Biz karakafalıları kentin ve ülkenin. Bir meydana akıyoruz sokaklardan. Hani bizim almadığımız, bize verilen meydana. Allah razı olsun. Verdiler. Biber gazı, cop tutan elleri dert görmesin; şak! diye veriverdiler vallahi! Yani öle zor bir yanı olmadı. Sirke biraz, biraz limon, bol cop izi kafamızda kolumuzda. Bol gözaltında tutuluşumuz birkaç günlüğüne, ziyaretimiz nadir hayvan türleriymişcesine içine tıkıldığımız parmaklıklarını. Birkaç bomba da hastanelere. Birkaç vatandaşın hayatını kaybetmesi. Sağolun, varolun! (Ciddiye alacaklar diye korkuyorum bazen iyi dileklerimi. Yani memleket vaziyeti absürd.)Akıyoruz dört bir yandan. Koskocaman bir dalganın içindeyiz, savrulup durmaktan mutluyuz. Hatta başka zaman olsa şikayetleneceğimiz sıkışıklıktan memnunuz. Omzumuz değiyor bir diğerinin omzuna. O biri haykırarak 1 Mayıs Marşı söylüyor. Omuz omuzayız. Omuz omuzayız. Biz ezilenleri, suyu çıkarılanları dünyanın, insanlığın dışına sürülmekte beis görülmeyenleri, bir hayalet gibi, bir karabulut, bir karabasan gibi dolduruyoruz alanı. Alan bir yaralı hayvan gibi nefes alıp veriyor. Alan kendi başına bir canlı sanki. Tek tek bizden oluşan ama bizden ayrı. Uzanıyor kolu bacağı dört bir yana. Yaralı bir hayvan. Kanayan. İçinde hem ölmekte köhnemiş olan. Hem doğmakta capcanlı olan. Ölüm ve yaşam. Eski ve yeni. Hatta tek tek hepimizin içinde olan. Sınırlara hapsedilmeyen zulüm. Sınırlara hapsedilen direniş ve acı. Dillere hapsedilemeyen acı. Paylaştığımız acı. O koskoca meydanda bir tek ve somut bir an. Yitirdiklerimizin adı okunuyor kürsüden. O koskoca, kapkara yaralı hayvan haykırıyor: Burada!, Kazancı Yokuşu’nda katlettikleri, 37 can; burada! Genç öfkesini kuşandık geldik; Mehmet Akif Dalcı! Burada! 89’da, 96’da katledilenler; burada! Yaralı hayvanın acılarına gark oluyoruz tek tek. Ağlıyoruz başımız dik. Ellerimiz yumruk. “Zombiler gibiyiz” diyorum dostuma. Yukarıdan aşağıya doğru bakınca yani. “Zombiler gibiyiz. Öldürüyorlar bizi kurşunluyorlar, katlediyorlar. Katlettikleri yerdeyiz yeniden. Aramızdalar işte katlettikleri. Bak! Ernesto “Che!” burada, Mahir, Hüseyin, Ulaş! burada, Deniz, Hüseyin, Yusuf, burada. Hikmet Kıvılcımlı mağrur, yaslanmış Taksim Anıtı’na, ötede devasa bir işçi, yere düşen kızıl bayrağı yerden kaldırmakta. Poşulu gençlerin resimleri etrafında oturan allı yeşilli acılı kadınlar. Daha dün oğullarını, kızlarını yitirmişler. Arkalarında güneş resimleri olan gençler memleketin dağlarından koşup gelmişler. Onlar burada. Onların dilleri yankılanıyor kentin meydanından. Acılı ve gözü yaşlı anaları anlıyor denileni. Anlamayanlar için ne beis. O alanda anlamayanlar o dili, öğreniyorlar kürsüden söylenileni anlamamanın ne demek olduğunu. Kendi çelişkimiz kendimize bugün.Bıyıklı, kasketli bir amca bağırıyor kürsüye doğru, “yeter!” diyor “ha bire nasıl meydanı aldık, nasıl 1 Mayıs kutladık, çok derdimiz vardır, onlardan bahsedin.” Hararetle katılıyoruz eleştiri korosuna. Taşeronlaştırma, örgütlenme özgürlüğünün ihlali, “buzdolabı garantisi gibi sendika yasası”, iş güvencesizliği, işsizlik, doğal kaynaklara suya, havaya, tohuma, toprağa, ormana el konulması, hiç bitmeyen katlimiz. Her şeyi söyleyebileceğimiz istediğimiz gibi, olduğumuz gibi olabileceğimiz gün bu gün. Sendikalaştıkları için işten çıkartılan işçiler konuşuyor kürsüden, ellerimiz patlarcasına alkışlıyoruz. Öyle ya, dertlerimizin çözümü örgütlenmekte diyenler çoğunluğuz bu meydanda! Hatta bizzat özneleriyiz kim örgütlenmelerin. Kimimiz yer bulamamış, kenar kortejinde yürümekte. Rahatsız. Kimimiz partisinden kopup taraftar kortejinin yaratıcılığına koyuvermiş kendini. Tepemizin tası kendimize de atıyor diğer yandan. %10 barajının arkasına saklanan sadece hükümet değil şüphesiz. Barajsız bir sendika yasasına, şartsız şurtsuz bir örgütlenme özgürlüğüne ihtiyacımız var. Hep birlikte duralım mı bu taleplerin arkasında?. Kamu sektöründe örgütlenegelmiş işçi sendikalarımız, ulusal ölçekte düşüne geldikleri mücadele biçimlerini değiştirebilecekler mi misal. Zira karşılarında çokuluslu, ulus ötesi şirketler var nihayetinde. Memleket fabrikasında örgütlendim sanıyorsunuz, adama aslında çokuluslunun ustabaşı. Sınırın öre yanındaki emekçilerle ortaklık artık ne bir hayal, ne ütopya, yalnız ve yalnız zorunluluk dolayısıyla. Kimi iyi örneklerini gördük bu mücadelelerin geçtiğimiz yıllarda neyse ki. Güvencesizleştirilen esnekleştirilen kamu sektöründe bu yeni durumu kavrayabilecek mi şimdiki örgütlenme formlarımız? Ya kadim kadın düşmanlığı örgütlenmelerimiz de? Çalınan havanın, suyun ve toprağın savunucusu olabilecek miyiz biz karakafalıları kentlerin? Köylü Hatice Teyze’nin suyunun derdi 50/d’li asistanın kendi derdi, sendikalaştığı için işten atılan Emine’nin derdi, Akkuyu Santrali’ne karşı duran aktivistin derdi, sokak ortasında öldürülen travesti Aynur’un derdi maden ocağında oğlunu kaybeden Zeynep’in derdi olacak mı, (ya da tam tersi)? Kürtçe Zazaca, Ermenice, Rumca, Arapça, Lazca, Çerkesce konuşacak mı dilimiz fütursuzca. YGS kapısında şifreydi, yanlış sonuçtu diye süründürülen tüm geçlerin derdi, hepimizin derdi olacak mı? Zira bir mayıs alanını, dört bir yandan kuşatan en büyük ama en büyük gruptu onlar. O gençler. Belli ki o gençler, biz eski kuşakları çoktan aşarak, kendi dertlerinin yalnız kendi dertleri olmadığı görmeye başlamışlar ve bu yüzden hem kendi pankartlarıyla hem başka pankartların arkasına o meydana akmışlar. Örgütlenerek ve aşkla. Bu yüzden işte onlar orada olduklarından, umutlu olmak için çok sebebimiz var. Her çelişkimize başımız dik diklenebiliriz. Zira o meydandaydı doğmakta ve ölmekte olan. Son söz, sahnede gözümüzün çok aradığı Bandista’dan. Ve “daima!”. Ve aşkla. “aşk kadim bir punk tutumu, aşk kara kızıl bayrak oldu, aşk mor yeşil ve pembedir, aşk rengarenktir… Aşk İstanbul’da bir sokak, aşk Berlin’de bir squad, bir iki üç bazen binlerdir, aşk örgütlenmektir.”
direniş
Belki ondan öncesi de vardır ama biz belki; yalnız ve ilk onu hatırlıyoruz. Sefaköy Desa Fabrikası’nın önünde kararlılıkla direnen, insan onurunun satılık olmadığını işverenin her türlü dalaveresine rağmen yüzüne çarpan, sınıfın medar-ı iftiharı Emine Arslan.Ama öncesi de vardı. Bursa’da Aralık 2005’te bir fabrikada çıkan bir yangında 5 kadın işçi hayatını kaybetti. Feministler, kadın grupları 2006 8 Mart’ını burada ölen kadın işçilere adadılar, hem 8 Mart’ın dünya kadınlar günü olarak ortaya çıkışına, hem Bursa da hayatın zulmünü birlikte çekmiş Ermeni, Rum, Müslüman kadın işçilerin direnişlerinin geleneğine atıfla. Ardından Novamed direnişi geldi. Kadınların başını çektiği ve kadınların yek vücud olduğu bir direniş. Ve ardından Emine Arslan’nın hikâyesi. İşçi dediğimizde çok büyük ihtimalle bir kadından bahsettiğimizi ispatlar gibi. Pek çok erkek işçinin cesaret edemediğine yeltenip sendikaya üye oldu, yetmedi diğer işçileri de örgütlemeye kalktı. İşten atıldı. Bir de kadın başına kapının önünde beklemeye başlamaz mı? Kapının önünde “bir cahil kadın”, patronun tabiriyle. Polisin “git evinde otur dediği” patronun parayla, tehditle üzerine yürüdüğü, çocuğu kaçırılmaya çalışılan ama orada ısrarla duran kadın. Derken bu kadının “eğitimli ve medeni” patronunun müşterilerinin önüne kadar uzanan hikayesi. Dünyanın her yerinden gelen destek.Şimdi kapıların önünde daha fazla kadın var. Bir örnek olmaya görsün: Entes’in önünde Gülistan Kobatan, Tübitak’ın önünde Aynur Çamalan, Paşabahçe Devlet Hastanesi’nin önünde Türkan Albayrak.TÜRKAN ALBAYRAK NİYE KAPININ ÖNÜNDE OTURUYOR?Çünkü devlet hastanesinin temizlik işleri Piramit diye bir taşerona verildi. Türkan Albayrak ve diğer işçiler tam tamına 585 lira ve 26 günlük yol parası alıyorlardı. Önceden 110 liraya mavi kart dolduruluyordu, ama taşeron şirket bunun biraz gereksiz bir “maliyet” olduğuna karar verdi. Hem de önceki aydan kullanmadığınız yol parası kalırsa 26 güne tamamlanıyor sonraki ay. Aman işçilere üç kuruşluk hak geçmesin. Sonra? Sonra bir de bir anlaşma var altında çapanoğlu olan. Altına imzayı basıp vazgeçiyorsunuz haklarınızdan, kaç yıldır bu işte çalıştığınız mühim değil. Bir nevi sıfırlıyorlar yani sizi. Her daim taze işçisiniz. Ne güzel, ne güzel! Tabii işvereniniz Piramit açısından. Bu durumda işçilerin 96 temizlik işçisi “doğal olarak” sendikaya gidip bu “yenilenme” işine bir son vermek istiyor. Ama işte çapanoğlu burada ortaya çıkıyor. Sağlık-İş Sendikası sürece dahil oluyor, olanlar da oluyor.ÇAPANOĞLUYani sendika geldi ya, her şey iyiye gitmeli diye düşünmeyin burada. Bu sendika ayrıcalıklı sendika. İşveren bu sendikaya hastanenin toplantı salonunda toplantı yapmaya bile izin veriyor. Hatta anons bile ediliyor toplantının yeri saati. Tabii belki biz yanlış anladık da durumu öküz altında buzağı arıyoruz. Aslında hem taşeron hem de hastane yönetimi çalışanlarının örgütlenme özgürlüğüne saygılarından yaptılar bütün bunları. Neyse biz kafamızı bulandırmayalım. Derken toplantı yapılıyor. “elebaşı” 46 yaşında, eski tekstil işçisi, evli ve bir oğlan annesi, namlı “terörist” Türkan Albayrak bu toplantıda sendika “yetkilisi” tarafından alaşağı ediliyor. Sebep? Sebep sendika hakkında bir araştırma yapıp sendikanın sektörün kendi faaliyet alanı dışında olduğuna ve bu hastanede örgütlenemeyeceğine dair başvurduğunu öğrenmesi. Evet, işveren değil sendika burada örgütlenmeyeceğine dair mahkemeye başvurmuş! Sendikaya sorarsanız işçiler için en iyi çözüm anlaşmayı imzalamak!‘DENSİZ İŞÇİ’Bir de “bi densiz işçi” çıkıp sendikayı sorgulamaz mı?. Ne haddine bir işçinin sendikanın ne yaptığını sorgulamak. Sümme haşa! Velhasıl alavere dalavere, işçiler bölünüyor, sopadır havuçtur derken Türkan hanım nöbete dikiliyor kapının önünde. Efendim gelsin polis, Beykoz Belediyesinin zabıtası, sürüklesinler Türkan hanımı, söksünler çadırını, suyunu da döksünler. En çok koyanı bu Türkan’a. Saklamıyor şaşkınlığını. “Sürüklediler beni, direndik” diyor. Ama en çok koyanı su meselesi olmuş. İndiriyor gözlerini. Belki insan onurunu sürüklendiği yerde arıyor. En azından sürükleyenlerin onuru oralarda bir yerlerde olmalı değil mi? Zaten erkek çalışanlarla aynı masa da oturmak da bir ahlaksızlık belirtisi, ah bu ahlaksız kadınlar. Ne var direnecek, evinize gitseniz ya! Hastane yönetimi, “kimseye selam bile vermeyen” başhekim Yavuz Baştuğ, Başhekim yardımcısı Yaşar Çelik, Piramit Şirketinin vazifelisi “proje şefi” Şerif Gürsoy, Beykoz’un AKP’li Belediye Başkanı Yücel Çelikbilek, onlar gökyüzüne bakıp ıslık çalıyorlar yavuz hırsız hesabı. Ve dahi polis teşkilatı, zabıta sürüklüyor bir kadını yerde, yetmez ama evet, yükleniyorlar “ahlaksız” Türkan’a olanca “ahlak”larıyla. Bu yetmeyen kısmında da Sağlık-iş giriyor devreye ki yetmeyen kısmını tamamlasınlar erkek kardeşler birliği.ONLAR TEMİZLİK İŞÇİSİ AMA!Ha bir de daha derine bakınca göreceğiniz bir yüzü var bu işin. Hani bu devlet hastanesi temizlik hizmetlerini daha ucuza ve daha kaliteli alacak ya taşerona verince. Hah işte tam orası zurnanın zırt dediği yer. Bu temizlik işçileri temizlikten başka her şeyi yapıyorlar, zira hastane de hastanenin asli işlerini gerçekleştirecek personel bir hayli eksik. Temizlik işçileri hasta taşıyorlar, ultrasona, tuvalete götürüyorlar hastaları, lavman yapıyorlar, traş ediyor, gece serum değiştiriyorlar, ameliyathaneden çıkarıyorlar. Bir de üstüne azar işitiyorlar bu işleri yapıp temizlik işlerini yetiştirmedikleri için. “çöpçü” diye hakarete uğramak da “bonus” tan. Gözlerinizi açıp “eğitim alıyorlar herhalde hastalara müdahale etmek için?” diye sormayın. Hastane hijyeni hakkında kapsamlı(!) 15 dakikalık eğitim aldıkları oluyor. Bu eğitim sonucu tuvalette kullandığı bezi masa silmekte kullananlara rastlanıyor. Kişisel korunma ekipmanları maske, eldiven vs kullanılmıyor çoğunlukla. Hem hastalar hem de çalışanlar ciddi hastalık riskleri ile karşı karşıyalar. Örneğin çalışanlardan birinin eline iğne batmış ve bunun sonucu olarak çok ciddi kronik hastalıklara yakalanmış. Bu olayın ardından sorumlular hiçbir ceza görmemiş, işten atılma korkusu kurbanı harekete geçmekten de alıkoymuş. Ama en azından şimdi iğne batarsa teste yollanıyor çalışan. Ama tedbir? O hak getire! İşte bu da bizim payımıza düşen devlet hastanesinden hizmet almaya çalışan bir vatandaş olarak. İşte Türkan’ın direnişinin öteki yüzü. Onu desteklememiz için bir sebep daha.NETİCE?Patrona da, onun patronuna da, hepsinin siyasi bağlantılarına da, ve dahi sendikaya da başkaldırmak yalnız zincirlerinden başka kaybedecek bir şeyi olmayanların işi. Biz kadınlar tüm yoksulluğumuz ve kaybedecek hiçbir şeyimizin olmayışı ile o çadırdayız. Belki başkalarına da yer açmak için. Ve siz karşımız da duranlar Emine Arslan’a bakın ve siz de ibret alın!
