Sayın Cumhurbaşkanım,Ben ÖSYM başkanı olmaya karar verdim(siz cumhurbaşkanı’nın dışında kalanlar ve özellikle beni yakından tanıyanlar; gülmeyin!) Yani benim sizden istirhamım beni ÖSYM başkanı yapmanız. Ama isterseniz bu karara nasıl vardım nasıl duygusal ve zihinsel süreçlerden geçtim bunu size etraflıca bir anlatayım. Sanırım ÖSYM başkanı yapacağınız şahsı yakından tanımak istersiniz. Yani önceki başkanı nerden tanıyorsanız, (belki bıyık mevzusundan, belki melul bakışından bilemiyorum) hemen tatmin oldunuz ya. Sonra da pek üzüldünüz duruma. Yani ben anlıyorum üzüntünüzü. “Kurtlu baklanın kör alıcısı olur” dediniz, ama olmadı. Yani canım gençlere değil de, bu Ali Bey’e ben de gerçekten çok üzüldüm. Yani 1.700.000 gencin lafı mı olur Ali Bey’in çektiklerinin yanında, bir komploya kurban gitti zaar. İntihal felan. Komplo üstüne komplo. Ne talihsiz parti AKP, ne talihsiz bir insan Ali Bey. Bu ne yaman paralellik. (yani şimdi tam burada Sırrı Abi’nin lügatımıza soktuğu bir laf gelmekte aklıma. Şerkometiyle üzülen kunnigiyle sevinir miydi? Yani duruma uymamış olabilir ama benim aklıma geldi bi kere.) Benim ÖSYM başkanlığım dönemimde de öyle olsun istiyorum.Yani tatmin olun istiyorum. Başıma bir şey gelse, benim için de derinden üzülün istiyorum. Mevzuya döneyim. Memlekette bu kadar işsizlik var. Her dört gençten biri işsiz. Buna artık iş aramaktan vazgeçenler ve ayda bir gün yarım gün bile çalışsa “çalışıyor” sayılanlar dahil değil. “Eee” diyeceksiniz “mevzu ile ne ilgisi var?” Söyleki; işte bendeniz bu iş aramaktan vazgeçmiş, bu sayıya dahi sokulmayanlardanım. Yani nasıl söylesem, piyasadaki işleri pek cazip bulmuyorum. Şöyleki, işçilik etsem, çoğu sigortasız ve asgari ücretten. Taşeronu var, elektrik, su parası, kira her ay dayanır kapıma ama alamam maaşımı. Ha bir de, her on bir ayda önüne koyuyorlar kağıdı tüm çalıştıkların çöpe. Hem iş kazası riski de çabası. Elimi kolumu falan kaybederim diye korkuyorum. Hayır yani, engelli olmak bu memlekette ayrı bir eziyet de, o bağlamda. Engellilik oranım bir gecede bir genelgeye değişir, kalakalırım. Öğretmen olsam tuttururlar şimdi sözleşmeli olacaksın diye. Asistanlık etsem 50/d var. “Doktoran bitti mi, hadi kapı dışarı” diyecekler. Özel üniversitede çalışsam bir kart tutuşturacaklar elime. Akademik sorular gelecek mesela; “hangi saate girdin hangi saatte çıktın”. “Mal sahibi”, yani mütevelli heyeti başkanı yakalayacak kolumdan erken çıktım diye, indirecek beni servisten.-Tabii bu üniversitenin dağbaşında olduğunu söylememe gerek yok- Tembihleyecek tüm servis şöförlerini; “ hocalar beşten önce çıkarlarsa servise almayın” diye. “Yüksek lisansa şunu al, bunu alma”, talimatlar felan. Yani hepsinde de verimlilik, performans felan diye tutturacaksınız. Hiç birinde iş güvencesi yok. Örgütlenme özgürlüğü yok. “Sendika felan?” “Hadi kapı dışarı!”. Neyse neyse. Hadi bunlar olmadı, tamam. İki üç dönüm toprak var memlekette benim. Dönüp tarımla uğraşsam? Ama kondurdunuz oraya Çan Termik Santrali’ni. Siyanürü var, madeni var. GDO’su var, tohum yasası var, HES’i var. Daha ekerken mazot parası, tohum parası, ilaç parası, gübre parası diye, çokulusluların eli cebimde. Bütün sene çalış, mahsulü götür, oradan borçlu çık. Çık! Hayvancılık; yem parası, büyüme hormonu, sakatattan ve kandan yemler. Hayvanlar perişan ben perişan. İçim kaldırmaz. Hangisini yapsam zaten bu şartlarda emekli olamayacağım. Ha ama milletvekili olursam? Buna aklım yatmadı değil. Ama YSK attı bizi dışarı. Sanırım yanlış partiden olmuşum sayın cumhurbaşkanım. Ama Allah YSK’dan razı olsun. Beni büyük bir felaketten korumuş. Zira bazı milletvekilleri için yerlerde sürüklenmek de var, ağzına burnuna yumruk yemek de var. Hakaret var. Gece baskınları var. Çadırların başına geçirilmesi var. Plastik sandalyelerin bile bölücü diye yakılması var. Sadede geleyim. Benim gözüm ÖSYM Başkanlığı’ndan başkasını görmüyor. Bir kere iş güvencesi var. Ne yapsan o görevdesin. Yani adil olmasa da yıllardır yapılan işi berbat et, ister bir 1.700.000 genci mağdur et, ister ALES yapama. İster şifre dağıt. Performans/verimlilik kriterleri de yok. Şahane!. Biz sefillere uygulanan o performans/verimlilik kriterleri Ali Bey’e uygulansa vazifesi sınav yapmak olan bir kurumun başı, her sınavı elini yüzüne bulaştırır da, sonra orada durabilir mi? Duruyor işte. Örgütlenme özgürlüğü de var. Yani doğru networkün içinde olacaksın.Son olarak, Ali Bey’in gidişi kısmetse ne zaman? Bana olumlu olumsuz bir cevap yazarsanız 1 Mayıstan önce. ÖSYM başkanı olamazsam, 1 Mayıs’a gideceğim.Saygılarımla.
elektrik
Sabahat Tuncel bir komiserin suratına bir tokat atmış. Bir milletvekili Bengi Yıldız elinde taşla görüntülenmiş. Memleketimin beyaz gazetecileri televizyoncuları “ama, ama” diyorlar, “siz de şiddet kullanmış oldunuz.” Bundan öncesi zaten yoktur. Bundan önce fotoğraf makineler ve kameralar “nedense” orada değildir. Ya da basın emekçilerine haksızlık etmeyelim oradadırlar, ama gönderdikleri fotoğraf ve görüntüler bir türlü giremez görüş sahamıza. Nedense bayramını kutlamak için meydanlara çıkmış bir halka gaz, tazyikli su, copla müdahale ederken, durumu sakinleştirip bayram gibi bir bayram kutlama çabasındaki milletvekilleri polise arkalarını dönüp kalabalığa dert anlatmaya çalışırken arkalarından sıkılan suyun görüntüleri de yoktur. Ya da vardır ama ulaşmaz, ulaşamaz.Adalet DuygusuAh ama bu bir nevi gelenektir. Tek bir kişi soruşturulmaz ve yargılanmaz ya da görevden el çektirilmez orada yaptıkları için. Sanki tüm olanlar için, tüm yapıp edilenler hak edilmiş gibi davranılır. Oranın halkının belediye başkanlarının ellerini kelepçelenmezler yalnız. Bir de milletvekilleri yumruklanır, üzerine gaz ve su sıkılır, coplanırlar, meclis önlerinden gözaltına alınırlar, hapis yatarlar. Bu milletvekillerine gaz bombaları atılabilir, geçen yıl mesela Silopide bacağı kırılabilir Sevahir Bayındır’ın, Hasip Kaplan hastaneye kaldırılabilir. Sevahir Bayırdır’ın bacağını kıranlar Hasip Kaplan’ı hastanelik edenler hakkında bir soruşturma bir işlem? Yok! Böyle oldu diye bir kıyamet kopması? O da yok! Silopi Cumhuriyet Savcılığı ilgili komiserin suç duyurusuyla Sabahat Tuncel hakkında, “halkı suç işlemeye teşvik etmek”, “terör örgütü propagandası”, “güvenlik güçlerine mukavemet ve hakaret”, “gösteri ve yürüyüş kanununa muhalefet”le suçlamaları ile soruşturma başlatır. Yalnız bu iki olayı karşılaştırmak bile adalet duygumuzu yeterince zedeler. Yalnız bunlara bakmak bile “niye isyan ediyorsunuz?” sorusuna, bir yanıttır.Niye isyan ediyorsunuz?Diyarbakır cezaevinde b.k çukurlarına mı sokuldunuz, b.k mu yedirildiniz, insanlıktan mı çıkarılmaya çalışıldınız, askılara mı alındınız, sıra dayaklarından mı geçirildiniz? Elleriniz arkadan bağlanıp diz mi çöktürüldünüz, tecavüze mi uğradınız, Elektrik mi verildiniz, Adınız diliniz yok mu sayıldı. İnsanlık onuruna inanmak için canınızı mı verdiniz Mazlum Doğan misali bir yeni günün sabahında. Ve belki o kadar karanlıktı ki Diyarbakır zindanı ve öyle derindi ve ağırdı ki karanlık, insan kalabilmenin yolu hafiflemekti, bir ışığa mı dönüşmekti bir başka newroz sabahı, Ferhat mı, Necmi mi, Eşref mi, Mahmut mu adınız? 1992›nin 21 Mart sabahında o ışık mıydı aydınlatan yüzünü insanların. O insanlar ki otomatik silahlarla taranarak can verdiler. Sonra dün «kart kurt kürt» diyenler, Kürt diye bir şey yok diyenler, «bir Türk bayramı olan nevruz»u keşfettiler yine dün. «Sosyalizm lazımsa onu da biz getiririz zihniyeti, “nevruz kutlanacaksa onu da biz kutlarız” diye dirildi yeniden. Öyle pişkin. Ateşlerin üzerinden atladı devletlüler.Katilin GözyaşlarıŞimdilerde açılım konuşuyoruz, toplu mezarlar açıladururken “orada.”Eski “devlet görevlisi” yeni “katil” Ayhan Çarkın bile çark etti. “Güneydoğu’da ilk gönderilen 320 kişilik Özel Harekat grubundaydım. Korkunç şeyler yaşandı o bölgede. Hepimiz kana bulaşmıştık. Bir köye gittiğimizde baktık adamın biri gelmiş, çoluğunun çocuğunun içinde bir adamı çırılçıplak soyuyor, toplamış dayak atıyor” diyor. Yetinmeyip ekliyor; “Bu millete b.. yedirdiler. Kürtlerden özür dilenmeli. Hakikatleri araştırma komisyonu açılsın gider her şeyi anlatırım. Benimle birlikte olanları bu ülkeye ihanet edenleri söyleyeceğime yemin ediyorum.” Durmadan konuşuyor. “Mardin’in Pınarcık Köyü’nde bir katliam yaşandı. Katliamı provokasyon amaçlı, JİTEM’in oluşturduğu gruplar yaptı. Çoğu çocuk 30 insan (ağlıyor). O insanları örgüt öldürmedi. Başbağlar katliamı, Bilan kazası olayı, Jave köyleri, hepsini aynı ekip yaptı. Başbağlar, Ergenekon zihniyeti ürünüdür.” Namlı katil gözyaşlarına boğuluyor.Tarih ve UtanmaAçılıma, toplu mezarlara, işkencelerin belgesellerine, tanıklıklarına, katillerin bile itiraflarına rağmen. Değişmeyen bir şey var. Ben “Kürt olduğum için ezildim, eziliyorum” diyen bir yazara, travmatik Türkçe öğrenme anısını anlatan bir yazara hala, “hayır sen ezilmiyorsun” deyip uzun uzun neden ezilmediğini anlatıyor bir Türk ve beyaz gazeteci utanmadan. Aynı utanmazlıkla “efendim siz de şiddet uygulamış olmuyor musunuz?” diye soruyorlar Bengi Yıldız’a. İktidar seçim yatırımı demeçler geveliyor. “seçmen cezasını verecek” miş. Hiçbir hukuksuzluğu ve ayrımcılığın hesabını sormayanlar o tokadın “densizliğin” hesabının sorulmasını istiyorlarmış. Asıl densizlik işkence, ölüm ve imha cenderesinden geçmiş ve hala barış isteyen bir halkın ve o halkın temsilcileri karşısında o halka hala zulmetmeye kalkan bu cürettir. Diyarbakır Cezaevinden insan olarak çıkabilmiş ve hala barış diye direten Ahmet Türk karşısında mahcup olmadan insanlığından ve küçüklüğünden utanmadan siyasi hesaplarını sürdürebilmektir. Masaya oturmadan en azından özür dilemeniz beklenir iktidar sahibi olarak. Dünya tarihine Diyarbakır Cezaevini de geçirmiş bir devletin üniforması sırtınızda ya da adınızın önünde emniyet amiri/komiser sıfatları ile gidiyorsanız hele oraya açılım tantanaları eşliğinde, kat be kat mahcubiyet duymanız gerekir. Ama yok “devlet politikasını” uyguluyorsanız, ağzınızın ortasına tarihin tokadını yersiniz bir Kürt kadının eliyle. Ve bir şey daha söyleyeyim o yediğiniz tokat, tokat bile sayılmaz bugüne dek yaptıklarınız yanında.
Bazen senden 40-50-100 yıl önce yaşamış biriyle tanışıyorsun bir tesadüfle arkadaş oluyorsun onunla. Belki etrafında yaşayanların çoğundan daha iyi anladığını hissediyorsun seni. Çağını nasıl aştığını anlıyorsun onun. Garip bir rahatlama duygusu sonra. Öleceğini bilerek yaşamanın ızdırabını hafifleten bir rahatlama. İki yüz, üç yüz, 1.000 yıl sonra bir satırda rastlıyorsun onun izine, bir taş binada, bir rakamda, taşa kazınmış bir resimde, bir heykelde, bir binanın görkeminde. Hayatta değil o kişi. Yazdıklarına gezdiriyorsun gözlerini yaptıklarına ve ardında bıraktıklarına. Bir kafanın ve yüreğin kapıları açılıyor sana. Taşlara kitaplara resimlere yansıyandan izini sürüyorsun. Bazıları da izlerini hikayelere bırakmış, insanların ağızlarından akıp zamanı aşan. Efsanelere dönüşen. Ama zamana ve unutmaya direnen, takılıp kalan insan hafızalarında. Kimi kölelerin isyanını örgütlemiş, kimi köylülerinkini. Kimi bir maden ocağını, yani o bildiğiniz cehennemi dünyayı cennete çevirebilmenin kaynağına dönüştürmüş. Kimi bir sendika kurmuş. Binlerin hayatını değiştirmiş. Binlerin hayatının değiştirirken bir tesis inşa etmiş. Sonra o tesis, orayı mümkün kılan, emekleri, alınterleri ve mücadeleleri ile mümkün kılan işçilerin “üniversitesi” olmuş. Güneşli sabahlarda yoksul ve onurlu işçilerin odalarının kapılarına, çocukları için bila bedel bir şişe süt bırakmayı ihmal etmeyen bir üniversite. Başka bir hayatın tahayyülü. Denize bakıp düşünüyorum bütün bunları. Denize baktığım yerde bir açık hava sineması varmış. İşçilerin yaz akşamlarında, hayatın yorgunluğunu bir kenara attıkları, bir makine parçasına dönüştürülmeye olan isyanlarını ayışığının altında deniz sesi ve yakamozların serinliğinde dinlendirdikleri yazlık sinema. Sinemayı hayal ediyorum, arka sırada çekirdek çitleyenlerden biri olmayı düşlüyorum. Sonra acaba çekirdek çitlenir miydi diye bir korku düşüyor içime. Yani o politik tartışmaların içinde gayri ciddi olmaz mı? Gülüyorum kendime. Masaya dönüyorum. Burada, masadaki mütevazı insanlar ve onların sıra dışı hayatları. O tahayyül tahrip edilse de insan hafızası o “nisyan” ile malül olan hani, bu iddiayı tersine çevirircesine döküyor bu insanların ağızlarından bir tarihin hikayesini. Tesise adını veren adam diriliyor, katledildiği yerden. Kanlı canlı karışıyor dünyanın 56 ülkesinden gelen işçilerin ve kadınların arasına. C bloğun taşlarını taşıdığı yerden, inşaattan, taaa baştan yani devam ediyor işine. Hayır onu öldürmek işe yaramamış işte. İnsanların kafasına kumlara sokmak, karadan ve denizden çıkartma yapıp burayı ele geçirmek, Kuzgun Acar’ın eserlerini söküp hurdaya satmak, işkence, elektrik, soğukta bırakma, hapis, dayak sökmemiş..DİSK/Birleşik Metal İş Kemal Türkler Eğitim ve Dinlenme Tesislerindeyiz. Beni düşüncelere daldıran yer burası. İçinde bir hayaletin kol gezdiği, bir ruhun dolaştığı mütevazı tesis. Binalara, kapının önündeki nisan ayında geldiğimde henüz yavru olan, şimdi beş yavrunun sorumluluğunu taşımaktan onurlu Çakır, Canku ve Tombik’e bakıp, etrafındaki kalabalalığa karışıp bunları düşünüyorum.Temiz Giysi Kampanyasının Uluslararası Forum’u için dünyanın elli altı ülkesinden gelen iki yüz elli konuğun içindeyiz. Renkleri rengimize dilleri dilimize karışıyor. Herkes bir internet sitesi aracılığı ile örgütlediği toplantısının, programının peşinde. Aynı anda on beşe yakın yüzyüze, onarlık beşerlik gruplar halinde toplantılar yürüyor. Bunca farklı dilden ülkeden gelenekten insan yarın nasıl ortak hareket ederiz diye bir yol bulmaya çalışıyor. Dertler o kadar somut gerçek ve can yakıcı ki, kimse yüksek perdeden “teori yapma”ya yeltenmiyor. Pharam Rom’la konuşuyoruz. Ufacık tefecik narin bir kız çocuğunu andırıyor. Ama hayır görünüşe aldanmayın. Kamboçyalı bir dev o. Hayat diye dayatılan canavarla boğuşan bir dev. İki yaşında bir oğlan annesi. Fotoğrafları çıkıyor çantasından, oğlunun.”benziyor mu bana?” diye soruyor tercümanını dürtüp. Sonra alnını işaret ediyor “alnı aynı babası.” Altı bin kişinin çalıştığı bir tekstil fabrikasından kalkıp geldi Pharam. Üç aylık sözleşmelerle çalıştıklarını anlatıyor fabrikalarda. Dünyanın en büyük markalarına mal üretiyorlar. Eğer bu üç ayda yeterince kölelik yapabileceğine karar verirlerse patronlar, sınırsız fazla mesaiye, kötü mualeye, berbat çalışma koşullarına gıkını çıkarmayacağını kanıtlarsan yani, üç ay daha faturalarını ödeme ya da evdeki iki yaşındaki oğluna ekmek götürme şansı! var. Fabrikada iki sendika var: eskisi ve yenisi. Eskisi patronun sendikası. “Baskı yapıyor bu sendika bize” diyor Pharam. Yenisinde sorun yok mu? Onda da var. Ama en azından işçi sendikası. Gönen Devlet Hastanesi’nin koridorunda konuşuyoruz bunları. Pharam’ın zaten işteki tozdan hassaslaşmış gözleri saatler süren uçak yolculuğuna, iklim değişikliğine dayanamamış. Izdırap veriyor ona. Bizim gibi insanların içindeyiz; Pharam gibi, benim gibi. Kuyrukta bekliyoruz. kapasitesinin çok üzerinde iş gören hastane personeli yoğunluktan bunalmış. Kuyruktaki Pharam’ı fark eden ilk kadınlar oluyor. Onlar da kuyrukta bekliyorlar ama onun haline üzülüyorlar. Bir sürü soru peşinden. En öne geçiriyorlar sonra onu. “belki birgün Kamboçya’ya gidersek” diyorlar gülerek. Doktor hızlı becerikli güleryüzlü. Dönüyoruz toplantılara, minibüsümüzün arkasında “ekolojik üretici”Ali ve İbrahim Abi’lerin gönderdiği meyveleri dişleyerek. Hem tesis hem de forum için anlatacak daha çok şey var. Ama şimdi gitmeliyim. Zira Bandista “haydi barikata!” diye beni çağırıyor. Atölyelerin başladığını haber veren şarkı bu. Haydi barikata haydi barikaaata! Ekmeeek adalet ve özgürlük içiiiin!!!!
Diğer yanda kendi Gazze’miz var. Kendi memleketinin dağını taşını bombalamak, kendi insanlarımızı gözaltında kaybetmek, işçilerimizi madenlere gömmek, tersanelerde göz göre göre öldürmek, Yeşil Kundura’nın önünde, Assan Gıda’nın önünde kendi anayasal haklarını kullanmak için günlerce aylarca cefa çekmeye mahkûm etmek, kendi gençlerini eğitimi paralılaştırarak geleceksizleştirmek, kazara üniversiteye kadar ulaşabilmiş kendi gençlerini kendi üniversitelerinde kurşunlamak mesela. Önce Şerzan Kurt katledildi Muğla’da. Sonra diğer üniversitelerde her türlü şiddeti içeren müdahaleler geldi öğrencilere. Uzun süredir soruşturmalar, uzaklaştırmalar, ideolojik halay çekme, gitar/bağlama gibi “gayet makul” suçlamalarla zaten parasızlık nedeniyle zor eriştikleri eğitim hakları elinden alınıyordu. Ancak son günlerde yaşadığımız bir diğer olay bunların üzerine tüy dikti. 24 Mayıs günü İstanbul Üniversitesi Beyazıt Kampüsünde rektörlüğün arkasındaki Havuzlu Bahçe’de polis, yalnız öldürülmüş arkadaşları Şerzan Kurt’un resmini içeren pankart asan öğrencilere, ve bundan başka herhangi bir eylem yokken var güçleri ile saldırdı. Yalnız bir ucu açık ve üç tarafı Hukuk Fakültesi, ve rektörlük binaları ile kapalı olan bu alanda öğrenciler plastik mermilerle avlandılar. Üstelik tüm binaların kapıları öğrencilerin “kaçmasını” engellemek için kapatılmış üzerine kilitlenmişti. Bir “kapanın” içinde can pazarı yaşandı. Evet, şöyle aptalca bir cümle kuracağım: “şans eseri herhangi bir can kaybı olmadı”. Ama öğrenciler beden ve ruhen yaralandılar. Çenesinden yaralanmış bir öğrenci “herhangi bir öğrencinin başına gelebilirdi benim başıma gelen” diyor “ illa solcu olmanız gerekmez, zaten orada sadece solcular yoktu”. Sözü dinlememiş, kendini ifade yolları kapatılmış, bastırılmış, kişiliğine de saldırılmış, başka bir hapishaneye kapatılmış bir insanın kahrı içinde. Kimi kime şikayet edecek? Eğer mağduru olduğu bu polis saldırısı sebebiyle bir de soruşturma açılmazsa, okuldan uzaklaştırılmazsa, ya da atılmazsa şanslı olacak. Bir küçük Gazze modeli yani. Onları korumakla görevli olanlar, mevkilerini bu sebeple işgal ettiklerini düşündüklerimiz, hatta çocuklarımızı onlara emanet ettiklerimiz, rektör mesela, dekanlar mesela, onlar ne yapıyorlar peki? Onlar kendi ellerine verilmiş iktidarla meşguller. Gelsin soruşturmalar, uzaklaştırmalar, atmalar. “seçilmiş” özel güvenlik var zaten üniversitede; o yetmezse polis sokarlar üniversiteye. Ne gerek var canım bu solcu öğrencileri insan yerine koymaya, dinlemeye, anlamaya? Bir tuzağa sokar, plastik kurşunlarla telef edersiniz gider. İsrail devletinden ne eksiğimiz var? İ.Ü Rektörü Yunus Söylet’e sözümüz şudur: o çocuklar bizim çocuklarımızdır. Onlar solcu öğrencilerdir tamam, ama “öğrenciler” dir. En az her öğrenci kadar kendilerini ifade etmeye hakları vardır. Hatta tüm öğrencilerin üniversitelerde belki de toplumun kalanından bile daha özgür tartışmaya, sözlerini daha özgürce söylemeye hakları vardır. Bunu inkâr için hukuksuz 12 Eylül yönetmeliklerinin ardına sığınmayın. Siz yöneticiler olarak öğrencilerinizin sağlığından, esenliğinden sorumlusunuz. Görevinizi yapmazsanız, çocuklarımızı parçalayıp çiğneyip ardından timsah gözyaşı dökmenize müsaade etmeyeceğiz, iki elimiz iki yakanızdadır. Zira siyasi eğiliminizin Gazze için döktüğü gözyaşlarının tek inandırıcılık kıstası kendi iktidarı altındakilere reva gördüğü muameledir.Akıl tutulmasıSokaĞa çıkıp, yeter! Aklınızı başınıza devşirin! diye bağırmak geliyor içimizden.Yalnız memleket sathında değil dünyanın başka yerlerinde akıl tutulmaları yaşanıyor karşısında çaresiz kaldığımız. Hatta bu akıl tutulması yalnız yönetenleri değil birtoplumun çoğunluğunu teslim alabiliyor.Gazze’ye insani yardım konvoyu İsrail devletinin saldırısına uğradı açık denizde. Bahaneleri de gemilerin aramaya izin vermemesi imiş. İsrail devleti hiçbir yetkisinin olmadığı açık sularda arama yapmak istiyor. Beğenmediniz mi? İşte o fena. O zaman yollar üzerinize komandolarını. Bakmaz gözünüzün yaşına; çocuk yaşlı genç, ihtiyar, Müslüman Hıristiyan, Türk, Yunan, canınıza okur. Kendinden olmayanı yok eder. (bu tanım size de tanıdık geldi mi bir yerlerden). İsrail kendi karasularında arama yapmak isteseydi ne mi olurdu; Uluslararası hukuka göre gemi bunu kabul etmezse kendi karasularından çıkmasını talep edebilirdi yalnız. Ama uluslararası hukukun uluslararası guguk olduğunu öğrendik bir kez daha. Güçlü olanın öttürdüğü bir guguk kuşu. Burada ABD’nin işgaline sebep(!) olan ve de Irak’ta arayıp arayıp (!) bulamadığı kitle imha silahlarından bahsetmeyeyim diyorum. Can kaybının sayısı hala belirsiz şu saatlerde. İsrail zorla kendi sınırları içerisinde olmadan müdahale ettiği, hatta kendi istekleri dışında yaralıları bile kelepçeleyerek sınırlarından soktuğu insanları şimdi sınır dışı etmeye yelteniyor. Türkiye’ye geri dönen gönüllüler vahşi müdahalenin kurşun sıkma yanında elektrik şoku uygulama gibi işkence yöntemlerinden, aç ve susuz bırakılmaktan bahsediyorlar. Bu yardıma gidenlere reva görülen muamele. Siz bir de yardıma ihtiyacı olanların halini düşünün. Geçtiğimiz yıl Gazze de İsrail’in katliamına ve şiddetine dünyanın gözü önünde kurban gidenleri. Yalnız bir saldırıda sönen, sayıları bin beş yüzü bulan çoğunluğu kadın ve çocuk, ömürleri. İsrail bunu tüm dünyanın gözü önünde yaptı ve gördüğü herhangi ciddi bir yaptırımı araştırıp bulmayı size bırakıyorum. Bir de sürekli kol gezen ölüm var Gazze sokaklarında: yiyeceksizlik, ilaçsızlık, geleceksizlik adı. Yani İsrail ablukası. Kendi topraklarınız üzerinde bir hapishane yaşamı. Daha da beteri var fakat. Filoya müdahaleyi kutlayan İsrailliler! Haber yayınını engellemeye çalışan, sağdan soldan İsrail bayrakları sallayan meczupluk! Ancak biz umudumuzu, amasız, fakatsız dünyanın her yerinden gelip kuşatmayı aşmaya çalışanlara, dünyanın her yerinde İsrail dahil sokaklara bu insanlık dışı eylemi kınamak için çıkanlara bağladık.
Emekçilerin öz-örgütlerinin, sosyal hareketlerin doğrudan belirlediği doğrudan ilişki içerisinde bulunduğu, ezilenlerden yana bir siyasetin varlık gösterememesi, siyasetin kendisini belirleyememesi yalnız ve doğrudan örneğin işçilerin fabrikalardaki çalışma koşullarının kötülüğü sonucunu doğurmuyor. Ödenmeyen ücretler, bitmeyen fazla mesailer, insan muamelesi görmeye hasret kalmak değil yalnız. Kendi toprağında işçileşmek, kendi ürettiğin sütün maliyeti dikkate alınmaksızın tekeller tarafından fiyatının düşürülmesi de değil yalnız. Özörgütlerin, ve ezilenlerin kendi belirledikleri siyasetin yokluğunun sonuçları sadece İstanbul›da Tuzla tersanelerinde ölüm, sellerde servis araçları içerisinde boğulma, Bursa›da yangın Bükköy›de maden göçüğü, tarım işçilerinin traktör kasalarındaki can pazarı gibi sınıfsal ayrıma dayalı sistemli bir katliam da değil sadece.Gözü aç doymak bİlmez para hIrsI herhangİ bİr sInIrI yok!Bahsedeceğimiz şey “kentsel dönüşüm” hani şu “yoksulları gecekondudan kurtarma” ve de “medeni konutlara yerleştirme” hevesi. Ne güzel ne insancıl bir amaç! Ama bütün bu “hümanizma” bu “hissiyat” için önce acıyacak birilerinin olması lazım değil mi? Ama Allaha şükür sermaye ve iktidar eliyle acınacak durumda olanların sayısı her geçen gün artmakta. Dolayısıyla iç rahatlığı ile “merhamet” gösterebilirler. Ama bu görünen yüz, öte yanda gerçek var. O yan, bu sistemde bu en naif acıma hislerine bile yer olmadığını açıkça gösteriyor.Yapı şirketlerinin “ajanları” bir yeri gözlerine kestiriyorlar. Sonra gidip sahibi kimmiş öğreniyorlar; kamumu, özel mi? Sonra gidip belediyeden imar durumunu öğreniyorlar. Eğer rant yüksekse girişiyorlar. Gereğinde imar planlarında “gerekli” düzenlemeler yapılıyor belediye meclislerinde. Bilin bakalım hangi şirketler palazlanıyor, tercih ediliyor ihalelerde. Evet yanılmadınız. İktidara yakın şirketler. Zaten bu şirketlerin gerek “politik” gerekse “tamamen duygusal ilişkileri” var iktidar belediyelerle yahut bizzat siyasi iktidarın kendisiyle.Rantsal dönüŞüm!Kentsel dönüşüm mü? O bu işleyişin devasa hali. Kentsel dönüşüm deyince rant katlanıyor fakat bu yoksulları “insana yakışır konutlarda yaşatma” maskesi en azından bazıları için inandırıcı oluyor. Hedef bölge bazen kentin hemen kenarında, bazen kentin tam göbeğinde ama illa da yoksulların yaşadığı bir semtimiz olmak durumunda. Neden? Çünkü yoksulların emekçilerin ezilenlerin cefası işyerlerinde ya da işsizlikte bitmemeli. Neden? Çünkü yoksul olmayan bir aileyi apar topar sokağa atamazsınız, atsanız da bunu meşrulaştıramazsınız. Neden? Çünkü “planlama” denilen şey objektif değil siyasi bir alandır ve yoksulların kendilerin bu alanda temsil edecek ne yeterince güçlü öz-örgütleri ne de siyasi örgütleri vardır.Ayazmalılar ayazda kalmaya mahkûm mu?Örneğin İstanbul’un dibinde Küçük çekmece’de/Ayazma’da önce yoksul mahalleliye mektup yollarsınız belediye başkanı olarak. Dersiniz ki hepinizi daha iyi konutlara yerleştireceğiz. Hak sahibi olmak için su, elektrik faturanızı getirin yeter. Yani anlayacağınız işin başında orada yaşamak yetiyormuş yeni “insani” konutlarda hak sahibi olmaya, uygun koşullarla ev sahibi olmaya, gibi bir hava oluşur. Ayazma’da kiracı olarak yaşayan 18 aile 2,5 sene evlerinin enkazı arasındaki barakalarda beklerler. Belediye kiradaki mağdurların bir kısmına kira yardımı yapar 1 sene, Aralık ayında keser bu yardımı. 22 Şubat’ta konutlar için kuraya çağrılırlar. 12 Nisan’da da bankaya sözleşmeye. Ama anlaşılır ki verilen sözlerin hiç biri tutulmayacak. 10 bin ile 15 bin lirayı bulan peşinatlar ve 350-450 TL lik taksitler istenir 2.5 yıldır barakalarda yaşamaktan başkaca çaresi olmayan 18 aileden. Daha önce Bezirganbahçe’deki konutlara yerleştirilenler olmuş, bu ailelerden peşinat istenmemiş ve de taksitleri daha düşük tutulmuştur. Ancak bu ailelerin seçilme kriteri nedir? Bunu ne bu 18 aile ne de onlarla birlikte bu mücadeleyi veren mimarlar, şehir plancıları, aktivistler biliyor. Bu kriter yalnız belediye ve hempalarının malumu. Şimdi bu aileler ve bu mücadelenin içindekiler soruyor: Eğer 18 ailenin kuraları ve bankadaki sözleşmeleri bir önceki projenin devamı ise Bezirganbahçe’deki konutlara yerleştirilenlerden niye farklı? Yok, eğer bu yeni proje ise hak sahipliğini neye göre belirledi belediye. TOKİ’de belediyede bu konutları oraya diken şirketler de projelerini çizenler de bu işin sorumluları. Dolayısıyla bu cevabı borçlular.Ayazma’dan Emek SİnemasI’na!Bu arada sorumluluk demişken, bu Ayazma köyünün bir “Ayazma Kentsel Tasarım Projesini” de MİM Yapı çizmiş. Tanıdık mı geldi? Peki Fatih Kesgün desem? Hani şu yüzünde müstehzi bir gülüşle panele katılan “zat-ı muhterem”. Hani şu Emek Sineması’nı “olduğu gibi” 9 kat (!) yukarı taşımaya namzet Süpermen!.. Hani şu son anda Emek Sineması’nın projesi “yüksek yerlerden” gelen talimatlarla ellerinde bulan Mim yapı! Anlaşılan o ki egemenler önce emekçiye sonra da “Emek”e girişmişler elbirliği ile. Belki de tıpkı onlar gibi “Emek”in mağdurlarının ve “Ayazma”nın mağdurlarının aynı safı tutmasında bir “hayır” var, elbirliği ile!
