Atv-Sabah direnişinde, pardon grevinde son grevci Ender Ergün’ün işe iade talebine ilişkin karar Yargıtay’tan geldi. Yerel mahkeme “kanundışı greve katıldığı” gerekçesi ile işine son verilen Ender’in iş akdi feshini yok saymış, haksız yere sendikal nedenle işten çıkarıldığına hükmetmiş, işvereni de Ender’in iş akdinin haksız yere, sendikal sebeple feshettiği için 4 aylık tazminatı ödemeye mahkûm etmişti. Yargıtay işte bu 4 aylık tazminatı yeterli görmedi ve 12 aylık tazminatın daha isabetli olacağına karar verdi. Yoksa Yargıtay da grevin kanundışı olmadığı ve Ender’in sendikal sebeple işten çıkarıldığı konusunda yerel iş mahkemesi ile hemfikir. Yani kısaca son grevci Ender Ergün’ün bizce zaten şüphe götürmez olan sendikal sebeple işten atıldığı kanaati en yüksek mahkemece de onaylandı.Ne Kadar Haklıyız!Ne kadar haklıyız. Haklıyız da şimdi ne olacak? Eğer bir işçi sendikal sebeple işten atılırsa, mahkeme işe iadesine karar verirse ve işçi de işe geri dönmek isterse ne olur? Memleketimizin kanunlarına göre bu işçiyi işe geri alıp almama kararı bizzat bu işçiyi sendikal faaliyette bulunduğu için işten çıkaran işverene aittir. İster sendikal tazminatını öder işe almaz, ister işe alır. Pratikte sendikal tazminatı ödeyen işveren çoğunluktadır. Bir de işçiyi işe alan, sonra tekrar “başka bir nedenle” tekrar işten çıkaran cingöz patronlar da var tabii. İşte Örgütlenme özgürlüğü budur(!), yani, örgütlenme özgürlüğünüzü parasını bastırır satın alır patron. “Efendim, örgütlenme özgürlüğünün tazminatı olmaz! uluslararası anlaşmalar-sözleşmeler böyle örgütlenme özgürlüğü olmaz diyor, bakın altına da imza atmışsınız” diye istediğin kadar yırtın. Bizde böyle! Ne kadar ekmek o kadar köfte! Paran kadar konuş paran kadar örgütlen! İleri demokrasi işte!Gelsin Sendika!Atv-Sabah grevinde ise durum biraz daha karışık. Çalışanlar sendikada örgütlendiler. En büyük dertleri durmadan el değiştiren bir iş yerinde çalışmaktı şüphesiz. Her gelen çalışanlara hiçbir söz hakkı tanımaksızın kendi kurallarını ilan ediyor ve çalışanlara da bu kurallara sorgusuz sualsiz uymak düşüyordu. Bununla da kalmıyordu mesele. Her gelen kendi adamını da birlikte getiriyor dolayısıyla her el değiştirme ile yeni bir işten çıkarma dalgası boğuyordu çalışanları. “İşyeri el değiştirdi bu kez kimler işten çıkarılacak?” sorusu başlarının üzerinde durmadan sallanıyordu. Her el değiştirmede elden giden haklar da cabası. Bugün öğle yemeği veriyoruz, yarın, el değiştirdi öğle yemeği yok mesela. Sonuç? Sonuç kendi hayatımıza dair söz söyleme hakkını ele almanın yolu örgütlenmek. Gelsin sendika.Ekmek, Köfte, SendikaSendika geldi. ATV-Sabah’ta bin kişi çalışıyordu, altı yüze yakın bir sayı ile sendika toplu sözleşme yetkisini aldı. İşverenle toplu pazarlık masasına oturuldu. Toplu pazarlık masasında otururken işveren rahat durmadı tabii. İşyerinde sendika üyelerini odalara çağırmalar istifaya zorlamalar başladı. Harekâtın başını şu an Türk Ceza Kanun’un ilgili hükmü gereğince sendikalaşmayı önlemek suç olduğundan bu suçtan yargılanan Dergiler genel yayın yönetmeni Levent Tayla çekmekteydi. “ikna oda”ları yalnız İÜ’de kurulmamış şüphesiz. Bir de buralarda kurulmuşu var. Çalışanlara sorarsanız eski sendikacı Endüstriyel İlişkiler Müdürü Şefik Çalık da az gayret sarf etmemiş bu hususta. İşte Çalık Holding’in sosyal sorumluluk anlayışı: “topluma aldığını geri verme”, Çalık Holding aldığını geri veriyor; alın size örgütlenme özgürlüğü(!).Grev Vardı! Yoktu!Sonra bir “grev vardı yoktu siz yanlış yerde greve çıktınız” faslı var. Turkuaz mahkemeye başvurup bu tür iddialarda bulunuyor. Yerel mahkeme grevi durduruyor. Bu arda 9 işçi işe iade davalarını kazanıyor. Çoook(!) şaşırtıcı bir şekilde grev de olmadığından o dönemde, sendikal tazminatı ödeyip işe almamayı seçiyor işveren. Yargıtay grevin grev olduğuna karar veriyor en sonunda. Grev pankartı asılıyor tekrar ATV-Sabah’ın önüne. 9 işe iade ve yüzlerce istifa. Kala kala bir Ender kalıyor kapının önünde.-TGS’de bu süreçte neyi yaptı neyi yapamadı bir gözden geçirse hepimiz için iyi olmaz mı?- şimdi onun Yargıtay’tan kararı geldi işte. Ender bu karara göre işe iadesini istiyor. İşte en büyük cesaret de burada. Bizzat girip o işyerinde çalışmak. Turkuaz bir kağıt yollamış kendisine. O kağıdın üzerinde “gel çalış” diyor. Ama alt paragrafta “kapının önünde grev var. Yasal hakkımı kullanıyorum. Grev sona erene kadar bütün hakların askıda. Yasadan kaynaklı seni çalıştırmama hakkımı sonuna kadar kullanırım” diyor. “Grev var! Yok!” oyununa devam yani. Bu yazı yazıldığı sıralarda Ender noterle birlikte ATV-Sabah’ın önüne gitti. İşe geri dönmek için. Şefik Çalık Ve avukatları çıkıp “medeni” bir şekilde grev nedeniyle kendisini çalıştırmama haklarını kullanacaklarını söylediler. Yeniden mahkeme koridorları. İşine gelince grev var, işine gelince grev yok, dolaş babam yan yolları.Bilenelim!Koskoca bir binanın önünde, koskoca bir caddenin kenarında kendi başına ama arkadaşlarıyla, mesela daimi eylem orkestrası Bandista ile duran, senle benle duran adamın işe iadesi. Orada Turkuaz’ın binalarında hapis ama çaresizliklerini anladığımız ve daha sendikadan istifa ederken gururlarını yitirmenin, karakterlerindeki aşınmanın acısını içinde hissettiğimiz ve bu yüzden çoktan affettiğimiz arkadaşlarımız var. Onlarının başının üzerinde hala “ya işten atılırsam?” kılıcı durmadan sallanıyor…buzz!… gibi bir hava var içinde o camlı binaların. Karşıda cephede ise Turkuaz var, Çalık Holding var. Enerji yatırımları var. Tekstil, inşaat, madencilik yatırımları var. Var oğlu var. Ha bir de hükümet var karşı yanda. Akraba kontenjanından. Bunların karşısında şansımız olur mu? Umutsuz olmak için hiçbir sebebimiz yok, yeter ki iyi yenilmeyi bilelim. Yeter ki kavgaya bodoslama değil, yanlışlanabilir bir strateji ile dalalım. Dalalım ki neyi nerde nasıl yanlış yaptığımızı bilelim. Bir daha ki kavga için oradan bilenelim.
demokrasi
YÖK başkanı öğrenci konseylerinin başkanları ile buluşuyor. Öğrencilerin dertlerini dinleyecek öğrencilerin “temsilci”lerinden. “Bu temsilciler nereden çıktı, neyin temsilcisi, kimin temsilcisi bunlar” demeyin şimdi. Ne zamandan beri YÖK toplanıyor mesela bu temsilcilerle; “toplanıp ne yapıyor?” diye de sormayın mümkünse. Bu bir ileri demokrasi uygulamasıdır zira. İleri demokrasi uygulamaları böyle olur. Karşınızda gerçek bir muhalefet varsa ve sizin pek de hoşnut olmayacağınız şeyleri söylüyor ve yapıyorsa karşınızdakileri suçlamak en önemli ilkedir. Bu suçlama faşistlik! olabilir, derin devletin her eyleminden mağdur da olsa karşınızdakiler, Ergenekonculuk! olabilir, PKK’lılık olabilir, teröristlik olabilir, beyinsizlik olabilir. Bu makbul olmayan öznelerin karşısına bir makbul özne öne sürersiniz. Mümkünse her dediğinize kafa sallayan. Mevcut değilse icat edersiniz. Destekler, kamu kaynaklarını bu öznenin inşasına ayırırsınız. El altından haber salarsınız: “Bu oluşumun içinde yer alın, ikbal kapıları açılacak” diye. Sonra bu özneler çıkar “sessiz çoğunluğun sesi olduklarını asıl ve en bi temsil yeteneğine kendilerinin sahip olduğunu, kalanların marjinaller olduklarını olay çıkardıklarını ileri sürerler. Zira kendileri meşru seçimlerle gelmişlerdir. Atanmamışlardır. Tam istediğiniz gibi, tam demokratik yani. Her şey süt liman. Ne güzel. İster Kürt açılımına uygulayın formülü ister öğrenciler meselesine, ister sendikalara. Durum tam olarak budur.Öğrenciler arasında siyasi ayrımcılıkÖğrenciler defalarca ve defalarca basın açıklamaları ile başka türlü eylemleri ile olsun dertlerini anlatmaya çalıştıkça biber gazına copa ve dayağa tabi tutuldular. Bir de üzerlerine eli satırlıları salmak gibi daha eski bir yöntem de var bu arada. Daha da kötüsü dayak yedikleri yetmezmiş gibi bu şiddete maruz kaldıkları olaylardan soruşturuldular, okullarından uzaklaştırıldılar, atıldılar. Kendilerini ne zaman ifade etmeye kalksalar bir afiş, bir şarkı, bir bildiri, bir slogan hayatlarını mahvetmeye çalışmanın bir aracı olarak geri çevrildi suratlarına bu girişimler. Öğrenciler arasında siyasi ayrımcılık yapmakta el birliği etti pek çok üniversitenin yönetimi. Bu öğrenciler “solcu” olduklarından söyledikleri, dertleri ciddiye alınmadı, kendileri yok sayıldı, küçümsendiler kılık kıyafetlerine laf söylendi.. Sırf “solcu” olduklarından tüm bu muamelelere müstahak görüldüler. “Ayrımcılık” literatüründe ne varsa geldi başlarına.Ellerine yumurtaları alıp “artık yeter!” demeleri meseleyi kamuoyunun gündemine taşıdı. Tam bu sırada bir öğrenci temsilcileri konseyi olduğu keşfedildi nedense.Nerden çıktı bu konseyler?Bu konseylerin icadı da böyledir aslında. 1990’ların ortasında aralarında bulunduğumuz öğrenciler har(a)çlara yapılan ve yüzde üç yüzü bulan zamlara karşı ayağa kalkmışlardı. Mesele yalnız haraç meselesi değildi şüphesiz. Yoksulluk, yoksunluk ve bastırılmışlığa isyan hepsi bir arada. Kendi hayatımız hakkında bize sorulmadan alınan kararlara kararlı bir itiraz. Bu itirazın ilk somut karşılığı üniversitelerde tüm muhalif öğrencileri bir araya getirmeye çalışan “cepheler” oldu. Ama belki de bundan daha önemlisi bu muhalif öğrencilerin örgütledikleri tüm öğrencilerin doğal üyesi olarak çağrılı bulunduğu konsey tipi örgütlenmelerdi.-”Öğrenci misin?-Evet.-Niye öğrenci meclisine gelmiyorsun o zaman?-Naapcaz ki orada?-Naapcaz, kendi sorunlarımızı tartışcaz, bu kadar harç ödemekten memnun musun mesela?Geç ilan edilen final tarihleri mesela. Yönetmeliğe bakarsan 2 hafta önce ilan etmeleri lazımdı!…-Egeleyim ben de o zaman.-Satırla gelmiiiceceksen, gel tabii tek sınırlama bu.sağa sola satırla saldıranlar arkadaşlarımızı bıçaklayanlar gelemiyor yalnız, zira onlarla pratik olarak tartışmak mümkün değil….”Temsili demokrasinin Hakkinen’iBu en geniş örgütlenmeler öğrenci olmaktan kaynaklı sorunlarını tartışıp kendi sorunlarını nasıl çözeceklerini tartıştıkları, karar aldıkları, aldıkları kararları uygulamaya çalıştıkları doğrudan demokrasinin işlediği inisiyatiflerdi. Adları her üniversitede farklı oldu belki: öğrenci konseyi, öğrenci inisiyatifi, öğrenci meclisi. Ama iktidar gelen tehlikeyi hızlıca fark etti, henüz bu inisiyatifler olgunlaşmadan. Bu sürecin sonu “biz kendimizi yönetiriz size ne gerek var”a kadar gider diye apar topar bir sandık koydu tüm öğrencilerin önüne. “İstediniz verdik işte! Öğrenci Temsilcileri Konseyi, hadi bakayım seçin temsilcileri temsil ettirin kendinizi kuzu kuzu”. Kimi muhalif öğrenciler bu tuzağa düşmeyelim dediler kimi seçimlere girelim dediler. En güzel yanıtlardan biri “sıradan öğrenci”lerinden geldi mesela İstanbul Siyasal’ın. Seçim sandığından en çok oy alan öğrencinin adı Mika Hakkinen olarak çıktı. Kim bu Hakkinen diye diye epey arandı seçimi yapmaktan sorumlu asistanlar. Öğrenciler epey gülmüştü “demokrasinin temsilisi mevzubahisse bizi ancak Formula 1 pilotu temsil eder” diye.Biber Gazı ve YumurtaBu konseyler 2002 de çıkartılan bir yönetmelikle daha bir “hale yola” konuldu. Başarılı öğrenci olmayan aday olamıyor mesela. Maliyet muhasebesinden çaktıysan, demokrasiden de çakıyorsun otomatikman. Başarı kriteri ne? O kriteri “üniversite belirler.” Temsilciler üniversite senatosuna ya da yönetim kurullarına çağrılabilir. Ne için, sıra gelirse konuşmak sonra da kafa sallamak için. O kadar. Seçildiniz, binlerce oy aldınız mesela. Bir de çağrıldınız üstüne. Ne olacak? Bir oy hakkınız bile yok yani binler adına onların hayatına dair kararların alındığı yerde.Hah şimdi YÖK bu “temsilciler”le toplanıyor. Masanın etrafında takım elbiseli erkekler. Evet her halleri ile örencileri temsil ediyorlar şüphesiz (!), tüm öğrenciler erkek ve takım elbiseli. Kapınızın önündeyiz. Kapının önünde kadın, erkek, fukara ve öğrenci bu demokrasiyi yemiyoruz. Evet biber gazı yediğimiz doğrudur. Ama oradan bakınca, sizin de epey daha yumurta yiyeceğiniz apaçık.
Hatırlayacağınız üzere doğum borçlanması ile ilgili olarak bu köşeden daha önce yazılar yazmış, sorulara cevap vermiştik. Yine benzer konularda sorulan sorulara bir cevap olması için bir kez daha bu konuya değinmek istiyorum. Ancak sorulan sorularda verilen bilgilerle her bir sigortalının ya da bağkurlunun hizmet dökümü gibi bilgilere ulaşmak şu anda mümkün değil. Zira devletimiz bir güvenlik açığını kapayarak internetten bu tür sorgulamaların başkaları tarafından yapılmasını engelleyecek bir sisteme geçti. Bu durumda PTT şubelerine uğrayıp bir kereye mahsus olmak üzere size özel şifre almanız gerekiyor. Bu sebeple doğum borçlanması hakkında eski ve yeni uygulamalar hakkında bilgilendirici olacağını tahmin ettiğim genel bir yazı yazmakta buldum çareyi. İşte genelge bolluğu içinde SGK ve doğum borçlanması.Doğum borçlanmasında en eski uygulama5510 sayılı Sosyal Sigortalılar Genel Sağlık Sigorta (SSGSS) kanunu belirli şartlar altında kadınlara doğum borçlanması olanağı sağlıyordu. Bu şartlar şunlardı; kadının doğum yaptığı dönemde A/4 hizmet akdine bağlı olarak çalışıyor olması, işten ayrılmışsa 300 gün içerisinde doğum yapmış olması, doğum nedeniyle işten ayrılmış olması ya da işe gelmemiş olması, doğum borçlanması yapılacak dönemde çocuğun yaşıyor olması, doğum borçlanması yapılacak sürede adına prim ödenmemiş olması. Yani bu düzenleme ile işe girmeden evvel doğum yapmış kadınlara bu doğum süresini 2 yıl (ve de ikinci çocuk için 2 yıl olmak üzere 4 yıl) olmak üzere borçlanma hakkından yoksun kalıyorlardı. Fakat diğer yandan askerlik borçlanmasında durum benzer olmasına rağmen uygulama farklı idi. Erkek işçiler sigortalı olarak çalışmaya başlamadan önce askerlik yapmış olsalar da bu süreyi borçlanabilmekte idiler. Yani işe başladıkları tarih 2 yıl geriye çekilmekte idi. Kısaca doğum borçlanmasındaki uygulama kadınlar aleyhine işlemekteydi.2008/111 sayılı Hizmet borçlanma İşlemleri genelgesine göre “2008 yılı ekim ayı başından önce ve bu tarihten sonra borçlanılan sürelerle bu süreler ait kazançlar 5510 sayılı Sosyal Sigortalılar Genel Sağlık Sigorta Kanunu ile yürürlükten kaldırılan ilgili kanun hükümlerince kaldırılan ilgili kanun hükümlerine göre değerlendirilcektir. “ denilmekteydi. Bu şekilde doğum borçlanma sürelerinin 4/a yani SSK lılık üzerinden değerlendirileceği ifade edilmiş olmaktaydı.İyi HaberTemmuz ayında yayınlanan bir genelge ile doğum borçlanmasında kadınların aleyhine olan düzenleme değişti. Ancak bu değişikliğin kendiliğinden gerçekleşmedi. Doğum borçlanması yapmak isteyen kadınların mahkemelere başvurularının ve Yargıtay kararlarının bu genelgenin çıkmasında ciddi etkisi olduğunu söyleyebiliriz. Yeni tebliğle birlikte iki temel nokta değişti. İlki, “ilk defa sigortalı olarak çalışmaya başladığı tarihten sonra” ifadesi yeni genelge ile ortadan kalktı. Yani kadınların 2 doğum için 2 şer yıl borçlanabilmesi için bu doğumları sigortalı olarak çalışmaya başladığı tarihten sonra yapması şartı artık yok. Diğer bir değişiklik de işten ayrılma söz konusu ise 300 gün içinde doğumu gerçekleştiren işçinin bu doğum için 2 yıl borçlanması uygulaması ortadan kalktı. Artık bu 300 gün sınırı da mevcut değildi.Bir Genelge Daha16/9/2010 tarihli 2010/106 sayılı genelge ile SGK “Doğumun çalıştığı işinden ayrıldıktan sonra 300 gün içinde gerçekleşmesi şartı aranmayacaktır” hükmünü birkez daha tekrarlamıştır. Ancak genelgenin sonraki bölümünde kadınlar açısından durumu bir hayli zorlaştıran deyim yerindeyse bir düzenleme getirilmiştir. Bu genelgeye kadının doğum borçlanması yapıldığı sıradaki durumu esas alınacaktır. Bu durumda örneğin zorunlu sigortası bittikten sonra isteğe bağlı sigortaya prim ödeyenlerin 4/b statüsünde yani, borçlandırılan sürelerinin Bağkur kapsamında hesaplanması sözkonusu olacaktır. Bağkur dan mı yoksa SSK dan mı emekli olacakları ise Hizmet Birleştirme Kanununa göre hesaplanacaktır. Bu kanuna göre emekli olacakların geriye doğru 7 yıllık hizmet süreleri dikkate alınacak bu süre içinde hangi kurumdaki hizmet süresi fazla ise o kurumun emekliliği sözkonusu olacaktır. Bu durumda en etkin çözüm sigortalanın doğum borçlanmasını yapmadan evvel isteğe bağlı sigortaya son vermesi, SGK’lı olarak, SSK 4/a sigortalısı olup ardından doğum borçlanmasına gitmesidir. Bu durumda sigortalı SGK’dan emekli olabilir.Not: Odtu’de AKP Genel Merkezi’ne yürümeye kalkan gençleri AKP pek “makbul” bulmamış olacak ki “kucaklamak” yerine Ankara soğuğunda soğuk duşa tabi tuttu. Gençler zaten “kucaklanmayı” pek ummadıklarından suntadan şahane kalkanlar hazırlamışlardı. Ama duş öyle tazyikliydi ki o güzelim sunta kalkanlar kırıldı. Tam teçhizatlı ve tek tip polisler karşısında yaratıcı ve sunta kalkanlı gençler.”başkaldıran” gençler hepimizi bir demokrasi eğitimine tabi tutuyorlar. Son söz olarak onlardan alıntı yapalım teoride ve pratikte “eğitim şart!”
Yumurtalar uçuyor. Bu kez yumurtlar tam hedefini buluyor. Önce muhalefet olamayan muhalefet partisi alıyor nasibini protestolardan. Sonra gerçekten Burhan Kuzu’nun üzerinde patlıyor yumurtalar hem gerçek manada hem de politik olarak doğru hedeflerini buluyorlar. Hem iktidar hem muhalefet nasipleniyor gençlerin öfkesinden. Geleceksizliğinden.DeneyimBurhan Kuzu, kuzu kuzu şemsiyelerin altında. Aslında öğrenciler kendisine iyilik yapmış vaziyetteler. Hayır, yumurta sonrası saçı çıktı diye değil. Öğrencilerin, yani karşısında duranların kendisine bu memleketin çoğunluğunu oluşturan gençlerin hissiyatlarını üç saniyeliğine de olsa yaşayarak öğrenme şansı verdikleri için. Geleceksizleştirilen, geleceğe dair bir ümidi olmayan ama bu konuda ne zaman ağızlarını açsalar karga tulumba salondan çıkarılan, ağızları kapatılan, coplanan, gazlanan, yasadışı örgüt üyesi ilan edilen öğrencilerin bastırılma duygularını yalnız ve yalnız üç saniyeliğine ve gazla copla dayakla değil yumurta ile yaşadı Burhan Kuzu. O şemsiyelerin altından büyük bir öfkeyle, konuşturulmamış bastırılmış insanların öfkesiyle homurdanıyor. Bu durumda nasıl da saldırganlaşıyor hemen. “Dekan istifa etsin, babam da yönetir, beyinsizler”.ne aklına gelirse söylüyor. Bana çarpıcı gelen bir karşıtlık bu. Yalnız bu kez konuşamamış, üç saniyeliğine “şiddete” maruz kalmış. İfademi bağışlayın ağzından köpükler saçıldı saçılacak. Kahır ve çaresizlik.Akıl öğretmekBu memleketin ekseriyeti için sürekli bir ruh durumudur kahır ve çaresizlik her söyleyeceğinin ağzına tıkılması, dinlenmemek. Halbuki sizin Burhan Kuzu, siyasetçilerin “gençler ve gelecek” konulu demagojilerine maruz kalmamak olası değildir. Siz ki bir politikacı olarak tüm dergilerde gazeteler televizyonlar da fikirlerinizi çarşaf çarşaf bildirirsiniz. Miting alanlarında bangır bangır konuşursunuz buna rağmen üç saniyeliğine susturulmaya ne büyük şiddet ve öfkeyle cevap verdiniz, kendinizi kaybettiniz. Kendinizden ölçü alın ve gençlerden ve emir eriniz pozisyonuna sokmaya çalıştığınız Siyasal Bilgiler Fakültesi dekanında özür dileyin. Diyorum ama, benim işim değil size akıl öğretmek. Dinleyip dinlemeyeceğinizin zaten cevabı açık da, bunu vazife edinmiş birçok köşe yazarı var zaten sizin dinlemenizden bağımsız. Ben başbakanın tariflediği “kadrolu öğrenci” olarak içinden geldiklerime akıl vereyim.Kadrolu öğrenciden öğütler ve sorularMethiye yazmayacağım size. Yaptıklarınızın ne denli zor olduğundan da dem vurmayacağım.. 96 dan bu yana öğrencilerin kendi talepleri ve protestoları ile ülke gündemini belirledikleri olmamıştı. Yumurta ile yatıp yumurta ile kalkıyoruz son günlerde. Elinize sağlık. Miyadı dolan iktidar öğrenci hareketine sataşırmış hem. “demokrasi”lerinin sonuna geliverdik birden. Karşınızda bir kez daha çirkinleşti iktidar gösterdi gerçek yüzünü herkese. Bütün bunlar iyi güzel. Bütün bunların tadını çıkarın. Şimdi çalışmadığımız yerlerden soralım ama bir de kendimize.Soruşturmalar gelecek bunun ardından hazır mıyız? Başbakan elinde kanıtlar olduğunu söylüyor “terörist” olduğunuza dair. Olmadı tekel işçilerinin eylemlerinden, diğer yumurta eylemlerinden görüntü toplayacaklarmış. Plan belli, “şu eylemde de var, burada da yumurta atmış demek ki AKP’ye karşı demek ki Ergenekoncu” mantığı işleyecek. Belli ki bunca senedir faşistlerden çektiğimiz yetmezmiş gibi Ergenekon torbasına konup sallanacağız, onlarla aynı yerde anılacak adlarımız. Yeterince çok muyuz, yeterince bir arada mıyız bunu göğüslemek için?Medya ilgisi üç günlük. Bilemedin bir hafta. Sarhoş edici, doğru. İnsana cürümünden fazla yer yakma olanağı veriyor tamam. Ama sonra? “Öğrenci hareketi” sıfatını hak edecek durumda mıyız peki? Öğrenci olduğumuz yerlerde öğrencilerin kendi sözlerini söyleyebilecekleri kalıcı zeminler oluşturabildik mi? Kendi kuşağımızın sözünü oluşturabildik mi? “Yarın okuldan mezun oldum, ne olacağım belli mi” korkusuyla yatıp kalkan binlerin sözcüsü olabildik mi? Örgütlenebildik mi kendi öz örgütlerimizde öğrenciler olarak yeterince ve birlikte? Daha da ileri gideyim, öğrenci olduğumuz yerlerde Loç Vadisinde Hes’e direnen sarı yazmalıların, köylülerin, fabrika önlerinde örgütlenme özgürlüklerini kullanmak için direnen işçilerin ve sendikaların sesi ve destekçisi olabildik mi? Onlara somut olarak destek olanların sayısını arttırabildik mi kendi amfilerimizde sınıflarımızda. Onları mağdura eden şirketin mallarını kovabildik mi mesela kantinimizden? Gerçek ve uzun vadeli ilişkilerimiz oldu mu onlarla, başından sonuna birlikte durabildik mi? Yenilmeyi göze alıp, var gücümüzle tartışabildik mi hocalarımızla derslerde? Evet, şimdi oralara dönme zamanı. Çıktığımız amfilere gidip, “yaptıklarımız yapacaklarımızın teminatıdır” deme zamanı yanımızda oturan sıra arkadaşımıza. En zoru bu biliyorum. Bu ülkeyi sallayabilmek bile bazen bundan daha kolay.
Ahh bu öğrenciler yok mu, ellerinde kossskocaman sopalar vardı. Pankartlarını tutturdukları kossskocaman sopalar. Zavallı ve demokrat polislere, acımasızca ve bütün güçleri ile saldırdılar sonra. Zavallı polisler naapsınlar, kafalarında kask, üzerlerinde kendilerini koruyacak zırhlar, kalkanlar yok, ellerinde silahları, copları yok, hatta ağır silahlar verilmedi geçenlerde kendilerine özel bir düzenlemeyle, devletin zor gücüne onlar sahip değiller ya mağdur oldular. Onların canları yandı ya kabuklarının içinde başbakanın gözlerinden yaş geldi. Coplarına davrandılar. Postalları geçti kadın erkek “delikanlıların” üzerinden. Gayri ihtiyari bastılar biber gazına. Gözleri ağızları burunları boğazları kavruldu çocukların. Demokrasinin tuzu biberi canım. Çok abartılıyor kanımca bu biber gazı. Biraz biber gazı almaktan bişey çıkmaz! Hem geçen bir mayısta bir hastanenin acil servisine de bastılardı. İlaç niyetine. Az kanser, az ölüm, biraz kısır kalma riski var o kadar. Biraz ağlarsınız yiyince, ağlayın ağlayın, bakın başbakan da ağlıyor yeri gelince. En mağdur o tabii. En demokrat. Farklı görüşlere en tahammüllü insan kendisi. Memleket dışında çocukların gençlerin gördükleri zulüm duygulandırıyor onu. Ancak iş o ki taş atan çocuk, çatışan genç memleket dışında makbul. Memleket içinde olunca biraz farklı oluyor, azıcık.Ağlayın İçiniz Açılsın!Hem ağlayın biber gazı yardımıyla da olsa, gözünüz gönlünüz açılır da demokrasimizi demokratlarımızı başbakanımızı anlarsınız. En demokrat/mağdurlarımız Cemil Çiçek ve Hüseyin Çapkın. Yılların eskitemediği demokratlar. Şimdi protesto edilecek yer var zaman var. Devletin izin verdiği yerde, izin verdiği şekilde protestonuzu yapsanız ya!. Doğru söylüyor adamlar. Demokrasi dediğin devletin dediği yerde, devletin dediği kadar, devletin istediği şekilde protesto yapmaktır. Kalanı provokasyon ve terör zaten. Teröristlerin nasıl cezalandırılacağını en iyi bilenlerden biridir neyse ki Hüseyin Çapkın. Yaşları kaç olursa olsun. Güvenemediniz mi verdiğim bilgiye. Manisa’ya bakın.Haşerat!Bu arada mağdur polislerimiz yepyeni bir de teknik geliştirmişler gözümüzden kaçmadı. Evlerdeki haşeratı ilaçlamakta kullanılan makineler misali, biber gazını arkalarında bir hazneye yüklemişler. Ahh!! bu öğrenciler haşarat misali. Temizliyorlar, temizliyorlar gene geliyorlar dört bir yandan. Nasıl baş etmeli?. En iyisi soruşturmalı bunları. Gelecekleri ile oynamalı. Üzerlerinde tepinmeli üç beş gencin. Politik duruşları sebebiyle her şeye müstahak görmeli, ayrımcılık yapmalı. Üç beş ana kuzusunun canını yakmalı. Zaten rektörler el pençe divan. Tamam, “soruşturmalı, uzaklaştırmalı okuldan atmalı.” Bu formül iyi aklımıza geldi.Fakirlik!Sonra bunlar, öğrenciler yani, provokatör. Durmadan provokasyon yapıyorlar hak, hukuk adalet, demokrasi. Ayy!!! Bir de parasız eğitim diyorlar. Eğitim? Parasız? Olacak iş mi? “Hak”mış bir de. Başkanımız ne dedi “bunlar kadrolu öğrenci”. Bir de siyasi duruşları varmış. Bak hele. Siyasi duruş. Ben zati anlamıştım bir duruşları var diye öyle yandan yandan. Saç baş darmadağın. Ay bir de kıyafetleri! Ne o öyle? Zira düşünce dediğin meret kılıkla kıyafetle görünümle doğrudan ilgilidir. Giyeceksin takım elbiseyi, döpiyesi bak bakalım nasıl oluyor düşünce? Ay fakirler tabii. Kendileri fakir, aileleri fakir. Kendilerini döven polislerin ailelerinden fakir olmasınlar hepsi fakir. Fakir olmasalar, daha fenası fakirlerden bahsediyorlar, işçilerden köylülerden. Biz o işçilerin önde gidenin vurduk ya, Kemal Türkler idi adı. Katilini zaman aşımından kurtardık daha yeni. Köylülerin suyuna el koyduk HES ile. Maden ocağı açıp bin yıllık topraklarının üzerinde ot bitmesin dedik, ocaklarına incir ağacı diktik.Yumurta ve Yumruk!Gerçi yumurta alacak paraları varmış bu öğrencilerin, başbakan öyle dedi. Ay bunlar, o dört öğün yedikleri yumurtalardan getirip atmasınlar sakın bizimkilere kendi içlerinde didişmekten usanıp? Bir de makarna getirilerse yandık valla. Bunların vazgeçilmez yiyeceği. Yumurta, makarna, yumurta makarna. Hah! Had-hudut bilmiyorlar hem. Başbakan, cumhurbaşkanı, bakan, rektör, dekan demeden doğrudan, doğru bildiklerini pat pat diye, öyle suratına suratına söyleyiveriyorlar. Bu zevat hassas zevat. Suratına denir mi öyle sen uşaksın falan diye. Şimdi tabii bu öğrencinin makbul olanı var, olmayanı var. Davet etsen bunları bir yere, gelip doğru bildiklerini söylerler her şart altında, eğelim bükelim demezler söyleyeceklerini, öylesi lazım değil bize. Bize, devletin dediği yerde, devletin dediği zaman, devletin dediği kadar konuşacak, devletin söyleyeceğini söyleyecek…yok olmadı başbakanın her dediğine kafa sallayacak cinsten olanı lazım bunların. Yok mu? Şöyle gençliğinin tüm ateşli duygularını derinlere bastırmış. Hımm. Vardır vardır. 12 Martlar yaptık öldürdük en önde gidenlerini, 12 Eylül yaptık sonra sallandırdık üçünü beşini. Onlar ki kendi kuşaklarının sesi ve vicdanı olmuşlardı. Onlar ki on binlerle ayağa kalkmışlardı. Onların tüm dünyayı derinlemesine anlayıp değiştirmeye yetecek kafaları ve yürekleri vardı. Köylülerin ve işçilerin yanında saf tutacak enerjileri. Asmayacaktık da besleyecek miydik? Koskoca seneler geçti üstünden. Türk, İslam, sentez, mentez pompaladık o kadar. Pop çağı ateşi arabeski daha neler. De??! Bu suratımıza sallanıp duran yumruk? Bu ne şimdi bir kaç yüz gencin elinde?. Şu haykıran gencin yumruğumu o yine!!??
Ben bir bilgisayar firmasında çalışmaktayım. Sosyal güvencem yok ve asgari ücrete çalışıyorum. Alanım bilgisayar teknikerliği ve çalıştığım yerde teknik serviste görev yapıyorum. Sabah 9’da iş alıp, akşam 8’de bırakıyoruz. Cumartesi ise tam gün çalışıyoruz.. Elinden gelse patron pazar günüde çalıştıracak bizi ve tabi parasız. Çalıştığım yerde birde çırak var. 16 yaşında, okul harçlığını çıkarmak için ve bir şeyler öğrenmek için çalışıyor. bu çırak arkadaşım ise haftalık 20 TL almaktadır. Kanuna göre 400 ya da 450 tl arasında alması gerekmekte ve çıraklık sigortası olması lazım ama ne yazık ki ne çırak arkadaşımın ne de benim sigortam vardır. Aylık mavi akbil kullanıyorum ama 115 TL olan akbil parasının sadece 50 tl sini veriyor patron. Sebep olarak ise param yok diyor. Ama çok iyi biliyorum ki firmanın aylık geliri 5 ile 6 milyar arasında. Bu gelire sahip bir işveren sigorta yapmıyor, parayı zamanında vermiyor, yoldan kısıyor, yemekten kısıyor. Yemek paramızda 3 TL. Patronumuz bir de günde 5 vakit namaz kılan dindar bir insan. Sözde Müslümanlıkta hak geçmez, ama bunlar alışkın ne de olsa hocaları Fettullah ABD’de yaşıyor. Cami yardımı toplamak için, hayır kurumları ofise gelir. Patron 50 tl-100 tl gibi bağış yapar din adına ama çalıştırdığı elemanların teknik servisine bir klima almaz param yok diye ve biz o sıcaklarda çok zahmet çektik. Sadece aspiratörle yetindik. Zaten 2 bilgisayar çalıştığı zaman teknik servis hamam gibi oluyor. Ayrıca ben işe başlayalı 3 ay oldu, sadece 1 aylık maaşımı alabildim. Üniversite bitirdim bu alanda. Ama sözde teknoloji çağındayız. Ama iş sıkıntısı var.Ramazan ayında, ben oruç tutmadığım için ilk 2 hafta yemek parası vermedi patron. Tabiî ki bu süreçte Alevi olduğumu ve sol görüşlü olduğumu az çok demeyim, ama tam anlamıyla anladı. Yanımda da tabii solu, emeği kötüleyerek yanına gelen cemaatçilerle konuşuyor. Referandum sürencinde hayır diyenler vatan hainiymiş, demokrasi istemiyormuş, din düşmanıymış, İsrail uşaklarıymışız hayır diyenler. Nazım der ya; vatan sizin çeklerinizse polis copuysa, çiftliklerinizse diye siz vatanseverseniz ben vatan hainiyim der ya o zaman emeği savunmak, barış istemek, özgür, demokratik bir ülke istemek vatan hainliği ise kabul ediyoruz. Ama inanıyoruz ki, güneş bir gün emekçi halk için doğacaktır.Kirve, ben böyle yazdım iş yerindeki sıkıntılarımı. Eğer uygun olursa derleyip toparlarsan yayınlarsın. Eğer olmazsa da cevap verdiğin için sağ olasın. Ben her gün Birgün Gazetesi alamıyorum, eğer yayınladığın zaman mail atarsan şu gün çıkacak diye, ben de alırım. Dinlediğin için sağ olasın. Ben de gazeteci olmayı çok istedim, ama olmadı. Bilgisayar teknikeri olduk. Eğer bilgisayarında bir sorun filan olursa çözeriz seve. Hoşça kal.İş Kanunu Orada da Geçerlidir.Sorularınız ve sorunlarınız aslında önemli bir gerçeğe işaret ediyor. Türkiye’deki pek çok işyeri, işçi sayısı olarak 10 ya da 3 işçinin altında işçi çalıştırmakta bu işyerlerinin çoğu ya kendisi kayıt dışı, yahut kendisi kayıtlı ancak çalışanları kayıt dışı olarak çalıştırılmaktadır. Bu işyerleri sizin de anlattığınız gibi neresinden tutsanız elinizde kalmaktadır. Örneğin bu işletmeler kendilerini düzenlemelerde yer alan 50 ve üzeri işçi çalıştıran işyerleri için var olan zorunluluklara tabii olmamaları nedeniyle -örneğin işyeri hekimi bulundurma zorunluluğu gibi- adeta iş kanunun dışında kabul etmektedirler. Ancak bu işyerlerinin işverenleri için kötü bir haberimiz var. Kendileri de iş kanunun içerisinde yer almaktadırlar.Haftalık Çalışma Saatleri ve Fazla MesaiÖncelikle sizin durumunuz için şunu hatırlatmakta fayda var. Haftalık çalışma süresi 45 saattir ve bunu aşan süreler fazla mesai olarak değerlendirilir. Günlük olarak fazla mesai dahil çalışma süresinin en üst gelebileceği nokta ise 11 saattir. Günlük çalışma süresi 7.5 saati geçiyorsa en az 1 saat olma üzere ara dinlenmesi yapılır. Ara dinlenmeleri yani molalar çalışma saatinden sayılmaz. Gün içerisinde yemek yahut çay molası verip veremediğinizi tam olarak anlamak mümkün olmasa da, günde toplam 11 saat çalıştığınızı söylemek mümkün. Genel olarak, günde 8 saatlik çalışmanın üzerindeki çalışma fazla mesai olarak kabul edilmeli ve saat ücretinizin %50 fazlası olarak ödenmeli. Bu durumda hafta içi beş gün haftalık 45 saat çalışma saatlerinizi doldurduğunuzdan cumartesi günleri de fazla mesai olarak ödenmeli.Çalışmanın Karşılığını Almak!Ancak fazla mesai ücretlerinden önce anladığım kadarıyla, siz zaten almanız gereken aylık ücreti almakta güçlük yaşamaktasınız. Bu konuda eğer aynı işyerinde 1 ya da daha fazla yıldır çalışıyorsanız alacaklarınızı hesaplayarak(ödenmemiş bulunan haftalıklarınız, yapmış olduğunuz fazla mesailer, yemek ve yol paralarınız) , öncelikle noter aracılığı ile bu alacakların ödenmesi için işvereninize bir ihtar gönderebilirsiniz. Bu ihtar içerisinde işverene belirli bir süre tanıyarak alacaklarınızın bu süre içersinde ödenmesini isteyebilirsiniz. Bu alacaklar ödenmediği takdirde sizin tek taraflı olarak iş akdinizi haklı olarak feshedebilirsiniz. Bu ihtar daha sonra işverene açacağınız alacak ve hizmet tespiti davası için bir delil de oluşturabilir. Buradan sigorta meselesine girebiliriz. İş akdinizin feshinin ardından hizmet tespit davası açabilirsiniz. Bu dava sırasında sizinle aynı işyerinde çalışmış kişilerin tanıklığına ve az önce bahsettiğimiz türde o işyerinde çalıştığınıza dair kanıtlara ihtiyaç duyacaksınız. Eğer herhangi bir bordronuz varsa bu da işe yarayabilir. Tüm bunlarla aynı anda SGK İstanbul il müdürlüğüne veya İstanbul 1 veya 2 no’lu Rehberlik ve Teftiş Grup başkanlığına bir dilekçe ile müracaat ederek sigortasız çalıştırıldığınıza dair şikâyette bulunabilirsiniz. Bu dilekçede ad adres TC kimlik no varsa SGK no, işverenin unvanı, adresi işyeri no’su yer almalı, konu da sigortasız çalıştırılmama dair şikayet dilekçesi biçiminde olmalıdır. Dilekçenin içeriğinde ne kadardır o işyerinde çalıştığınızı, ne kadar ücret aldığınızı belirterek işyerinde hizmet akdi kapsamında çalışmanızın olduğunun işyeri defter ve kayıtlarının tetkiki ile tespitinin yapılmasını, işveren hakkında yasal işlem uygulanmasını talep edebilirsiniz.Hukuksal Yolları Zorlamak!Bunun dışında işyerinde çırak olarak çalıştırılan arkadaşınız aslında “çırak” statüsü taşımıyor. Ancak kendisi 16 yaşını doldurmuş ise, 16-18 yaş arası genç işçi statüsü olarak adlandırılır. Genç işçilerin çalışma koşulları yetişkin işçilerden farklıdır. Örneğin haftalık normal çalışma saatleri 40’tır ve fazla mesaiye bırakılamazlar. Alınan ücretlerin asgari ücretin altında olması, politik görüşünüz ve dini inancınız sebebiyle ayrımcılığa uğramanız, işçi sağlığı iş güvenliği tedbirlerinin olmayışı her biri ayrı bir yazıyı hak ediyor. İşverenler işçilerine yasal haklarını sağlamak yerine “sosyal sorumluluk” adı altında sadakacılık yaparak, yahut sizin örneğinizdeki gibi bağışlarla durumlarını “kurtarıyorlar.”Ancak bu tür işyerlerinde de tıpkı diğer işyerlerinde olduğu gibi kendi haklarımızı savunacak bir örgütlenmemizin olmayışı, biz ezilenlerin birlikte saf tutmamamız en temel sorunumuz. Kendi gücümüzle yakın zamanda haklarımızı elde edemediğimiz durumlarda hukuksal yolları sonuna kadar zorlamakta fayda var.
