizgisini oluşturan mavi ekrandan, kuyruklu yıldız misali. Pek azımız adlarını biliyor ya da hatırlıyor. O da eğer onların sesini yükseltecek duyulur kılacak insanlar destek grupları varsa. Bunlardan biri Semiramis Karaaslan. Yani kaçınılmaz sona doğru adım adım yaklaşan, sesleri kısılan ve kendilerini “yuvadan atılan leylek yavruları gibi hisseden” bu insanların yanıbaşında duranlardan, onların seslerini çoğaltanlardan biri. O Bingölde onlar günbegün ölürken acılarını dindirmek için çırpınıyor. Kot kumlama işçisi Selahattin Şahin bir kuyruklu yıldız gibi kayarken bu hayattan, onun sözleri ile ulaşıyor bize ancak Selahattin’in bu hayatta bıraktığı iz.Kot Kumlama İşçilieri ile Dayanışma Komitesi ve Semiramis Karaaslan ve adlarını bilmediğimiz pek çoğu Kot kumlama işçilerinin malulen emekli olabilmeleri için büyük bir mücadele verdiler. Bu mücadele neticesinde, devletlüler «tozlu yerlerde çalışmasaydılar» dan, «malulen emeklilik için rapor getirsin» lere kadar geldiler şükür. «6111 sayılı Bazı Alacakların Yeniden Yapılandırılması ile Sosyal Sigortalar ve Genel Sağlık Sigortası Kanunu ve Diğer Bazı Kanun ve Kanun Hükmünde Kararnamelerde Değişiklik Yapılması Hakkında Kanun›un 67 inci maddesi ile 1/7/1976 tarihli ve 2022 sayılı 65 Yaşını Doldurmuş Muhtaç, Güçsüz ve Kimsesiz Türk Vatandaşlarına Aylık Bağlanması Hakkında Kanuna» geçici bir ikinci madde eklendi. Böylelikle sigortasız olarak kot kumlamış bulunanlar a) herhangi bir başka sosyal güvenlik kurumundan her ne ad altında olursa olsun herhangi bir gelir veya aylık almıyorlarsa, b) silikozis hastalığı nedeniyle meslekte kazanma gücünü en az % 15 kaybettiğine Sosyal Güvenlik Kurumu Sağlık Kurulunca meslek hastalıkları tespiti hükümleri çerçevesinde karar verilmişse, Sosyal Güvenlik Kurumunca aylık bağlanacak. Ancak başvuru süresi 24 Mayıs’ta sona eriyor. Daha fazla bilgi için,facebook gruplarını ziyaret edebilir, www.kotiscileri.org’a gözatabilir ve info@kotiscileri.org’ a yazabilirsiniz.
Tunus ve Mısır halkı ayakta. Hatta Arap halkları ayakta. İlk kıvılcım kenarda duran Tunus’tan geldi. Kim derdi ki Tunus uyuyan fili, Mısır’ı uyandıracak. Yemen’den protesto haberleri Ürdün’den aniden “gerekli” hale gelen hükümet değişiklikleri haberleri geliyor.Mısır halkı Cuma günü kendi sözünü bir kez daha söylemeye, sağır kulaklara duyurmaya ve muhtemelen gerekirse o sağır kulakları oturdukları o yerden alaşağı etmeye hazırlanıyor. Cuma günü ne olacak göreceğiz. Gözümüz kulağımız Hüsnü Mübarek’in üzerine “yeter be mübarek!” diye yürüyen ve sokaklarda artik milyonları bulan göstericilerin arasında olacak.Hazır KanaatlerAncak daha ilk günlerden başlayarak kamuoyumuzda yorumlar başladı. Aslında ilk günlerde kimsenin yeterince bilgi alabilmesi mümkün değildi oradan. Evet, onca facebook’a twitter’e, cep telefonuna, işte ne kadar teknolojik alet edevat varsa ona rağmen gelen bilgiler kırık dökük, genel resmi çizmekten uzaktı. Ama ne gam! Bizim zaten hazır kanaatlerimiz vardı. Bu kanaatler örneğin Mısır`daki durum hakkında değil ama kendimiz hakkında epey fikir verici idi. Daha sonra bilgi akışının artması, genel resmi daha fazla görmemiz, bu hazır kanaatleri pek de değiştirmedi.TemkinlilerBir kere bir “temkinliler” var. “Şimdi bu sokaklara dökülmeye devrim diyebilir miyiz bir kere!” Hapishaneler boşalmış, sokaklar kitlelerce ele geçirilmiş, iktidar partisinin ana binası yakılmış, polis ve ordu göstericilerle iktidar arasında gitmiş gitmiş gelmiş olabilir. Senelerin iktidarı zangır zangır sallanıyor olabilir. Mısırlılar için bir önceki hayattan eser kalmamış zaman algısı değişmiş, gece gündüze karışmış, kimse o gün işe gitmemiş olabilir. İşsizler, işçiler, fakir fukara, kara kafalıları dünyalarının ve hayatlarının kontrolünü ele almış ve daha da almak için sokakları temizliyor olabilir. Ama bu kitlelerin solcu olduğunu nerden bileceğiz canım(!). Ortada bir teşkilatta yok devrimi yöneten(!) (böyle yönetilen, bir teşkilatın yönettiği devrimi bilen varsa beri gelsin ayrı ama) haa bir de ya İslamcılarsa bunlar? Hem zaten Cuma’nın ardından camiden çıkıp gidiyorlar protestoya? Diğer yandan “şu Araplar bile isyan etti bizde bir şey yok” diye hayıflanma. Perhiz lahana turşusuna girmeyin. Böyle. Hem devrimden emin değiliz, hem de “Araplar kadar olamadık” hisleri içindeyiz. Zira kendimizin daha demokratik daha Batılı ve daha bilmem ne sayıyoruz. Eh az mı terbiyesinden geçtik ulus devletin. “Bizi arkamızdan bıçaklayan” ve “elleri ile pilav yiyen” “o geriiii Araplar” bizzat aynı elleri ile devrim yapınca bu kafa biraz karışıyor. Hem bu devrimin arkasında ABD, AB ve yahut Soros da olabilir.“Renkli Devrim” ve Balık HafızaÖzellikle Soros olabilir. Zira devir “renkli devrimler” devridir. Hangi devrimin altını kazısanız o adam çıkıyor. Öyle devrimci öyle devrimci ki o coğrafyadan buna koşup duruyor. O elini şıklattı fabrikasyon devrimlerden biri daha sahne aldı dünya tarihinde. Bu Mısır’ın genç ve yetenekli işsizleri, işçileri, köylüleri, küçük memurları, fukara seyyar satıcıları ve bunların arasında ille de kadınları, ille de kadınları bu işlerden anlamaz çünkü. Üç sene evvel 2008’de tekstil işçileri, işsiz ve gençleri direnmediler miydi Mahalla El-Kubra’da? Acımasızca bastırılmadılar mı genel grev ilan edip? Balık hafıza, unuttuk hemen. Aval aval bakıp “nereden çıktı?” diyoruz. Facebook ve Twitter’dan dünyaya duyurmadılar mı hem eylemlerini hem kendilerine reva görülen ezaları o zaman da.Facebook ve Twitter Devrimi!!!Ahh tabii bu bir devrimse de facebook ve twitter devrimi. Böyle söyleyince o kalabalıkların karanlık gölgesinden nasıl da kurtuluyoruz. Kurtuluyoruz ve bizlerin orta sınıf konforuna dokunmadan, gayet şık bir sosyal hareket oluyor devrim. Hem de tam bizim yapabileceğimiz türden. Geç klavyenin başına bir devrim döktür bakalım. (yanlış anlaşılacaksa bunun facebook, twitter, skype olsun hepsinin ezilenlerin mücadelesi için kullanılmasının elzem olduğunu düşündüğümü ve de hatta bizzat kullanmaya kalktığımı da ekleyivereyim). Ama facebook ve twitter devrim yapmaz. Devrimi işsiz Ali, işçi Aişe, öğrenci Fatıma, sendikalı Amina, umutsuz Mehmet, seyyar satıcı Muhammet Bouzzi, kardeşim Alex, feminist Tina, küçük memur David, güvencesiz asistan Erhan, köylü Nurhan Teyze yapar. Yapmak için de facebook twitter iphone cep telefonu fax taş sopa silah işine ne yarıyorsa onu alır ve kullanır. Kullanmayı bilmiyorsa öğrenir, ya da kullananı bulur klavyenin başına da oturtur, başına da dikilir.Kapkara Bir Kütle Sokaklara bakıp bir kütle görüyor kimileri. Kapkara bir kütle. Korkuyorlar o kütlelerin Mısır’da ve burada yapabileceklerinden. Bir türlü onların kendi hayatları hakkında, başkalarının hayatları hakkında, memleketleri hakkında fikirleri olabileceğine, karar alabileceklerine ve kaderlerini değiştirebileceklerine bir türlü inanamıyorlar. Halbuki o denizin içinde bizim gibi insanlar var. Sıradan insanlar. Şimdiden bir devrim yaptılar. Devrimlerini kaptırırlar mı, devrimleri “büyük güçler” tarafından, bir takım “demokrasi oyunları” ile ellerinden alınır mı yakın gelecekte bilinmez. Ama şimdi yine oradalar, kendi meydanları günlerdir evleri haline gelen Tahrir meydanında. Bir kez daha tarih yazmak için. Devrimlerin bittiğine kanaat getiren ve rahat bir nefes alanların nefeslerini dar ediyorlar kendi bölgelerinde ve dünyanın dört bir yanında.
