İkinci Dünya Savaşı›nın kasıp kavurduğu günlerde dünyayı, Çanakkale›nin Çan ilçesinin, Doğancılar köyünde bir rençper ailesinin evine altı kardeşin biri olarak doğmaktır. Beş kızın tek erkeği. El bebek gül bebek büyümek diye bir şey var mıdır o günlerde. Belki. Köy Enstitü’lü Şevket Taşkın Öğretmen’in öğrencisi olmaktır o köyde. Öğretmen odasının penceresinin dibinde Savaştepe Zeybeğini, Harmandalı’nı dinlemektir onun mandolininden. Müziğe merak sarmaktır. Bulduğu her şeyden bir icat çıkarmak, kütükleri oyup bağlama yapmak, söğüt gölgelerinde tıngırtmaktır. Ve bundan böyle her vakit gittiği yere müziği ve bir müzik aletini taşımak, eğer yoksa o müzik aletini yapmak ve çalmaktır. Müziğe ve sanata iman etmektir o vakitten bu yana.“İmam olsun, hoca olsun” diye köy imamının Kuran kursuna gönderilmek, ilk haksız tokadını yemektir orada. Ve ömür boyu bir daha güvenmemektir hacının hocanın adaletine. Din ile araya konan derin bir mesafedir. Adaletsiz olana derin bir nefret. «Okuyacağım» diye tutturmaktır, evden kaçmak, ama en sonunda ikna etmektir aileyi. Annenin sepette, samanın içinde pazara taşıdığı yumurtanın parasıdır. Ev kirasıdır. Aileden uzak fukara evlerinde üç beş genç çocuğun, dört yanından yel esen evlerde sobalarını yakma gayreti, gaz lambasının altında ders çalışmasıdır. Uzayan boy, kolu kısalıveren cekettir. Paçası kısalan pantolonu saklamaya gayret eden genç delikanlıların incinmeye hazır gururudur. Çok ders çalışmadan sınıf geçmektir zekâsına güvenip. Meydan okumadır sınıf kanunlarına. Okul birincisi olmak, coşkuyla eve götürmektir takdir belgesini. Hayatın en değerli takdirini, ana babanın onayını almak için. Onun yerine hayatı boyunca unutamayacağı cevabı almaktır fukara babadan. “Bir daha birinci olma, üst baş almak üstü düzgün olmak gerekir törenlerde”Yatılı okulların, biteviye patates yemekleridir ömür boyu nefret edilen. Kazanılan okullar, gidilemeyen üniversiteler, derin bunalımlar, çok müzik, çok edebiyat ve yine fukaralıktır. Çareyi öğretmen olmakta bulmaktır. İyi ki de bulmaktır. Adana’nın Mağra kazasına tayin olmaktır, yolu olmayan kazaya eşek sırtında seyahattir. Memleketine, köyüne dönmektir, kendi köyünde yaşamak yan köyde öğretmenlik yapmaktır. Motosiklet sevdasıdır hem, hem yan köydeki okula gitmek için motosiklet almaktır. Evlenmek boşanmaktır. Sonra güzel gözlü bir genç kadına gönlünü kaptırmaktır. Yeniden evlenmek ve bu kadını hep ve ölesiye kıskanmaktır. Yatılı okullarda biriktirilen çilenin şeker hastalığı halinde dönmesidir geriye. Yıllar karların yolları kapatacak kadar çok yağdığı yıllardır. Şeker hastalığına meydan okuyup 10 kilometre yürüyüp karda okula gitmek öğretmenlik yapmaktır. Elde keser çekiç eski köy okulunun dökülen neyi varsa tamiri tadilatıdır, kravat takmaktan nefrettir. Yalnız müzik aletlerini değil, evde ve okulda hiçbir şeyi satın almadan baştan yapabilme becerisidir. İnsanın bütünlüğüne aklına ve yeteneğine inançtır. Matematiği beceremeyen öğrenciye mandolin çalıp, onu oynatmak gönlünü hoş etmek, kendine yeteneğine inanmasını sağlamaktır. Yüzlerce öğrenciyi tanımaya zahmet etmek, yeteneklerini, karakterlerini bilmek, onlara saygı duymak, onları yetiştirmektir. Müziği, resmi, edebiyatı, insanlığın büyük mirasını sevdirmektir onlara.Öğretmen odasında, küçük tüpün üstünde tıkırdayan çaydanlıktır. Meslektaş rekabetinden yorgun düşmektir kimi zaman, üzülmek ve şeker komalarına teslim olmaktır. Derin bir yalnızlık duygusu da olsa derinde yaşama dört elle sarılmaktır. Kendi hayatını bir kenara koyup, çocuklarının önüne bir yaşam sermeye çalışmaktır. Ömür boyu gün yüzü görmemek, fukaralık ve politik olarak hep yenilen tarafında olmaktır. Yine de haksızlığa sıfır tahammül, adaletsizliğe derin öfke, eşitliğe derin inançtır. Binlerce mülayim yüzden biri olmaktır, aynı kaderi paylaşan kalabalıklar içinde. Yüz binlerin hayat hikâyesinden yalnız biri olmaktır. Tös’tür, Töb-Der’dir, Şahsında tüm eğitim emekçilerine gönül borcudur, her açtığımızda kapısını Eğitim-Sen’in. Başının belası ne olursa olsun sana açık kapıdır. İç huzuru ile sırtımı yasladığım benim sarsılmaz çınarımdır, gölgesinde hayatın zorluğunu unuttuğum. Babamdır. Geçmiş Babalar günün kutlu olsun İsmail Hakkı Seçgin.
din
“Gülbahar, sen nesin? Hatırlıyor musun? Kes sesini, şimdi değil!! Parmak basıyorum, “İyi günler, Burger King!” Çağrılar, çağrılar, çağrılar… Çekiyorum, bir tane, bir tane, bir tane daha… Saatler geçmiş, saat 18.00. Mola yok! Çağrılar, çağrılar, çağrılar… Saat 20. Mola yok! “Hadi, hadi, hadi…! Şak, şak, şak… Saat 21, mola yok! “MOLA, MOLA, MOLA İSTİYORUM, MOLA”Sidik torbam şişmiş, patlamak üzereyim.Pedimi değiştiremiyorum, tuvalet yasak. İçimden bir ses “Sen nesin, diye soruyor. Bir robot ya da bilgisayarın, bir parçası mı? Kes, kes, kes… İyi günler Burger King Ben GÜLB…”Bu dünyanı güzelleştirecek ne varsa. Tüm potansiyellerimizi biz bir makinenin parçasına dönüştürerek heba eden kar uğruna bizi öğüten bu sistemin kulaklıklara ve telefona dönüştüğü yer orası. Hem çağrı merkezi. Hem de Burger King’in Çağrı merkezi. Evet Ateş bizi çağırıyor!Sendika ve Ses kalitesiBurger King ve Çğrı Merkezi denince gülümseyen dinç ve prezentabıl suratının kenarına iliştirilmiş bir mikrofon ve kulaklıklarla mutlu mesut bir insan gelebilir aklınıza. Ama durum birzacık farklı tabii. Çalışırken ayağa kalkmak için süpervizorünüzden izin almak zorundasınız. Tuvalete gitmek? A sırası mı şimdi canım, tam siparişler yağarken, sık biraz. Pedini değiştirmek mi istiyorsun? Onu da sık. Bak hala mola diyor. On bir saat çalış bakalım böyle. Tepende de durmadan şak şak iki elini birbirine vuran ve de daha çabuk daha çabuk diye baskı yapan bir zebani. O zebani illa da gidersen tuvalete misal, gelip peşinden “hadi çık çağrı bekliyor” diye bağırıyor. Ertesi gün 3 dakika geç mi kaldın geç kalanların sıraya dizilip bekletilmesi gibi insani uygulamalar da var. Hah şikayet ediyorduk ya ayağa kalkmak izne tabii diye. Şimdi dikilin iste tek ayak üstünde peşin peşin. Yani senin iyiliğin için. Hatta değilsen mola gibi boş işlerle uğraşma. Git müşterilerin adreslerini gir bilgisayara. Ama yaranamazsın, tam bu sırada “hatlar niye boş” diye yağmur gibi hakaret, kötü muamele. Yıldın mı bunlardan gidip örgütlendin mi? O zaman ses kaliten bozulabilir Tez-Koop-İş’e üye olan Murat Yıldız’ın sesi kalitesi bozulmuş bu yüzden misal.Sendikanın işveren nezdinde “terörist” olanına çok rastlamıştık da ses bozanı ilk oldu. İsmail Yıldız, Pınar Bat, Gülbahar Bat’ın sesi bozulmamış ama yine de kapı önüne konmuşlar. Muhtemelen onların da aniden “performansı” düşmüştür Murat’ın atılmasına itiraz ettikleri sırada potansiyel sendikacılar olarak.Ateş Sizi ÇağırıyorÇalışma şartları ve vaziyet biz “müşteri”lerin gözünde pek açık. “Müşteri”ler olarak hiç de memnun değiliz durumdan. Yani “çalışanına bunu reva gören bize neleri reva görür” diye derin şüpheler içindeyiz.Şimdi soru şu, Ata Gruba bağlı Tab Gıda’nın sahibi olduğu Burger King sağda solda “eski çalışanlarını” suçlamayı bırakıp çalışanlarının örgütlenme hakkına saygı gösterecek mi? Şu ödülü aldık bu ödülü aldık saçmalığını bir kenara bırakıp sendika ve işçileri meşru birer muhatap olarak kabul edip tanıyarak çalışma koşullarının düzeltilmesine yönelik adımları onlarla birlikte atacak mı? Yoksa Florida’daki Maya, Latino, Haitili Göçmen domates işçilerinin, Immokaale İşçileri Koalisyonunun oradaki abilerine yaptırdığı gibi burada da diz çökmek mi istiyorlar? Sipariş Yok! Destek Var! facebook kampanyasında 20.000’e yakın “müşteri” işten atılan emekçilere desteklerini belirtiyorlar. 444 54 64 Burger King’i arayıp 1 i tuşlayıp, çağru merkezi çalışanlarına “sendikalı olma mücadelenizi destekliyoruz sipariş yok destek var” diyorlar. 20.000 daha mı lazım? Bundan iyi(!) reklam olmaz bana sorarsanız Burger King’ciler. Daha da masraf etmeyin.Ha bu işin Sbarro’su var, Popeyes’i var diyorsanız ona da tamam. Ama “Ateş Sizi Çağrıyor”.Bence iş daha da karışmadan, Texas Pasific Global, Cüneyt Zapsu bu işe dahil olmadan, yüz altmış dört bin bakterili-virüslü köfte nereye gitti soruları tekrar sorulmadan, Tarım Bakanlığı iyice kafayı sıyırmadan, Tab Gıda kimin, Fasdat kimin meseleleri tekrar piyasaya çıkmadan. Şak, şak, şak! Mola yok! Anlıyorsunuz ya!İbrahim Abi’ye Not:Haziranın gelişi mayısın sonunda belli oldu. Mayısın sonunda, Hopa’da Metin Lokumcu’yu katlettiler. Ve şom ağızları hâlâ konuşmakta. Mayısın sonunda seni hastaneye kaldırdılar. Haziran’da düşenler düştü aklımıza. Memleket hasretini bir kalp ağrısı gibi senelerce taşıyan ve en sonunda yine o kalp ağrısının elimizden aldığı Nazım, Ahmed Arif. Denizin çocuklarından Kazım Koyuncu. Ama şimdi senden bu gidişe dur diyecek bir haber bekliyoruz. İbrahim Abi, makus kaderimizi değiştir, feleğin çemberini kır. Bu Haziran karanlığına son ver.
Bugün, dün “biz gelmeseydik Fatsa’dakiler gelecekti” diyenleri yargılayacağız palavrasını sıkanlar, Trabzon’dan memleketin başbakanı sıfatıyla “Hopa’ya eşkıya indiğini bilmiyordum” diye buyurmaktalar. Ağzından düşürmediği edeb, haya, din, iman meselelerini bir kenara atıvermiş belli. Atmaya idi en azından bir ölümün ardınan hevesle, ağzı köpürerek utanmazca ve hayasızca bu lafı edemezdi. Tek bayrak, tek millet diye gözü dönerek höykürmekte. Anlaşılan o ki, AKP nin demokrasi meselesinde olduğu kadar, üzerinde durduğunu iddia ettiği din-iman meselelerinde de ipi bu kadar kısa, edep-haya anlayışı o nebze derinlikten yoksun. Hatta yoksunluğun ötesinde, kafasını iki bacağının arasına sokup oradan baktığından, edep, utanma, haya dediğinizde anlayabildiği tek ve yegane şey porno.Demokrasi ise manipulasyon zemini olarak işlev görmekte. Bir insanın hayatını kaybetmiş olmasına sebebiyet vermenin bir nebze utancı yok meymenetsiz suratında Hayati Yazıcı’nın. Mağduriyet içinde(!), yine ve yeniden(!) Seyahat özgürlüğü illegal örgütlerce engellenmiş(!) Hayatını kaybetmiş olan kişinin adına anmak söyle dursun, kendini bir şekilde seçim otobüsünün tepesine atmış, rambo pozundaki polisi bir piyon gibi öne sürmekte. O polis o otobüsün tepesinden düşmüş. Atılan taşlardan güya. Hareket eden aracın tepesinde dikilmek hangi koruma tekniğinde varmış? Muhtemelen yenik düştüğü siper olma hırsı ve aptallığından düşmüş olmasın? Onun aptallığının bedelini Hopa’lıya ödetmek hevesinde bakan. Bakanın zihin haritasında kendilerinden olanlar var. Kıymetli olanlar. Kıymetli bir piyon olarak öne sürülenler. Bir de “onlardan” olanlar. Ölseler bile adları anılmayanlar. AKP’den hoşnut olmayan ve bunu açıkça ifade etme cüreti gösteren herkes.Açıktır ki Hopa’ya eşkiya inmiştir panzeri, copu ve helikopteri ile. Mitingin yapılacağı alanda değil ama yakınındaki alanda toplanan, pankart asan ve AKP’nin yapacağı mitinge hoşnutsuzluğunu dile getiren topluluğun üzerinden helikopterle alçaktan geçmek eşkiyalık değil de nedir? Eşkiyalık değilse açıktır ki provakasyondur. Kendilerini “güvenlik gücü” adını yakıştıranlar en azından biçimsel olarak bu sıfatlarını korumaya gayret ederler. Yoksa eşkiya gibi elimde ne varsa havasını basayım, “şu helikopterle üzerlerinden geçeyim de korkutayım” derdine düşmek eşkiyalık işidir. Ama polisin ne oldum delisi olduğu açık. Senelerdir hasreti çekilen iktidarın sarhoşluğu içinde. Bastırdıkları ne varsa ellerindeki gücü hayasızca kullanmak biçiminde tecelli ediyor gözümüzün önünde.Malum bu sistem küçük hırsızların ve gariban eşkiyaların hikayelerini pek sever. Bu hikayeleri allar pullar, “aha öcüler, teröristler, aha eşkiyalar, canınızı alacaklar, malınızı kapacaklar, ben sizi bunlardan koruyorum” diye koyar önümüze. Koyar ki, en büyük hırsızların marifetlerine katlanalım. Deniz Feneri gibi tezgahlar kursak mesela, bin yıllık toprakları maden şirketlerine peşkeş çeksek, bin yıllık derelere el koyup şirketlere satsak, kitabına uydursak, eşimizi dostumuzu nemalandırsak, eşkiya olmayız başbakanın gözünde. Makbul oluruz. Kılımıza zarar gelse, seyahat özgürlüğümüz engellense misal başbakan yüreğinde hisseder acımızı, ihtimal ki Arınç da ağlayıverir halimize. Ama değiliz onlardan.Biz fakiriz, sevmediği cinsinden Tayyip hazretlerinin. Kara kafalıyız bir kere. Ayak diriyoruz. Hem ne verseler lütfedip sadaka niyetine, bir türlü memnun olmuyoruz. Ellerindeki panzer, cop, tazyikli su ve gazla üzerimize yürütülmekteler. Üniformaların içine tıkılmış aptallaştırılmış senelerce işlenmiş beyinleri, çıkar güdüsüyle taşlaşmış yürekleri ile genç adamlar. Olabilecek en kötü şeye kiralık katillere dönüşmüşler. Yazık. İnsanlıktan çıkmışlar. Ayak direyenlerden Metin Lokumcu önde gidenimiz. Öğretmenimiz. Horona duruyoruz. Tutmuş diğer ucundan “Su haktır, satılamaz” pankartının. Sonra Metin Abi bu genç insanların içine düştükleri hale, onların utanmazlığına isyan etmekte, onlardan gelen darbelere, suratına sıkılan gaza topyekün üzerimize çöken bunaltıya isyan etmekte. Onu öldürdünüz mü şimdi? Alıp götürüp kurtardınız mı memleketi? Sizin darbecilerden neyiniz eksik? Hadi Nokta Operasyonu yapın, durmayın! Eşini dostunu yoldaşını toplayın Metin Abi’nin. Dereleri, havayı, suyu, tarihi ve hayvanları da katledin, onların katline karşı çıkanları da öldürün. Geriye katledilecek birşey, memlekette eşkiya kalmasın. “Dağların çocuklarının” katliamına “denizin çocuklarını” ekleyin. Onların ardından bizi de. “Hadi alın götürün hepimizi, kurtarın memleketi”. Topunuz, tüfeğiniz, yüreğiniz yeterse.
Ostim’de ve İvedik’te yaşananları tekrar etmeyeceğim. Burada yaşananlar daha önce yaşadıklarımızın bir tekrarı gibi. İstanbul’da, Karadon’da, Zonguldak’ta, Ankara’da dört bir yanında memleketin ancak kitlesel ölümlerimizle haber olabiliyoruz rengârenk sayfalarında basının ve ve rengarek haberlerinde mavi ekranın. Teker teker her gün ölümlerimiz haberden bile sayılmıyor. Tabii bir istisna var: eğer kot kumlamışsak kayıtsız bir işçi olarak kayıtsız bir atölyede uluslar arası markalara veya Tuzla’da tersanede çalışıyor isek bir takvim yaprağının düşmesi gibi sayıyorlar bizi “bir tane daha, bir tane daha, evet bir tane daha”3 Yıl Önce Davutpaşa’da.Ve ille de Davutpaşa tabii. Davutpaşa da olup biten ne varsa 3 yıl sonra bugün Ostim’de ve İvedik’te o oluyor. Daha geçenlerde, 30 Ocak’ta bir anma vardı. Davutpaşa’da hayatını kaybedenlerin anması. Geride kalanlar defalarca o yerin iş cinayetlerinde öldürülenlerin unutulmaması için bir parka çevrilmesi talep etmiş kamu otoritelerinden. Cevap koskoca bir tıss! En sonunda kendileri yapmışlar. Diyorlar ki 23 canımızı kaybettik orada. Annemizi babamızı kardeşimizi kızımızı ve oğlumuzu yeğenimizi yahut teyzemizi. Sorumlu kim? İşçi sağlığı iş güvenliği tedbirlerini almayan işveren. Evet ama daha ötesi var. Ama asıl bu pervasızlığa ve katliama göz yuman kamu otoriteleri sorumlu bu ölümlerden. Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanlığı İstanbul Bölge Müdürü, Zeytinburnu Belediyesi’nin orayı denetlemekle sorumlu kademeleri şimdi, yani tam üç yıl sonra yargılanıyorlar bu sorumluluklarından ötürü. Davutpaşa’da kaybettiklerimizin aileleri yalnız onların değil aynı zamanda İstanbul Büyükşehir Belediyesi’nin, İçişleri Bakanlığının ve Çalışma Sosyal Güvenlik Bakanlığının Bölge müfettişlerinin de sorumlu olduklarını ancak onların yargılanmadıklarını söylüyorlar. Üç yılda ancak bu kadar ilerlenebilmiş. En azından iki kamu kurumundan feda edilen küçük memurlar değil işin karar alıcıları mahkemeye çıkartılabilmiş. Ama ortada olan şu: bizzat devletin kendisi denetlememeyi seçiyor, gün geçtikçe denetleyebileceği alanlardan çekiliyor. Hükümet de yeni torba yasalarla “esnek” ölümlere itiyor hepimizi. Bu yüzden Davutpaşada yakınlarını kaybeden aileler Ostim ve İvedik’te yakınlarını yitirenlerini yalnız bırakmayacaklar. Öğrendiklerini onlarla paylaşacaklar, onlardan yenilerini öğrecekler. Yeni Davutpaşalarda Ostim-İvedik’lerde canımızın parçalarını yitirmemek için.Unutkan bakan!Ostim ve İvedik’te ölenler, aynı sınıf temelli katliamın kurbanı. Bu şüphesiz kadim bir sorun. AKP’den önce de vardı. Ama AKP tek başına iktidarlığını, neoliberal politikaları uygulamakta pervasızlık olarak karşımıza çıkardı. “Bırakınız yapsınlar bırakınız geçsinler bırakınız öldürsünler yeter ki para kazansınları” “kaza zaten kaderdir” e erdirerek gün be gün şahidi olduğumuz daha berbat bir sürecin önünü açtı. Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanı Ömer Dinçer yani Ostim de ve İvedik’te ölen o işçilerin sağlık ve güvenliğinden bizzat sorumlu olan insan çıkıp “işletme belgeleri bile yok” diyor. Bakan kamuoyu önünde hayıflanırken bir şeyi unutuveriyor: bu işletmelerin belge alma zorunluluğu yok!. Neden mi yok? Çünkü “İş Yasasının 78. maddesinde işyerlerinin kurulması aşamasında işyeri koşullarının iş sağlığı ve güvenliği önlemlerine uygun olmasını teşvik eden uygulama, 2008 yılında 5763 sayılı, “Torba Yasa” ile değiştirilmiş ve 04.12.2009 tarihli “İşletme Belgesi Alınması Hakkında Yönetmelik”le ortadan kaldırılmıştır. Böylece 50’den az işçi çalıştıran işyerlerinin İşletme Belgesi alması zorunluluğu ile Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanlığı’nın (ÇSGB) işyerlerine yönelik denetimi ve yol göstericiliği yok edilmiştir.”[1]. “yani işletme belgeleri yok” diye hayıflanan bakanın hükümetinin topyekun projesidir zaten isteyenin istediği gibi at koşturması.[1] TMMOB Makine Mühendisleri Odası Basın Bülteni 05.02.2011Çalışma Bakanına sorular!Düzenlemeler böyledir. Bir de bu düzenlemelerin uygulaması vardır o daha da fantastikdir. Hadi soralım: adı koskocaman Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanlığı olan bu bakanlık işçi sağlığı ve iş güvenliği denetimlerine nasıl bir bütçe ayırmaktadır? Denetimler için kaç müfettişi vardır? Yaptıkları denetim var olan işletmelerin yüzde kaçını kapsamaktadır? Tabii bir de bu soruların kayıtlı işçiler ve işyerleri için geçerli olduğu gerçeği var. Kayıt dışının önlenmesi değil yeni “Torba”larla teşviki mevzubahisken saf saf soruyoruz tabii “kayıt dışını önlemek için ne yapıyorsunuz?” diye.Gücü Gücü Yetene!Yarın öbür gün şu anki ya da başka bir çalışma bakanı daha çıkacak. Başka bir patlamada başka bir torba yasada geçirilmiş “birkaç yönetmeliği” daha hatırlayamayacak. Biz ise daha genç yaşta daha az para ile çalıştığımız işyerlerinde artık 4 aya çıkan deneme süreleri ile ölüyor olacağız. Analarımız ardımızdan ya “bilinmeyen bir dilde” yahut Rumca yahut pekala bakanlarında bildiği dilde; Türkçe ağıt yakacak. Çağrı üzerine çalışma, evden çalışma ve uzaktan çalışma ile işveren zaten olmayan sorumluluklarını tümüyle üzerinden atmış, devlet zaten denetlemediği alanı tümüyle terk etmiş olacak. Gücü gücü yetene. O zaman güçsüz mü görünüyoruz kendimize. Evet paramız ve gücümüz yok onlar gibi ama çoğuz biz. Hem sadece bu mahallede bu kentte bu memlekette değil. Dünyanın her yerinde çoğuz. Seçeneksiz miyiz? Seçeneğimiz avuç açmak mı tepemizdekilere? Katlanmak mı tazyikli sularına coplarına biber gazlarına ve dahi silahlarına, işkencelerine, ölümlerine, toptan zulümlerine? Yoksa aynı “eli kaldırıp bir dost omuza koymak mı?” Ömrümüzü karıştırmak mı kendimize benzer ömürlere? Yoksa aynı Elif Ananın dediği gibi “gene olsa gene yaparım” demek mi bir ömrün sonunda?
Ben bir bilgisayar firmasında çalışmaktayım. Sosyal güvencem yok ve asgari ücrete çalışıyorum. Alanım bilgisayar teknikerliği ve çalıştığım yerde teknik serviste görev yapıyorum. Sabah 9’da iş alıp, akşam 8’de bırakıyoruz. Cumartesi ise tam gün çalışıyoruz.. Elinden gelse patron pazar günüde çalıştıracak bizi ve tabi parasız. Çalıştığım yerde birde çırak var. 16 yaşında, okul harçlığını çıkarmak için ve bir şeyler öğrenmek için çalışıyor. bu çırak arkadaşım ise haftalık 20 TL almaktadır. Kanuna göre 400 ya da 450 tl arasında alması gerekmekte ve çıraklık sigortası olması lazım ama ne yazık ki ne çırak arkadaşımın ne de benim sigortam vardır. Aylık mavi akbil kullanıyorum ama 115 TL olan akbil parasının sadece 50 tl sini veriyor patron. Sebep olarak ise param yok diyor. Ama çok iyi biliyorum ki firmanın aylık geliri 5 ile 6 milyar arasında. Bu gelire sahip bir işveren sigorta yapmıyor, parayı zamanında vermiyor, yoldan kısıyor, yemekten kısıyor. Yemek paramızda 3 TL. Patronumuz bir de günde 5 vakit namaz kılan dindar bir insan. Sözde Müslümanlıkta hak geçmez, ama bunlar alışkın ne de olsa hocaları Fettullah ABD’de yaşıyor. Cami yardımı toplamak için, hayır kurumları ofise gelir. Patron 50 tl-100 tl gibi bağış yapar din adına ama çalıştırdığı elemanların teknik servisine bir klima almaz param yok diye ve biz o sıcaklarda çok zahmet çektik. Sadece aspiratörle yetindik. Zaten 2 bilgisayar çalıştığı zaman teknik servis hamam gibi oluyor. Ayrıca ben işe başlayalı 3 ay oldu, sadece 1 aylık maaşımı alabildim. Üniversite bitirdim bu alanda. Ama sözde teknoloji çağındayız. Ama iş sıkıntısı var.Ramazan ayında, ben oruç tutmadığım için ilk 2 hafta yemek parası vermedi patron. Tabiî ki bu süreçte Alevi olduğumu ve sol görüşlü olduğumu az çok demeyim, ama tam anlamıyla anladı. Yanımda da tabii solu, emeği kötüleyerek yanına gelen cemaatçilerle konuşuyor. Referandum sürencinde hayır diyenler vatan hainiymiş, demokrasi istemiyormuş, din düşmanıymış, İsrail uşaklarıymışız hayır diyenler. Nazım der ya; vatan sizin çeklerinizse polis copuysa, çiftliklerinizse diye siz vatanseverseniz ben vatan hainiyim der ya o zaman emeği savunmak, barış istemek, özgür, demokratik bir ülke istemek vatan hainliği ise kabul ediyoruz. Ama inanıyoruz ki, güneş bir gün emekçi halk için doğacaktır.Kirve, ben böyle yazdım iş yerindeki sıkıntılarımı. Eğer uygun olursa derleyip toparlarsan yayınlarsın. Eğer olmazsa da cevap verdiğin için sağ olasın. Ben her gün Birgün Gazetesi alamıyorum, eğer yayınladığın zaman mail atarsan şu gün çıkacak diye, ben de alırım. Dinlediğin için sağ olasın. Ben de gazeteci olmayı çok istedim, ama olmadı. Bilgisayar teknikeri olduk. Eğer bilgisayarında bir sorun filan olursa çözeriz seve. Hoşça kal.İş Kanunu Orada da Geçerlidir.Sorularınız ve sorunlarınız aslında önemli bir gerçeğe işaret ediyor. Türkiye’deki pek çok işyeri, işçi sayısı olarak 10 ya da 3 işçinin altında işçi çalıştırmakta bu işyerlerinin çoğu ya kendisi kayıt dışı, yahut kendisi kayıtlı ancak çalışanları kayıt dışı olarak çalıştırılmaktadır. Bu işyerleri sizin de anlattığınız gibi neresinden tutsanız elinizde kalmaktadır. Örneğin bu işletmeler kendilerini düzenlemelerde yer alan 50 ve üzeri işçi çalıştıran işyerleri için var olan zorunluluklara tabii olmamaları nedeniyle -örneğin işyeri hekimi bulundurma zorunluluğu gibi- adeta iş kanunun dışında kabul etmektedirler. Ancak bu işyerlerinin işverenleri için kötü bir haberimiz var. Kendileri de iş kanunun içerisinde yer almaktadırlar.Haftalık Çalışma Saatleri ve Fazla MesaiÖncelikle sizin durumunuz için şunu hatırlatmakta fayda var. Haftalık çalışma süresi 45 saattir ve bunu aşan süreler fazla mesai olarak değerlendirilir. Günlük olarak fazla mesai dahil çalışma süresinin en üst gelebileceği nokta ise 11 saattir. Günlük çalışma süresi 7.5 saati geçiyorsa en az 1 saat olma üzere ara dinlenmesi yapılır. Ara dinlenmeleri yani molalar çalışma saatinden sayılmaz. Gün içerisinde yemek yahut çay molası verip veremediğinizi tam olarak anlamak mümkün olmasa da, günde toplam 11 saat çalıştığınızı söylemek mümkün. Genel olarak, günde 8 saatlik çalışmanın üzerindeki çalışma fazla mesai olarak kabul edilmeli ve saat ücretinizin %50 fazlası olarak ödenmeli. Bu durumda hafta içi beş gün haftalık 45 saat çalışma saatlerinizi doldurduğunuzdan cumartesi günleri de fazla mesai olarak ödenmeli.Çalışmanın Karşılığını Almak!Ancak fazla mesai ücretlerinden önce anladığım kadarıyla, siz zaten almanız gereken aylık ücreti almakta güçlük yaşamaktasınız. Bu konuda eğer aynı işyerinde 1 ya da daha fazla yıldır çalışıyorsanız alacaklarınızı hesaplayarak(ödenmemiş bulunan haftalıklarınız, yapmış olduğunuz fazla mesailer, yemek ve yol paralarınız) , öncelikle noter aracılığı ile bu alacakların ödenmesi için işvereninize bir ihtar gönderebilirsiniz. Bu ihtar içerisinde işverene belirli bir süre tanıyarak alacaklarınızın bu süre içersinde ödenmesini isteyebilirsiniz. Bu alacaklar ödenmediği takdirde sizin tek taraflı olarak iş akdinizi haklı olarak feshedebilirsiniz. Bu ihtar daha sonra işverene açacağınız alacak ve hizmet tespiti davası için bir delil de oluşturabilir. Buradan sigorta meselesine girebiliriz. İş akdinizin feshinin ardından hizmet tespit davası açabilirsiniz. Bu dava sırasında sizinle aynı işyerinde çalışmış kişilerin tanıklığına ve az önce bahsettiğimiz türde o işyerinde çalıştığınıza dair kanıtlara ihtiyaç duyacaksınız. Eğer herhangi bir bordronuz varsa bu da işe yarayabilir. Tüm bunlarla aynı anda SGK İstanbul il müdürlüğüne veya İstanbul 1 veya 2 no’lu Rehberlik ve Teftiş Grup başkanlığına bir dilekçe ile müracaat ederek sigortasız çalıştırıldığınıza dair şikâyette bulunabilirsiniz. Bu dilekçede ad adres TC kimlik no varsa SGK no, işverenin unvanı, adresi işyeri no’su yer almalı, konu da sigortasız çalıştırılmama dair şikayet dilekçesi biçiminde olmalıdır. Dilekçenin içeriğinde ne kadardır o işyerinde çalıştığınızı, ne kadar ücret aldığınızı belirterek işyerinde hizmet akdi kapsamında çalışmanızın olduğunun işyeri defter ve kayıtlarının tetkiki ile tespitinin yapılmasını, işveren hakkında yasal işlem uygulanmasını talep edebilirsiniz.Hukuksal Yolları Zorlamak!Bunun dışında işyerinde çırak olarak çalıştırılan arkadaşınız aslında “çırak” statüsü taşımıyor. Ancak kendisi 16 yaşını doldurmuş ise, 16-18 yaş arası genç işçi statüsü olarak adlandırılır. Genç işçilerin çalışma koşulları yetişkin işçilerden farklıdır. Örneğin haftalık normal çalışma saatleri 40’tır ve fazla mesaiye bırakılamazlar. Alınan ücretlerin asgari ücretin altında olması, politik görüşünüz ve dini inancınız sebebiyle ayrımcılığa uğramanız, işçi sağlığı iş güvenliği tedbirlerinin olmayışı her biri ayrı bir yazıyı hak ediyor. İşverenler işçilerine yasal haklarını sağlamak yerine “sosyal sorumluluk” adı altında sadakacılık yaparak, yahut sizin örneğinizdeki gibi bağışlarla durumlarını “kurtarıyorlar.”Ancak bu tür işyerlerinde de tıpkı diğer işyerlerinde olduğu gibi kendi haklarımızı savunacak bir örgütlenmemizin olmayışı, biz ezilenlerin birlikte saf tutmamamız en temel sorunumuz. Kendi gücümüzle yakın zamanda haklarımızı elde edemediğimiz durumlarda hukuksal yolları sonuna kadar zorlamakta fayda var.
