Yüklü bulutlar gibi zeytin ağaçları, hevesli genç fidanlar, üç yüz senelik kadim ve bilge yaşlılar. Hiç acımadan söküyorlar onları. Köklerimizi söküyorlar. Bin yıllık hayatımızın köklerini. Gri ve yoksun hayatlarını dayatmak, kanımızın son damlasını çıkarmak için, ümüğümüzü bir kez daha sıkmak, şarap yapılan üzümler gibi, posamızı çıkarmak, bizi bir gazabın cehennemine zorlamak için. Zeytinleri söküp yerine termik santral dikeceklermiş bir utanç anıtı gibi.Topraktan ürettiklerimiz para etmez oldu. Unuttukça zanaatimizi, gübreye, ilaca, mazota, onların sattıkları tohuma mahkûm edildikçe biz kendi topraklarımız üzerinde ne yapacağımızı onlar söyler oldu. Zeytin olmayınca, pamuk olmayınca, tütün olmayınca, toprak olmayınca hayatımızda bizi madenlere sürüyorlar, güvencesiz, boynu bükük, ucuzlatarak hayatlarımızı tıkıyorlar fabrikalara.Zorlaya zorlaya onları sınırladığımız kendi kanunlarını çiğniyorlar şimdi. Anayasa’nın 45. maddesini, 3573 sayılı Zeytinciliğin Islahı, Yabanilerin Aşılattırılması Hakkında Kanun’un 17. ve 20. maddelerini. Aceleyle “kamu”laştırmaya kalkıyorlar. Soruyoruz, yurt savunması mı mevzubahis, harp durumu mu var? Hangi olağanüstü halin içindeyiz ki “acele kamulaştırma” yapmaya yelteniyorsunuz? Hukuksuzluğun, arsızlığın karşısına dikilen kadınları saçlarından tutup sürüklüyorlar. O kadınlar ki cefasını çekmişlerdir bu dünyanın. Cefaları o tutup sürükledikleri saçların beyazındadır. Ama bu aç gözlülüklerinin sebebi yalnız oradaki termik santral değil süphesiz. Zeytinlik yasasını değiştirip Akkuyu Nükleer Santralı’nda önlerindeki en büyük engeli ortadan kaldırmak niyetindeler. Yırca’da test ediyorlar direncimizi.Bizi soktukları madenler çöktü. Bir yandan “büyük devlet” olarak Avrupa’daki iş cinayeti birinciliği, dünya ikinciliklerini kutlarken, 301 işçinin can verdiği Soma’nın üzerine, 18 işçiyi gömdükleri Ermenek’in üzerine şimdi çıkıp “iş güvenliği paketi” diyorlar. İçine koydukları para hortumlarını saymıyorum, dalga geçer gibi bunca ölüme yol açan, canları pahasına işçileri madene indirten rödovans sistemini kaldırmak bir yana 5 yıldan en az 15 yıla uzatıyorlar. Suratımıza tükürüyor, ölülerimizin üzerine basıp geçiyorlar. Ölülerimizin üzerine bin odalı Versailles Sarayı’nın bilmem kaç katı saraylar kuruyorlar.Işte Nasuh Abi, durumumuz budur. Ben seni yıllardır, neredeyse yarım asırdır tanıyan arkadaşlarından değilim. Ne de benim bildiğim bir kan bağım var seninle. Arkandan ağıt yazmayacağım. Yas tutanların yaslarına hürmetim sonsuz ama haddim değil… İşte bu saatte beni sana, hepimizi kendi tarihimize ve geleneğimize bağlayan o bağı imdada çağırıyorum. “Geçmişi tarihsel olarak kurmak” der Benjamin “Onu gerçekten olmuş olduğu gibi” tanımak değil, “Tehlike anında birden parlayıveren anıyı ele geçirmektir.” Şimdi o geleneğe dönüyor ve senin parlayan anını bugüne çağırıyorum. Ve diyorum ki: Tarih bizi yalnız yaptıklarımız için değil ve belki en çok yapamadıklarımız için yargılar. Bu zalimlere bir arada gereken yanıtı vermezsek, hayatı savunamazsak bunu yapamadığımız için, tarihin mahkemesi hepimizi bununla mahkûm edecek. Eğer yere düşen zeytin ağaçlarının hatrına, madenlere tohumlar gibi gömülen madenciler hatrına, hergün hergün kanımızın son damlasına kadar sömürülen binler olarak, kendilerini Versailles’dan beş kat büyük saraylara layık görenleri, o saraylarda oturanların akibetine uğratamazsak bize yazıklar olsun. Bu yolda yürürken, an’ın an’ımıza ışık olsun.
er
Diyorsun ki yakıp yıkıyorlar. Otobüsleri, arabaları yakıyorlar, işyerlerini tahrip ediyorlar. Büstleri bayrakları yakıyorlar. Hatta benim arkadaşlarımın oturduğu kahvehaneye saldırdılar. Mahalledeki arkadaşın kafası yarıldı. Kişisel olarak zarar görsen de görmesen de kızıyorsun. Zira kamu malları zarar görüyor. Fışkiyeleri kim kırdı? Zaten Gezi sırasında penguen belgeseli yayınlayan medya da goy-goya başlamış durumda. Sınırda öldürülüp tellere atılan çocuklardan bahsetmeyen medya, vatandaşın yanmamış bankamatik hakkının sonuna kadar peşinde. (burada çok istediğim halde bankaların hırsızlığın kurumsallaşmış hali olması meselesine hiç girmiyorum… İsteyen kredi kartlarının kalkan aidatlarını ödememek için çevirdikleri dolaplara bir baksın.) üstüne üstlük, bir de politik olarak sıkışmalarını “Gezi ile bunların ne alakası var kardeşiim” diyerek araya duvar örmeye niyetli, iyi ihtimalle “Kobane tamam da, PKK yanlılarına ne oluyor?” diyenler var.Kendilerinin iktidar ortaklığından kovulmadığı günlerin nostaljisi ile ayrımcılıkları hortlamış durumda. İşte bütün bunların yarattığı o eski gerçeklik hissiyle hareket ediyorsun. Kişisel olarak gündelik hayatının değişmesine yol açmamış olabilir bütün olanlar. Ama zaten bu ihtimal bile seni sinirlendirmeye yetiyor. Ateş püskürüyorsun bütün bunlardan ötürü.Bİ’ DÜŞÜN!Peki! Şimdi bunun birkaç on mislinin 30 yıl kadar sürdüğünü düşün! Arabaların, kaldırımlarının, otobüslerinin değil, bir gece vakti evinin, köyünün yakıldığını, neyin var neyin yoksa toplayıp kaçtığını düşün. Kahvehanede oturanın arkadaşın değil kardeşin olduğunu ve gözaltına alınıp vurulup bir dere kenarına atıldığını düşün. Ananın babanın işkenceden geçtiğini perişan olduğunu düşün, 12 yaşındaki oğlunun 13 kurşun yediğini düşün. Yoksulluğun, işsizliğin dibinde yaşarken bütün bunların sana niye yapıldığını düşündüğünde “Türk” olman dışında bir sebep bulamadığını düşün.Üstelik bunu bir yurttaş olarak senin hukukunu, insan haklarını korumakla yükümlü devletin yaptığını düşün. Kimi kime şikâyet edeceksin? Gelip sana “Türkçe diye bir dil yok, siz dağ bi şeyisiniz” desinler mesela. Tark, turk, türk… etrak. Sonra “Aaa! Varmışsınız ama en iyiniz ölü olanınız” desinler. Hadi barış yapalım bakalım desinler. Gelip köyünün ortasına bir tel örgü örüp ötede kalanlar artık buralı değil demişlerdi bir vakit. Şimdi bütün bunları yapan vatandaşı olduğun devletin beslemesi katiller senin öte yandaki akrabalarını öldürmek için kafa kese kese ilerlesinler… Barış yapıyoruz ya… Senin gündelik hayatın diye bir şeyin kalır mı güzel kardeşim? Hayatın bir varolma mücadelesine dönüşmez mi? Her şeyi göze almaz mısın? Bir de üstüne misliyle karşılık vereceğiz demezler mi?Yoksa otobüslere, büstlere, fışkiyelere, kamu mallarına, arabana, tahrip olmuş işyerine, kahvehaneye bu kadar öfkelenip sokaktakilere ateş püsküren, hatta öfkeden ölen yirmiyi aşkın kişiyi gözü görmeyen sen, dönüp “Kanunlar çerçevesinde bir hak arayayım bari” mi diyeceksin? Peki! “Misliyle karşılık verecek” olanlar izin verirse basın açıklaması yapar, “Yaşasın IŞİD” diye, eli satırlılarla üzerine saldırana “bizim polisimiz” diye çiçek uzatırsın!Hah tam burada “Gürcü istihbarat servisi-CIA, IŞİD-YPG-PKK-PYD, bunlar hep emperyalizmin oyunları, büyük planın parçası” diye biz cahillere istihbaratçı kesilenler. İki kaynak açıklayın da biz de bakalım. Hem bence bunu IŞİD’e anlatın siz. O pek karşı olduğunuz AKP’nin lojistik ve silah sağlayarak destek olduğu IŞİD’e. Zira gelip size de soracak gibi.MEDENİYETYüz yılı aşkın süredir Ortadoğu’yu etnik köken, din, mezhep ve cinsiyet ayrımcılığı ile yöneten emperyalistler kantonlardan pek mi hoşnut? Etnik kökeni, mezhebi, dini, cinsiyet ayrımcılığını temel almayan, seküler bir alternatifin ortaya çıkması pek mi hoş onlar açısından? IŞİD dönüp dolaşıp neden küçücük Kobane şehrini buluyor saldıracak? ABD başta olmak üzere tüm emperyalistler, Türkiye, KDP, Esad, hepsi IŞİD’le sessiz bir mutabakat içinde Kobane’nin düşmesini bekliyor.Böylelikle, tüm bölge IŞİD in dehşeti altında kurtarıcı koalisyona sarılacak, hegemonya yara almayacak. Değerli hegemonyaya zarar vermemek kurtarıcı imajını zedelememek için yapıyorlar o bombardımanı. Kent açısından bu bombardımanların yakın ve açık tehlikeyi ortadan kaldırmadığını çok az etkilediğini IŞİD in ilerleyişinden de anlarsın.İstersen… Kantoların tanınarak, Kobane’nin kendini savunmasını sağlayacak adımların atılması konusunda IŞİD’e “barbar” diyen “medeni” dünya Obama, Juncker, Cameron, Birleşmiş Milletler, Putin, Hollande, Merkel, Mariano Rajoy Brey, Matteo Renzi, Elio Du Rupo, Li Keqian göğe bakıp ıslık çalıyorlar. John Kerry Kobane’nin korunmasının stratejik hedefleri olmadığını söyledi bile. Onlar Özgür Suriye Ordusu’nu güçlendirip yönetebilecekleri bir süreç peşindeler.Çağımızın “medeniyet”i bu işte.BANA NE!“Bütün bunlardan bana ne!” diyor olabilirsin. O zaman Bilal’e anlatır gibi anlatayım: IŞİD Kobane’de zafer kazanırsa dünyanın her yerinde ve Türkiye’de de daha büyük bir cüretle davranacak. Mevcut hükümetin bu konudaki engin hoşgörüsünü, polislerinin “yaşasın IŞİD” diye göstericilere saldırmasını, bakanlarımızın “IŞİD öldürüyor, ama işkence etmiyor” tesellisini bir düşün istersen. Üstüne şimdiden, kendini IŞİD ile bir görüp üniversitelerde öğrencilere saldıranları, polisle birlikte silahlanıp sokağa çıkanları koy. Şimdi “Kürtler” hedef diye sesin çıkmıyor olabilir. Ama IŞİD’e “ne biçim Müslüman bunlar” derken, onun da seni Müslüman saymadığını saymayacağını bil. Demem o ki, o papazı dövdürmeyelim.
Bugün basit bir bilimsel gerçek olarak kabul edilen dünya ve gezegenlerin güneşin etrafında dönme hadisesi tarihsel olarak netameli bir konudur. Bunu iddia eden biri: Bruno yakılmış, bir diğeri: Galileo “görmedim duymadım bilmiyorum” diyerek idamdan son anda kurtulmuştur. O esnada dişlerinin arasından “siz ne derseniz deyin dünya dönmeye devam ediyor” diye fısıldadığı rivayet olunur.Geçtiğimiz haftaki yazım içerisinde memlekette yüzde birlik bir azınlığa mensup olduğumu belirtmiştim. İşte dünya ve güneş bizim etrafımızda dönmediğinden kast ettiğimin bir parti olmadığını açıklamak zorunda hissediyorum kendimi. Maalesef daha da vahimi kast ettiğim soldur.Yüzde bire gelelim. Bugün yüzde bire ulaşmak için alınması gereken oy beş yüz yirmi altı bin dokuz yüz elli sekizdir. Moral olsun 1999 yerel seçimlerinden başlayalım. Oy oranımız parti olarak %0,84. Üzerine SİP/TKP çizgisi (%0.07) ile EMEP (%0.09) oylarını ekleyelim. 300 bin çok kıymetli oy. Nerdeyse %1. “Amblemi koysak %3 alırız” beklentisi içinde boğulup gitti. 2009 toplam oy: %0,5. 2014 de ise %0.21 (EMEP hariç). HDP içine kaçmış ya da kaçmamış sol da bu rakamların içindedir ve bu ilişki ayrı bir tartışma konusudur. Kaçmamış olanlar doğrudan CHP seçmeni değilse eğer.Peki, “devrimciler ve sosyalistlerin seçimle parlamentarizmle ne işi olur? Bizim işimiz sokak” diyorsak? Hem de sokak deyince parlamento içindekilerle bir pazarlık vasıtası “yüksek siyasete” dahil olma malzemesini kastetmiyorsak? Dünyanın neresinden baksanız asıl mesele budur. Yunanistan’da Syriza, radikal sol bir parti olarak yerel seçimlerden ikinci parti olarak çıktı. Ancak toplumsal mücadelenin aktörleri hala toplum içerisindeki örgütlülük düzeyi konusunda son derece karamsarlar. Syriza’nın kitleselleşme ve oy uğruna zaman zaman sağa bükmesi ise bu huzursuzluğu arttırıyor. Bu, parlamentarizmin çıkmaz sokakları konusunda ciddi bir uyarı. İktidar değil, toplumu dönüştürmek istiyoruz neticede. Örgütlülüğümüz güçlenmedikçe, ne sistem, ne de onun her daim piyasaya sürülen köpekleri faşistler karşısında şansımız var.Bizim sokaklara bakalım. Seçimler deyince demokratik değil, barajlar, hazine yardımı vs. Peki biz hangi eylemimizle-tüm sol olarak- 500 bin değil 200 bin kişiyi sokağa dökebiliyoruz? Biliyorum şiddet, zor, zulüm ve ölümle cezalandırılıyoruz sokağa çıkınca. Haydi sokağa dökemiyoruz, en azından bu kadar insanla canlı siyasal bir ilişki, hatta sadece sürekli bir ilişki yürütebiliyoruz? “Gezi” diyecekseniz söyleyeyim. Gezi’yi sol olarak -yaratmış olmayı canı gönülden isterdim ama- biz yaratmadık. Bütün şaşkınlığımızla, -zor, zulüm ve ölüme rağmen- sokağa çıkan o devasa dalganın içinde yer aldık. Neyse ki sağa kaymasının önüne set çekebildik. Milyonlar dert ve öfkelerini sol bir çerçeveden ifade ettiler. Şimdi kendimize sorup durmamız gereken şu; bunca öfke bunca cesaret oradaydı, sol olarak bizim örgütlerimiz o ana kadar bu öfkeyi ve cesareti nasıl ve niye kapsayamadılar? Bu soruyu sormak ve cevapları doğrultusunda adım atmak zorundayız. Durumumuzun yalnız baskı, baraj, yasal ve fiili engellemeler ile açıklarsak yanılırız. Durumumuz senelerdir barajlardan yakınan sendikaların kimi vakalarda çeşitli uluslararası düzenlemeler sayesinde atılan işçiler geri alındırıldığında bile örgütlenemeyişine benziyor. Yapısal.Hazır söz sendikalara gelmişken, sendikalar solun geleneksel olarak kitlelerle temas alanları. CHP görüşmesinde Kılıçdaroğlu’ndan da uzun bir yakınma dinledik solu inşa etmek bahsini açtığımızda. Sol sendikalardan “temizlenince” ezilen sınıfların çıkarlarını savunmak yerine kendileri için çıkar örgütlerine dönüştüler. Yönetici pozisyonlarının her şeyin üzerinde tutulduğu örgütler. İşveren ve hükümetlerle ezilenlerin hak ve çıkarlarını temsil ederek mücadele etmelerinin tek garantisi siyasi bel kemiği kırıldı zira . Bu yüzden de hızla güç ve itibar kaybettiler. Bunun diğer ucu ise örgütlerinin sorun ve çıkarlarını işçilerinkinin önüne koyan ve kendini dayatan bir sendikasız sendikacılık olageldi.Peki bütün bunlar “sol’un Allah belasını versin! Mahvolsun bitsin gitsin!” mi demek?… Peki bunlar “canım bu çağda sendikanın modası geçmiştir artık sendikaya ne gerek var !” mı demek? Senelerdir bu tür sendika ve sol düşmanı söylemlerle başımızı yiyen liberal sol anlayış avcunu yalasın. Ama her eleştiriyi “aha! Liberal buldum” konforu ile savuşturanlar da aynısını yapsın. Bugün her gün yıkmak üzere inşa edeceğimiz, bürokrasiden çok işverenle uğraşabileceğimiz, gerçek mücadele ve sınıf örgütü olacak sendikalara ihtiyacımız var. Ve evet, bu sendikaları politik kılacak özgünlüklerini tanıyarak onları toplumu değiştirip dönüştürecek temas noktası olarak işlevlendirebilecek kendisi ile değil sistem ve onun temsilcileri ile uğraşacak gerçek örgütlere ihtiyacımız var. En çok onlara ihtiyacımız var.Bu halimizle mutlak bir azınlığı oluşturuyoruz. Çok küçük . Çok önemli. Cirminden fazla yer yakan, başımızı döndüren bir önem. Ancak mutlak azınlık olmanın en kötü tarafı sizi bir kimlik siyasetine hapsetmesidir. Yani ancak azınlık kimliğinizle bir temsil bulabilmeniz. Bu kimliğe hapsedilmeniz. Bizim durumumuzda diyebiliriz ki “devrimci, sosyalist, sol” kimlikleri “korumak” önceliği, onların gereğini yapmaya vermekten bizi alıkoyacak kadar yakıcı olabiliyor. Yani devrimciliğin sosyalistliğin ve sol olmanın gereği ezilenlerin örgütlenmelerini inşa etmektir. Onları neye örgütleyeceğimiz ise tabii ki solun teorik pratik inşasını içeriyor.Bu ise ne sihirli birlik formülleri ne de “bağlamına oturtularak” çözülebilecek bir problem.İşte tam bu noktada bu “başımıza gelenler” hiçbir şey. Ezilenlerin ana kütlesini oluşturan gün be gün bir cins katliamına uğrayan kadınların yanında, İstanbul’da ya da Batman’da kayıtsız ve atölyelerde her gün ter dökenler, Suriye’den sürüklenip sadece ve sadece hayatta kalabilmek için her şeye razı edilmiş göçmenler, suları toprakları çalınanların, Sivas’ta yakılan, Roboski’de bombalanan, Rojava’da dövüşenlerin başına gelenlerin yanında, Soma’da ölenler, geride kalanların başına gelenler yanında, hiçbir şey. Üstelik kendimizi onların başına gelenlerden de sorumlu hissederken derdimiz bu inşa olmalıdır. Bugün işçi tulumu ile meclise sokulmayanların o gün kazmaları ile belki hepimizi de yıkarak meclise girişlerini hala hayal edebiliyorsak eğer.
Bir yandan feministlerle polemik yapmanın cazibesi diğer yanda kadınlara akıl öğretmenin dayanılmaz hafifliği. Hangisi daha çekici bilinmez. Ama sonuç bir yazılar serisi. Bir erkek olarak bu denli iyiliğimizi istemesi, bu denli bizi düşünmesi hakikaten takdire şayan Ali Bulaç’ın(!) Belli ki sadece kendinden menkul değil bu iyiliğimizi isteme hali. Aynı zamanda örneğin AKP hükümetinin de ne nebze iyiliğimizi istediğini, bunu nasıl politikalarına yansıttığını da üşenmemiş yazmış uzun. Bir AKP hükümetinde daha kendisine kadından sorumlu devlet bakanlığı nasip olur inşallah diyecektim fakat öyle bir bakanlık kalmadı ne yazık. Hazır istatistik dosyaları arasında kaybolmuşken iyi olurdu. Ancak bunca şefkat, ve iyiliğimizi isteme, dayak ve öldürülmeye alışmış nankör bünyemizde ters bir etki yaratıyor belirtelim. “İyiliğimizi istiyorlar vermiicez işte!” diyesi geliyor insanın. Üstelik bizim elimizde istatistik yerine ha bire öldürülüp duran kadınların fotoğrafları var! Yani tabi tam burada şimdi tabiatıma uygun şekilde duygusal davrandım değil mi? Ah işte kadın duygusallığı ne yapacaksınız! Son yazısındaki ev cenneti ve dünya düzeninin cezbesine kapılmış “ayhh ben de evimin kadını olayım bari” diyerekten, klavyeyi bırakıp süpürgeye davranıyordum ki aklıma başka bir şey geliyor.Bu o aynı ses diyorum!, İlle de bize, biz kadınlara neyi nasıl yapmamız gerektiğini söyleyen neyin bizim için en iyi olduğunu bilen o davudi ses! senelerce bunun türlü çeşidini dinledim. Artık sesi dinleyip işe mi gidersin işten camiye mi koşarsın ama illa da sonunda eve mi koşarsın yoksa benim gibi klavyeye mi kitlenirsin bilemem. Ama pergelin ayağı evde ona göre. “İslam tasavvurunda kadın pergel gibidir; sağ ayağı -sabit kadem- evindedir, sol ayağıyla her yere gider.” buyurmuşlar bir kere. Ana fikir bir cümle, “Kadının iktisadî ve ticarî hayata katılması aslî değil, arızîdir…Ancak kadının asli yeri evidir.” Üstüne biraz da “Kapitalist piyasa ekonomisi ise kadını iki ayağıyla “evin dışına” çıkarıp sömürü nesnesi haline getiriyor” Ali Bulaç’ın ifade ettiği bu fikirlerin”İslam tasavvuru” içinde olduğunu düşünebilir ve bazıları için bu fikirler pek orijinal ve yeni olabilir. Ancak yüzyıllardır bu fikirlerin yüzyıllardır muhatabı olan biz kadınlık davası savunucuları için itiraf etmek gerekirse pek eski. Müslüman’ından, Hristiyan’ına, liberalinden muhafazakarına, gencinden yaşlısına ataerkinin yılmaz savunucuları bu fikirleri söyleye geldiler.(solcu erkeklerden yok mudur derseniz, şunu söyleyeyim: solcu erkekler, feministlerin terbiyesinden olsa gerektir- pek uluorta bu kadar açık ifade etmezler bu fikirleri. onların ifade yolları başka bir yazıyı hak edecek kadar dolambaçlıdır). Velhasıl Ali Bulaç’ın da dönüp dolaşıp erkek milletinin ortak çıkarlarını çerçevesinde bu konuların en meşhuru olan “ev” meselesine gelmesi hiçbir şey değilse de, manidardır. Diğer yandan kadının ev içi emeğinin görünmezliği, ücretsiz bakım emeği, ev içi emeğin üretim ilişkileri ile ilişkisi, çalışan kadının ev içi hizmet zorunluluklarının, kocasının hizmet-bakım işleri, evin organize edilmesi ve cinsel hizmetine devam ediyor oluşu, gelir elde etmenin eşitsiz ilişkiler içerisinde kadınların özgürleştimediği gibi ve daha sayamadığım pek çok konuda kadın hareketinin ürettiği onca fikir ve bilgi vardır. Ancak yazarımız ya bunları bilmemektedir, ya da kadınların aklı ve fikri erkeklere yetişmeyeceğinden ciddiye almamakta, üzerinden atlamaktadır. Onun yerine diğer bir feminist ulemamız olan Etyen Mahçupyan ile tartışmayı yeğlemektedir. Eh fikir ve zikir olayı. Zaten ataerkine biat etmeyen, bu bağlamda “siyasi ağabeylerin” fikirlerini tekrar edip uygulamaktansa eleştirebilen bir tek kadını etraflarında barındırmamaktadırlar. İsterseniz siyasi mabetleri olan AKP’ye bakınız. Siyasi hareketin içinden gelen ve kadınlık davasına dair iki kelam eden, omuzları üzerinden yükseldikleri tek bir kadın var mı karar verici bir mercide? Üzerimizdeki bu cins temelli sistematik şiddetin dereceleri var tabii. Kimi erkekler için kadınları yok saymak kimi için öldürmek müstehak! Eh bu durumda haliyle Ali Bulaç’ın elinde AKP’nin kadın konusunda başarı(!) istatistikleri bizim elimizde de öldürülmüş kadınların resimleri var!
Efendim memleketin çalışma hayatından başkaca bir sorun yok. Tek ve en önemli sorun işveren tarafından “zaten ödenmeyen kıdem tazminatının” bir an evvel kaldırılarak “kahrolasıca tazminatçılar” yüzünden fabrika kapılarında iş bekleyen milyonların işe kavuşturulması. Yani iş kazaları mesela hiç sorun değil. Çünkü o kazalar başkaca bir nedenden değil, “meslek hastalıklarına karşı çok duyarlı bir toplum değiliz. Biz ülke ve insan olarak iş güvenliği konusunda sağlığımızı ve hayatımızı önemseyen bir toplum değiliz» ondan oluyor. Tekstil hazır giyim sektöründe, günlük 11 saat olan çalışma süresini ikiye katlayan işçiler. Yirmi dört saati bulan çalışma süreleri içinde makinelerin altında ve kartonların üzerindeki birer saatlik «şekerleme»ler. Sonra, makine başında «hafif» dalıp elini dikmesi işçinin. Ütüyle elini basması. Makası düşürüp ayağına saplaması. Kumaşı biçeyim derken hızarla elini doğraması. «Sadece.. eylül ayında kadın, erkek ve çocuk 619 işçi, mühendis, doktor, teknisyen, öğretmen, memur meslek hastalığına yakalanma, kaza sonucu yaralanma ve zehirlenmeye maruz kalmış ve kadın, erkek 60 işçi, mühendis, doktor, teknisyen, öğretmen, memur hayatını kaybetmiş”1 Hepsi benim uydurmam. Bu uydurmaları varın siz tüm diğer sektörler için de yapın ve çoğaltın sevgili okur. Bir de şu kayıtlarda mevcut bulunmayan işyerleri gibi , tozlu tozlu yerlerde çalışıp patır patır ölen kot kumlama işçileri var, tersanelerde gemi gövdelerinden düşüveren işçiler. Patlayıveren yerlerde yanıveren canlar. İçimiz titrese birbirimizi sağlığı için bunların hiç biri olmayacak. İşçi sağlığı iş güvenliği tedbirlerinin uygulanması ve denetimi gibi işler gayet gereksiz aslında. Hali hazırdaki yasalarda mevcut olan kıdem tazminatının uygulatılması konusunda tedbir alınması. Yok öyle bir sorun. Yasa da yazılanın zaten uygulanmadığını söyleme ve buradan gereksiz olduğu sonucunu çıkarma peşindeyiz kusura bakılmasın(!)Maliye Bakanı Mehmet Şimşek olsun, eski Çalışma Bakanı Ömer Dinçer olsun, yeni Çalışma Bakanı Ömer Çelik olsun hepsi aynı fikirdeler. Az daha unutuyordum. Bir de tabii kıdem tazminatı zulmü altında inim inim inleyen TİSK, TOBB, TÜSİAD üyeleri var. Sırf bu tazminat yüzünden küresel piyasalarda rekabet edemiyorlar. İstihdam yaratamıyor, işçilere iş verelim diye kıvranıyor ve de veremiyorlar. Neden biliyor musunuz? Çünkü işçileri işten çıkaramıyorlar. Yani şu kıdem tazminatı yüzünden. Maliyetli oluyor işçi çıkarmak. Yani işçileri işten çıkarsalar yeni işçi alacaklar. Kapı önünde bekleyen milyonlara her şeyi daha da kolay dayatacaklar. Artık kiralık işçi mi istersiniz, çağrılı çalışmamı isterseniz, eve iş vermemi istersiniz güvencesiz, her türlü esnek çalışma modeli. Hali hazırda çalışmakta olan işçilerin kafasının üzerinde ise daha büyük bir kılıç sallanmaya başlayacak. Zira işten çıkarıldıklarında artık iş arayacak sürede yaslanacakları bir kıdem tazminatı da olmayacak. İşte istihdam işte büyüyen Türkiye! Sıkın ümüğümü altta kalanın.Şimdi bi kıdem tazminatı fonu kuracaklar. Çalışma Bakanımız Faruk Çelik müjdeyi de verdi: artık bir yılı dolmadan işten çıkarılacak işçi de kıdem tazminatını alacak. Eh bu şartlar altında değil bir yılı iki ayı dolduran işçi bulunamayacağına göre. Çok mantıklı bir düzenleme(!) Ancak ufak kuşa çevirmeler var tabii yeni düzenlemede haliyle(!) İşçilerin işverenin bildirdiği ücretten değil, gerçek ücretleri üzerinden kıdem tazminatı alabilmesi uygulamasının olanaksız hale gelmesi, kıdem tazminatı hak etme durumlarını azalması vs gibi. Ufak bir ayrıntı olarak da bu fonun geleceğinin tamamen belirsiz olma durumu var. Hani şu Tasarrufu Teşvik Fonu, Konut Edindirme Yardımı Fonu(KEY) yahut İşsizli Sigortası Fonu gibi ham hum şaralop, hokus pokus taktiği ile bir bakmışsınız Kıdem Tazminatı Fonu ortada yok. Olur mu olur.En sonunda bakın aklıma ne geldi. Sakın bu kıdem tazminatı fonu AKP ve de işverenlerin “kazanı sen getir, ben suyu doldururum” diye kurdukları bir cadı kazanı olmasın.Yani sıcak suya atsalar sıçrarız üzerlerine diye. Ve içine biz saftirik yeşil kurbağaları koyup, alttan yavaş yavaş ateşi veriyorlar galiba. Hafif bir ısınma sezdim ben. Darısı sıçramayı akıl edecek işçilerin, sendikaların ve de hepimizin başına. 1 Yangın Kulesi / 4 Ekim 2011 (İstanbul İşçi Sağlığı ve İş Güvenliği Meclisi E-Bülteni) Bkz. http://www.guvenlicalisma.org/
Diyelim ki bir komşunuz var. Gıcıksınız bu komşuya. İki de bir de bu mahalleden bıktığını gideceğini söylüyor. Sizin onayınız olmadan mahalleden ayrılmak? Allah Allah! Azdı bu komşular! Hem sizin canınız sıkılıyor ara sıra mesela evin reisi olarak. Televizyon, tavla falan da kesmiyor sıkıntıyı. Girin dövün canım komşunuzu. Aman! Demeyin. Ertesi gün de girin dövün. Ertesi gün de. Sonra geçmedi mi sinir? Bir de oğlunuz varmış sizin. O oğlunuzu da tam bir erkek olarak yetiştirmişsiniz maaşşallah. Ramazan ramazan sevaptır hem, siniri geçer. Sizin için namus her şey zaten. Mahalleden ayrılmak isteyen komşu zarar verebilir bu hassas merete. Yani namusa. Demem o dur ki, yollayın oğlunuzu da. Bugünler için yetiştirdiniz ya onu. Balkondan girsin. Genç, çevik, heyecanlı çocuk. Bıçaklayıversin komşunuzu. Siz bunları yaparken komşunuzun eli armut mu topluyor? Ya ararsa karakolu falan? Arar mı arar! Ya gelirse polisler? Gelir mi gelir! Ya götürürlerse sizi karakola? Götürürler. Eeee? Hem bir iki tembihatla da bitmez sanırım bu iş komşu şikâyetçiyse. Muhtemelen tutuklanır hapsi boylarsınız baba oğul. Artık orda yeni raconlar yeni teknikler katarsınız var olan tekniklerinize. Cık! Bu komşu işi riskli! Siz bunları en iyisi karınıza, yani oğlunuzun anasına yapın! Hani size bakan besleyen, kıçınızı toplayan, oğlunuzu doğuran, yatağınızı seren, hatta sizi yıkayan, çalışıp para kazanıp o parayı elinize tutuşturan, öküzlüğünüze katlanan, geceleri üzerinde ayı gibi tepinmenizin sessizce son bulmasını bekleyen o insan evladı. «O da riskli» diyorsanız korkmayın! Hiçbir riski yok! Evlilik ve devlet el ele, siz erkeklerin biz kadınlara istediği gibi zulmetme hakkını vermiş hiçbir şüpheye yer bırakmaz bir şekilde size. Nerden mi biliyorum? Güler Özkaranfil›in hayatını okudum geçenlerde. On dokuz yıl önce boşandığı koca Fuat Demir›den hala şiddet gören ve oğlu Muharrem Demir›in balkonundan girip para isteyip bıçakladığı Güler. Oğlu yalnız bir gece gözaltında tutulmuş. Ertesi gün. Yine şiddet. Ölümle tehdit edilen Güler. Devlet mi nerede? O Eskişehir›in bu bölgesine uğramıyormuş. Ya da şöyle diyelim tam teşekküllü şekilde oradaymış da kadını korumuyormuş. Zira Güler defalarca ve defalarca şikayette bulunmuş. Polis korumamakta, savcı suç duyurusunu dikkate almamakta. Devletin kurumları kocanın ve oğlun, ailenin, kadınını öldürme hakkını kullanmasını beklemekte. Bu hakkı korumaya, muhafaza etmeye çalışmakta. Adı üstünde muhafazakar parti AKP. Öyle kadına, kadının adına falan tahammülü yok. Bunca kadının öldürüldüğü memlekette bakanlıktan da kadın adını sildi. Büyük rahatlık. Kadının adı yok, kadın cinayeti de yok. Kapayın gözlerinizi. Bırakın kendinizi Aile ve Sosyal Politikalar Bakanı-adını sevdiğimin bakanlığı- Fatma Şahin›in kollarına. Ama bi dakka! Tam uykuya dalacakken gözümüz çıplak bacaklara takılabilir. Töbee! Töbee! estağfurullah! Ramazan ramazan. Cık! Cık! Cık! Uzatmış bacaklarını öyle. Akla türlü çeşit şey gelebilir Abdest berhava olabilir. Örtsün canım bu bacaklarını. Kolları kaldı açıkta beyaz beyaz. Fesat yuvası. Orayı da örtsün. O boyunlar yok mu, baştan çıkarır en değmesini. Orayı da. Saçlar? Allah Allah! sormaya gerek var mı her teli bir cehennem yalazası. Örtsün örtsün. Ama örtmemiş işte bu on dokuz yaşındaki genç kadın. Hem akşam akşam evde yemek hazırlayacağına, hizmet edeceğine evin erkeklerine, gitmiş voleybol antrenmanı falan yapmış. Bağırın koskoca otobüsün içinde, onurunu yerlerde sürükleyin “sen toplumun ahlakını bozamazsın!” deyin bu kadına. “Yaptığın terbiyesizlik!” deyin. “Toplumun ahlakını namusunu senin gibi insanlar bozuyor” deyin. “Çıplak bacaklarınla bize gösteriş(?!) yapamazsın” deyin. Öyle ya sizin gibi bir ahlak timsalinin aklına neler geldi öküz gibi bakınca o bacaklara. Diğerleri ne olur? Kurtarın ahlakını toplumunuzun. Saf saf “babam yaşındasınız” desin o genç kadın. Ne babası! Çileden çıkın, tartaklayın, yapıştırın ağzına yumruğu. Seyretsin otobüstekiler. O genç kadının polisi aramak için telefona davranan eline vursun akşam yemeğini geciktirdiği için yiyeceği paparayı düşünen diğer bir kadın. O otobüste, o pek sahiplendiğiniz delikanlılıkta bir Allahın kulu olmasın, ezilenin yanında duracak. Hatta “benim vurduğumu gördünüz mü kendi kendine vurdu” diyen öküze “hadi len” bile diyemesin kimse. Sonra muzaffer bir şekilde insin otobüsten o adam. Dalga geçsin, elini kolunu ve bilumum kıymetli hazinesi sallayarak uzaklaşsın oradan. İETT şoförü, polisler ve Şişli Adliyesi’ndekiler gökyüzüne bakıp ıslık çalsın. İşte memleketim! Teşekkürler Türkiye ama verdiğin dersi almayalım. Ben gidiyorum. Giysi dolabındaki en kısa şortu bulmaya. Kısa şort arayan diğer delibozuklara katılmaya. Dayağın yetmeyeceğini biliyorsunuz. Eliniz alışık zaten ama, daha da öldürmeniz gerekecek!
Geçen hafta “Sakallı Zatlar, Şikeciler ve Diğerleri” hakkında yazmış idim. Yazıyı gazeteden okuyunca kanapede uyumuşum, olmaz ama Samanyolu TV açık kalmış, sonra böyle bir kaza olmuş gibi geldi bana. Sonra farkettim ki zaten rutin olan hayatımız bir de Samanyolu TV dizisine dönüşüyor ki, daha da katlanılmaz. Aynı bu dizilerdeki gibi “bizden” biri olan şahsiyetler aniden ak sakallı süper bir zata dönüşüyor . Biz bu zatların yeni yetenekleri karşısında şaşkın, bakınıyoruz. Ortalık karışıyor. Hadi durma, kafa yor bakalım. Ne oldu, nasıl oldu da, bu zat, bu hale dönüştü. Nereden tutsan, elinden kayıyor. Bir hayalet gibi. Kuvvetle bir hayaletle uğraştığın hissine kapılıyorsun. Ama adam karşında duruyor, kanlı canlı. O zaman soru şu; insanlar fiziksel olarak ölmeden de hayalete dönüşebilirler mi?Yenilgimizin En AğırlarıKimleri fiziksel olarak aramızdan ayrılmışlar, kelimenin gerçek manası ile ölmüşlerdir. Kimleri ise ölmemişlerdir. Fiziksel olarak ölenlerin, işkencelerde, sokaklarda, zindanlarda ölenlerin acısını duyar, yasını tutabilir, mezarını arayabilir, hesabını sormaya kalkabilirsiniz. Ama hala yanıbaşımızda, aramızda gezmekte olan ama çoktan bizi bırakmış, değişmiş ve bambaşka bir insana dönüşmüş olanlar. O eski arkadaşlarınızın suretinde başka birileri. Yasını da tutamayacağımız, yokluğuna da alışamayacağımız, kalbimizde bir sızı olarak da taşıyamayacağımız ağır ölüler. Yenilgimizin en ağırları. 12 Eylül muhasebesine bile bir kalem olarak yazamadığımız kayıplarımız. O başka insanlar.Ne Desek?Onlara edecek lafımız var mı? Niye olsun? Ne diyelim ki? O halleri ile sokaktaki herhangi bir başkasından niye daha fazla ilgelendirsinler ki bizi. Hele de fabrikada bir makine parçasına dönüşmeye itiraz eden işçi, Karadeniz’de suyu için can veren Metin Abi, hakkını aramak için mücadele eden öğrenci, sendikalaşmaya kalkan güvencesiz, örgütlenmeye çalışan binler yakıcı önceliğimizken ve biz bu kadar az ve güçsüzken. Niye yaşlı bir amcanın ümitsizliğine mesela bu kadar takılı kalalım? Niye enerjimizi harcayalım buna?Düşünenler ve YapanlarAma sorun şu; onlar aramızdaki suretlerine, bu suretlere duyduğumuz zaaflara yaslanıp hala ne yapmamız gerektiğinin listesini ille de bizim elimize tutuşturmaya çabalıyorlar. Zira düşünmek onların, yapmak bizim işimiz(!) Onların düşündüklerini okuya okuya büyümüş ve bu işbölümüne köklü itirazı olan, düşünmek kadar yapmakla “vakit kaybetmiş” olan kuşağınsa anladığımız kadarıyla elini kaldıracak hali yok. Meseleyi “şöyle dedi, böyle dedi” polemiğinin ötesine taşımak boyunlarının borcu oysa ki. Muhterem zatların talihsiz “tarihsel analiz”leri sonucu ulaştıkları “ceberrut devlet/sivil toplum” “analitik” çerçevesinin kuraklığından kurtaracak, “AKP’nin burjuva devrim”i “marksist analizinden”(!) azade kılacak bir politik bir eleştiri? Eh haliyle buradan “tarihe bakışlarını da bir ele almak lazım!” sonucu çıkıyor. “Tarihsel analizlerini” yaparken hangi kaynakları kullanmışlar mesela? Pek eleştirdikleri Kemalistlerle çok mu farklı örneğin bakış açıları ve kaynakları? En iyisi seksenlerin sonunda kalmış politika ve toplum algıları çok mu değişmiş örneğin eskiden bu yana? Eh fakat hayat gailesi her emekçi gibi bu kuşağı da kendi kurtuluşu üzerine kafa yormaktan alıkoyabiliyor. Çok lazımmış gibi tavrımı koyayım diyorum ben de: bu eleştiri kendini derli toplu ortaya koyana kadar, o vakte kadar bir daha da “aaa!” demem, bir daha da yazmam, ne sakallı zatlar, ne hayaletler üzerine. Zira bu artık o zatların kendi politik duruşları falan değil, bizzat AKP’nin başarısıdır. Öyle bir hegemonya-hah işte burada da kullanıyorum bu lafı-ideolojik hegemonya kurmuş ki AKP, durmadan o hegemonyanın kendi cenahımızda ortaya çıkarttığı bir yarılmayı tartışıyoruz. Sizi bilmem ama bana yetti.
Şikecilerİstanbul Büyükşehir Belediyesporlu İbrahim Akın bir din adamına telefon etmiş. Öyle diyorlar. “Hocam bir şey sormam lazım. Şimdi hafta sonu Fener’le maçımız var ya, demişler ki İbo gol atmasın; 100 bin dolar para verelim…” demiş. Mealen “Hocam şike caiz midir?” Pek de dindar olmayan ben için, kıt aklım ve bilgimle vardığım netice: “herhalde dinde zorlama ve ruhban sınıfı olmadığı gibi şike de yoktur.” Gol atma meselesini bir din adamına soracak nebze dindar olan İbo arkadaş herhalde bunu benden iyi bilir. İyi bilir de araya sıkışan 100 bin dolar belki biraz(!) kafasını bulandırmış, onu danışıyor. Zorlama mevzusunu size bırakıp, daha ilk adımda benim bilgisizliğimin hem ruhban sınıfı hem de şike konusunda yere çakıldığını belirteyim. Zira, İbo danışıyor!. Maazallah günah da çıkaracak. Danıştığı din adamı “caizdir” deyiveriyor. Ama gariban(!) İbo maalesef parayı menajere kaptırmış. Kendi derdine yanıyor. Bense “hangi dağda kurt öldü?” diye tilki kuyruklarını birbirine bağlamaktayım. Zira hükümet bir kurumu ne zaman kendi iktidarı çerçevesi içerisinde düzenlemeye niyetlense oraya bir yolsuzluk operasyonu düzenleyiveriyor. Memlekette yolsuzluğun olmadığı bir yer var mı? Yok. Çok sevdiğimizden değil bu kanun ve nizamları ama. Biliriz ki kanun ve nizam orada durur. Herkes kendi bildiğini okur. Yalnız birilerini cezalandırmak istediğinde, kanunu kuralı hatırlayıp, uygulayıverir devlet. Yani kanun kuralın uygulanması bir çeşit cezalandırma yöntemidir. Velhasıl “şimdi niye?” diye sormakta memleket komplo teorisinden nasibini almış kafam. Futbolumuzun şikeden arındırılması operasyonunu kutlayamamaktayım velhasıl. Onun yerine “cümle alem bilmiyor muydu senelerdir şike olduğunu?” diye sormaktayım. Yani gönül rahatlığı ile top bile oynayamazsın bu sistemde “Gazoz Ligi”nde top koşturmuyorsan.Sakallı ZatlarDaha komplo teorim nihayete ermeden podyumdan tesettürlü mankenler yürüyor üzerime. “Kaçın, kaçın!” demeye varmadan catwalkların sivri topuklarından sıyırıyorum. Derken ilahiler eşliğinde cenaze namazı başlıyor podyumda. Fesüphanallah! Öldüm de haberim mi yok? “Yok yahu! Mizansenmiş!” diyor basından arkadaşlar. “Cenaze namazının mizanseni mi olur?” diye sormaya niyetlenirken ak sakallı bir büyüğümüz görünüyor gözüme. “Ergenekon’cusuuuun!” diye üzerime yürüyor. Tabi ya! Öğrenci hareketinden geliyorum bi kere. Hem yumurta atan gençlere sempatim var. Üstelik Metin Abi sinirlenirken ben de çok sinirlendim. Yani ortada sinirlenecek bir şey yoktu aslında. Sadece yaşamımızı yok ediyorlar. Sakallı zatın yüzüne doğru “yazık kelimesine de yazık oldu” diyorum boş bulunup. Bu sefer aksakallı bir Can öte yandan gürlüyor: “öyle keyifli yazıyorum ki, bu adamlar hem üniversitede var, hem gastede yazar, hem de bozarlar….”rüzgarı ferahlattı derken, sakallı abi yürüyor yine üstüme:”bu hükümetten beklentim kalmadı!” O üstüme yürüdükçe, “o kızlardan da 50 bin tane varsa, onların bir 30 bin filanından” medet umuyorum. “Bu iyi bir adamdı(pardon kadındı), niye böyle davranıyorsunuz” desinler diye bu sakallıya bir ümidim var. Zira “bir komünist olarak”, “ya bu kız başına bez bağladı diye nasıl almazsınız üniversiteye” diye benim de bağırmışlığım var. Merkez Kampüs Binası önünde. Heyhat! O yandan ne bir ses ne bir nefes. Ama ben nefes nefese kalıyorum. Siz şimdi “o sırada uykudan uyanıyorum” diyeceğim sanıyorsunuz değil mi? Ona da heyhat! Uyanmak mümkün olaydı. Fakat ne mümkün!.DiğerleriAma başınızı başka bir yana çevirmeye olanak var tabii. Bir tekstil fabrikasının bitmez tükenmez mesaisinde ömür tüketen o genç adama mesela. Bir ekonomik krizde batan, sonra felç olan babasına, hasta annesine, kardeşlerine o bakıyor. Genç ömrünü tüketiyor ütünün başında. Kısıyor kara gözlerini. “Bizi insan yerine koymuyorlar” diyor, güzel esmer yüzü daha da kararıyor derin bir öfkeyle. Elinde insalığın onurundan başka kaybedecek hiçbirşeyi kalmayanların, bizlerin, karakafalıların gelip geçici olmayan gerçek öfkesi. Tüm karmaşaya karşı susuyorum. O dingin öfkeye bel bağlıyorum.
İnsanın en büyük çelişkisi öleceğini bilerek yaşamak. Yüzleşmek ölümle. Sürekli kaçtığımız son. Ne zaman bu son bulacak bizi? Bilmeden yaşamak avuntumuz. «Her canlı birgün ölümü tadacaktır» biliyoruz. Bunu her gün ve her gün hatırlamak istemesek de birileri gözümüze sokmaya yemin billah etmiş. Bu “göze sokma” durumunu “sinir bozucu” bulursanız maazallah seçim mitinglerinden kitlelere yem edilirsiniz; vay efendim “ayete sinir bozucu dedi” diye. Olmadı linç ediveririz sokak ortasında. Yangındır, kundaklamadır. Kendi ana çelişkisi olarak toplumu ikiye bölmeye yeltendiği “laik-anti laik” çatışmasına tam oturan CHP değişmeye çalışınca paniğe kapılmış AKP. Eski can simitlerine sarılmakta.Kırmızı bir bez sallamakta kendine oy vermiş ve kendi iktidarı altında da ezilmeye devam etmiş bulunanlara. Sekiz yıllık iktidar dönemlerinde sadece kendini değil cümle cemaatini de beslemiş büyütmüş bulunan AKP, “mağğdurum da mağdurum” diye tutturan ileri demokrasi zihniyeti mağdurluğunu kanıtlayacak yalnız iki olaya referans verebilmekte; Biiiirrr! “CHP ezanı türkçeleştirmiştir. Tanrı uludur, tanrı uludur diye okutmuştur. Aksi yönde davranan ları para ve hapisle cezalandırmıştır.” En yetkili ağız RTE’den. İkiiii! “başörtü zülmü!” “Zulüm gördüm” diyene “hayır görmedin!” diyecek vicdansızlığa sahip değiliz, onlardan değiliz, çok şükür. Başörtülü kadınların eylemlerine destek verdik ve bundan asla pişman olmadık, asla asker şakşakçılığına soyunmadık. Zulüm görenler olarak başka zulüm görenlerin acısını anladık. Zalimin karşısında durduk. Ve bedelini ödedik bunun. İçimiz rahattır. Bir de “mağdurum” diye tutturanlar yapsın muhasebelerini bakalım. Biz bedelini öderken, “Teröristler asıldı!” diye tempo tutanlar, işkencecileri bağırlarına basanlar düşünsün. Bugün bir halkı copla, biber gazıyla, hapisle, zulümle temsil ettirmemeye yeltenenler düşünsün. Düşünsün de “her canlı gibi ölümü tadacakları an” ve kuvvetle inandıkları onun ertesi için endişelensin.Ölüm demişken, bu dünyanın sefasını sürenler ve bir kadın milletvekili adayını kamuoyu önünde hedef haline getirmeye yeltenenler, ölümü ve ayeti kendine malzeme yapıyorlar. Tam bu sırada, bu dünyayı elleri ile yaratanlar yalnız ve gerçekten kendi ölümleri mevzu bahis olduğunda gündemimize gelebiliyorlar. Hayatta kalabilmek için bir makine parçasına dönüşen ömürleri ancak dramatik bir şekilde ellerinden kayıp gittiği zaman kısa bir süreliğine görünür oluyorlar, sonra yitip gidiyorlar çoğunluğun gözünü diktiği ve ufuk çizgisini oluşturan mavi ekrandan, kuyruklu yıldız misali. Pek azımız adlarını biliyor ya da hatırlıyor. O da eğer onların sesini yükseltecek duyulur kılacak insanlar destek grupları varsa. Bunlardan biri Semiramis Karaaslan. Yani kaçınılmaz sona doğru adım adım yaklaşan, sesleri kısılan ve kendilerini “yuvadan atılan leylek yavruları gibi hisseden” bu insanların yanıbaşında duranlardan, onların seslerini çoğaltanlardan biri. O Bingölde onlar günbegün ölürken acılarını dindirmek için çırpınıyor. Kot kumlama işçisi Selahattin Şahin bir kuyruklu yıldız gibi kayarken bu hayattan, onun sözleri ile ulaşıyor bize ancak Selahattin’in bu hayatta bıraktığı iz.Kot Kumlama İşçilieri ile Dayanışma Komitesi ve Semiramis Karaaslan ve adlarını bilmediğimiz pek çoğu Kot kumlama işçilerinin malulen emekli olabilmeleri için büyük bir mücadele verdiler. Bu mücadele neticesinde, devletlüler «tozlu yerlerde çalışmasaydılar» dan, «malulen emeklilik için rapor getirsin» lere kadar geldiler şükür. «6111 sayılı Bazı Alacakların Yeniden Yapılandırılması ile Sosyal Sigortalar ve Genel Sağlık Sigortası Kanunu ve Diğer Bazı Kanun ve Kanun Hükmünde Kararnamelerde Değişiklik Yapılması Hakkında Kanun›un 67 inci maddesi ile 1/7/1976 tarihli ve 2022 sayılı 65 Yaşını Doldurmuş Muhtaç, Güçsüz ve Kimsesiz Türk Vatandaşlarına Aylık Bağlanması Hakkında Kanuna» geçici bir ikinci madde eklendi. Böylelikle sigortasız olarak kot kumlamış bulunanlar a) herhangi bir başka sosyal güvenlik kurumundan her ne ad altında olursa olsun herhangi bir gelir veya aylık almıyorlarsa, b) silikozis hastalığı nedeniyle meslekte kazanma gücünü en az % 15 kaybettiğine Sosyal Güvenlik Kurumu Sağlık Kurulunca meslek hastalıkları tespiti hükümleri çerçevesinde karar verilmişse, Sosyal Güvenlik Kurumunca aylık bağlanacak. Ancak başvuru süresi 24 Mayıs’ta sona eriyor. Daha fazla bilgi için,facebook gruplarını ziyaret edebilir, www.kotiscileri.org’a gözatabilir ve info@kotiscileri.org’ a yazabilirsiniz.
Tarih, kimlerinin düşündüğü gibi çizginin başında bir ok, dümdüz, ileriye doğru gitmez. Yani toplumlar kaçınılmaz olarak bir noktadan başlayıp daha iyi, daha güzel, daha ileri bir noktaya ulaşmazlar yıllar geçtikçe. Velhasıl ilerleme ve kalkınma topyekun bir havuçtur habire elinizi uzattığınızda elinizden kayıp duran. İlle de bir ok varsa helezonlar yapar, geriye döner, fasit daireler oluşturur, şaka gibi fiyonklar çizer. Velhasıl bir ip yumağı halinde durur tarih, ille de somut bir şeye benzeteceksek. Siz de artık siyasi meşrebinize göre bir ipin ucundan tutup çekersiniz. Siyasi meşrebi olmadığını iddia edecek kadar siyasiler de bulunur tarihçiler arasında. Bu arkadaşlar o nebze siyasidirler ki müesses nizamın statükosunu savunmak uğruna kendi yaptıkları tarihin tarafsız ve bilimsel olduğunu savunurlar en bildik ezberlerle. Velhasıl tarafsızlık adı altında, kendi gizli taraflarının adı olur “bilimsel, tarafsız tarih.” Bu tarihçi galip gelenle duygudaştır1 Bu duygudaşlık hep galip gelenin o çağda galip olanın işine yaramıştır. İşte böylelikle tarih en az herhangi bir bilim dalı kadar politiktir. Ve bugüne dair yapıp ettiklerimizi meşrulaştırmanın bir aracı olduğu kadar geleceğe dair tasavvurlarımızın da geçmişte bir dip taramasıdır. Dün mümkün olan bugün ve yarın da mümkündür demenin entrikalı bir yoludur velhasıl. Geçmişten bir anı alır, parlatır, üstüne ışık düşürür işte! dersiniz. Seçtiğiniz an sizin tarafgirliğinizin sebebi ve sonucudur bir çeşit.“Geçmişi tarihsel olarak kurmak” der Benjamin “onu gerçekten olmuş olduğu gibi” tanımak değil, “tehlike anında birden parlayıveren anıyı ele geçirmektir.”2Yaşanacak Bir Tek Hayat mı Var?Kendileri olabilmek cesaretini göstermek için bile en ufak konforlarında vazgeçemeyen “Romantik bir macera” arayışındaki köşe yazarlarının bizim tarihimizi anlamalarını beklemek beyhudedir bu yüzden. Onlar orada en çok “boşu boşuna ölmüş bir grup romantik genç” görürler “bir avuç terörist” görmüyorlarsa eğer. Kendi yaşamlarını da meşrulaştırmanın, kendilerine bir yaşam sebebi bulmalarının yolu budur. Geleneğimizle habire uğraşıp onu ele geçirmeye çalışırlar durmadan. Zira yaşanacak bir hayat varsa, yapılacak bir tercih varsa o yalnız ve ancak onlarınkidir. Sebep? Bugün galip olanın, bugün kazanmış olanın onların işvereni olması, kendilerinin onun yanında saf tutmasıdır. Sonuçtan sebebe varırlar bir çeşit. “Madem biz kazandık, ya da kazananın yalakasıyız o zaman biz haklıyız” diye tuhaf bir mantık işletirler. “Düşman kazanacak olursa ölülerimiz bile payını alacaktır bundan” ama “hakim sınıfın aleti durumuna düşmek tehdidi altındaki”3 geleneğimiz bal gibi de tersini söyler.“Söylediğini Yapacaksın!”Halbuki “bu dünya da bekleniyorduk biz ….eskileri kuşatmış olan havanın soluğu bize deyip geçmez mi? Kulak verdiğimiz seslerde artık susmuş olanların yankısı yok mudur?”4Onların genç omuzlarına vurmuştur yükünü, “zayıf bir Mesiyanik (kurtarıcı) güçle” donatılmışlardır hepimiz gibi. “Geçmişin üzerinde hak iddia ettiği bir güç. Bu iddianın karşılığını vermek kolay değildir”5. Hayır kimse kafalarına silah dayamamıştır bu yola çıksınlar diye. Kimse onları yataklarından kaldırmamıştır zorla. Kimse amfilerinden, evlerinden kapı dışarı etmemiştir. Yalnız kafalarına ve yüreklerine düşen ihtimal, ihtilale sürüklemiştir onları. Ölümden korkmuşlardır evet! Psikopat olmadıklarından sonrasında bir vaat olmayan o büyük ve kara boşluğa düşmekten korkmuşlardır hepimiz gibi. Ama kafalarına ve yüreklerine düşen ihtimalle tartmışlardır korkularını. Tarihin fırtınasında yitip gitmekle ölçmüşlerdir ölümlülüğü. Ölçmüşler tartmışlar ve aydınlanmıştır yüzleri geleneğin gereğini yapmanın, hatta geleneğe mütevazı bir katkı yapmanın hazzı ile. Bundan sonra düşünecek çok şey yoktur: “söylediğini yapacaksın!”6 O an On’lar “yaşamanız gerek!” diyenlerin göremediği bir ana bakmaktadırlar.Tarihin yenilenlerinin hafızasından silinir ve yeniden yazılır anılar. Resmi tarih makinesi kimi anları alır parlatır ve durmadan tekrarlayarak bir ayrı gerçeklik yaratır. Galiplerin ve avcıların gerçekliğini. Hiç yokmuş gibi olur geride kalanlar. Taa ki ona derin bir acıyla ihtiyaç duyana dek. İşte o kriz anında ezilenlerin vefası çıkar açığa.Çamurdan Korkumuz Yoktur!Kendi kaderlerini galiplerin kaderine bağlayanlarınsa esamisi okunmaz tarihin kitabında. “aaa o ölmemiş miydi zaten” diye anılırlar. Bir hayır söz eden bulunmaz arkalarından. Kendi kişisel tarihlerini yeniden ve yeniden yazarlar, kendi darbeciliklerinin tarihlerini solculuk diye yutturmaya çalışırlar, darbeciliği sola mal etmek hevesiyle. Oysa bizim ezenlerle öyle keskindir ki çelişkimiz ve onların gizli açık zor aygıtları, derin ve sığ devletleri ile öyle göğüs göğüse gelmişizdir ki kimi anlarda, baş edemedikleri yerde bedenlerimizi fiziken ortadan kaldırmakta bulmuşlardır çareyi. Kanımızı dökmüşler, canımızı almışlardır. O yüzden üzerimize yapıştırmaya çalıştıkları çamurun içinde durmadan debelenmektedirler galiplerin borazanları. Velhasıl çamurdan bir korkumuz yoktur.“O” AnSon sözü, son sözü söyleyecek olanlara bırakalım: tarihin öznelerine, ezilenlere, On’lara: “Onlar ki toprakta karınca suda balık havada kuş kadar çokturlar: korkak, cesur, cahil, hakim ve çocukturlar…Uyup hainin iğvasına sancakları elden yere düşürürler ve düşmanı meydanda koyup kaçarlar evlerine ve onlar ki bir nice mürtede hançer üşürürler ..ve kederli nehir yollarının, sürülmüş toprağın ve şehirlerin bahtı bir şafak vakti değişmiş olur, bir şafak vakti karanlığın kenarından onlar ağır ellerini toprağa basıp doğruldukları zaman.”7Ve On’lar kaderlerini bağlayıp “onların” kaderine “aşkın, özgürlüğün ve devrimin ölümsüz tohumları olarak düştüler toprağa”8. Yer Kızıldere, bizi geleneğimize bağlayan o an 30 Mart 1972’dir.1 Walter Benjamin, Son Bakışta Aşk, Metis Yayınları, s.422 Ibid. s.413 Ibid. s.414 Ibid. s.405 Ibid. s. 406 Mahir Çayan’dan aktaran, Bitmeyen Yolculuk.7 Nazım Hikmet Ran8 90’lı yılların ortasında, İstanbul Üniversitesi Merkez Kampüsü’nde açılan bir pankart.
