Yalılarından köşklerinden lütfedip kedili fareli hapishanelerde yatmışlar üç ay. Vay. Alay sanılmasın kendi ifadeleridir. Vay! bana aittir. Hayret ünlemidir. Zira meşrebimizce bir insan işkence gördüm, insan olmakla hak ettiğim onur ve saygıdan mahrum bırakıldım diyorsa, dönüp o insana “ama sen de…” demek yoktur. “Sen de terörist, sen de darbeci, sen de…olarak yargılandın, demek ki…” demeyiz! Bu toplumsal hafızamızın en derinindedir. İntikamın değil acıları dindirecek bir adaletin peşine düşmeyi vazife sayarız. Adalet acıları dindirmeyecekse de bir daha asla hiçbir insan evladının başına gelmesin diyedir bu yapılanlar. Kimse bu kadar aşağılık ve zalim olmasındır. Kimse bu kadar…daha kötü sıfatları bulamayız. Hayalini kurmakla yargılandığımız, işkenceden geçirildiğimiz, asıldığımız zor ve her şeye rağmen yaşamakta ısrar ettiğimiz o başka hayat için yaratmaya hiç üşenmemişizdir halbuki. Belki bu yüzden insan olarak kendilerini gerçekleştirme ihtimallerini bize yapılacak eziyetleri icat etme ameliyesi ile heba etmişler öfkelerini bizden çıkarırlar. Daha acıklı durumdakiler ise onların hınk deyicileridir. Bu zulüm icat ameliyesini takdir ve tezyin ile beyhude harcanmış hayatlarının boşluğunu, yüz elli dört bin sanal izleyicinin varlığı ile doldurma gayretindedirler. İşte bunların körleşmiş beyinlerini için bir aritmetik önerimiz var. Herhangi bir ilden “birgüncük” gazetesinin, on okurunu alalım sevgili okur. Nazlı Hanım saysın soldan. On. Eğer 12 Eylül’de, birimize reva görülen zulüm, kendi yattıkları üç ayı en azından üçe katlamıyorsa ben de masamın üstüne çıkıp “Nazlı Ilıcak darbeci değildir” diye bağıracağım. Kendisi gibi saat başı gezecek tvlerim yok. O yüzden masamın üstü ile yetinin. TV lerden saatlerce “ben darbeci değilim, onlar darbeci” diye çemkirirken, “ama onlar örgüt üyeliği ile yargılandılar” diye de tepinin emi! İsnat edilen suçları işlemişler gibi bir kanaat oluşturuverin. İşte tam burada Nazlı Hanım. Yani tam sizi darbe karşıtı olarak yutacakken. Nagehan Alçı sağa, sola eşit mesafede tavır alarak demokrat olacakken. Siz tam ellerinizi yıkamış baş köşede ömrünüzün en mesut günlerinizi yaşar, botokslanır, hükümete kredi açarken.”Fikri iktidarda” paşalar alkışlarınızla “yargılanırken”. Siz de artık soylulaşmanın keyfini sürecekken. Nereden çıktı Ziverbey, bu eski Fatsa hikayesi, Faik Türün? Nereden?Asla döneminizde olup bitenleri bilemezdiniz. Bir mahalle kahvehanesine gidip sorsanız söylerlerdi size ama siz yine de bilmezdiniz. Elinizin altında muhabirler, kaynaklar, bir gazete vardı, ama bir şey yapamazdınız. O “cahil cühela” işçiler, “okumaz yazmaz” köylüler, gencecik “kandırılmış isyankar” öğrenciler, “anarşit” öğretmenler yapardı. Yaptıklarının bedelini ödediler. “Oh olsun teröristlere” dediniz. Onların gösterdiği insanlığın onda birini gösterse idiniz, şimdi o ekranda olmazdınız. İkbal kapıları kapanırdı. “İlle de oraya girecem” diye tutturduğunuz anti komünist hayal gücünüzün “kurtarılmış bölgesi” Fatsa’ya sanki siz girmiş gibi sevindiniz Nokta Operasyonu başlayınca. Nagehan Alçı, o sıralar minik bir bebekti. Ve siz o bebeklerden böyle bir karanlık yaratılsın diye elinizden geleni ardınıza koymadınız. Toplumsal eserinizin yüzeysellik ve vicdansızlığı sizi bile aşıyor öyle değil mi? 12 Eylül istatistiklerine varsa eğer insafınızla bakın. Onların yalnız rakam değil, insanlar olduklarını bakalım hatırlayabilecek misiniz? Siz işkence yapmadınız, haşa! Yalnız gözlerinizi kapadınız ve var gücünüzle alkışladınız. Ve darbeciler güçlerini ve cesaretlerini sizin kaypaklığınıza duydukları güvenden ve alkışlardan aldılar. 12 Eylül’de bebek olan ben gariban, görmüş geçirmiş siz gazeteci hanımefendiye bir nasihat yumurtlayayım. Nagehan Alçı kendi girdabında boğulsun. Siz bir kez gerçekten bakın hayat-ı umumiyenize. Yaş kemale erdiyse hesaplaşma vaktidir. Bunlar tabii ki sizi, sizin pek sevdiğiniz tabirlerle söyleyelim darbenin basındaki uzantısı yapar. Yapar. İlla masamıza çıkıp bağıralım mı?
darbe
O mahkemenin etrafındakiler. Orayı bir miting alanına çevirenler. Muhataplar, muarızlar, mağdurlar, müdahiller. Yaşayanlar. O günden bu güne 12 Eylül’e rağmen hayatta kalanlar, 12 Eylül’ün yarattığı toplumun içersinde insan kalma gayretini elden bırakmayanlar. Hem talih, hem talihsizlik. Ve ölülerimiz. Mezarları belli, mezarları belirsiz, işkencehanelerde hayatları işkencecilerin elinde, elimizden kayıp gidenler. Sokak ortasında vurulanlar. Beslenmeyip asılanlarımız. Cezaevlerinde taammüden öldürülenler. Sanki mezarlardan, kaybedildikleri yerlerden kayıp birer eko gibi geri gelenler fotoğrafları ile oradalar. Keşke kalbimizin derinde hesaplarının bugün ve orada sorulacağına dair en ufak bir ümit olaydı.Dün o darbenin işkencecileri, bu ülkenin kadınlarını askıya aldılar, onları soydular, tecavüz ettiler. Bugün, başka bir davada 13 yaşındaki bir kız çocuğuna “rızasıyla” tecavüz eden 24 sanık en alt sınırdan yaklaşık 4 yıl ceza öngörülüyor. Ama mahkemeden karar çıkmazsa bugün bu sanıklar zaman aşımından dolayı ceza almayacaklar ve bu suçlar sicillerine işlenmeyecek. Yaptıkları, yanlarına kalacak, hayatlarına devam edecekler. Tıpkı 12 Eylül cezaevlerinin işkenceci tecavüzcüleri gibi ellerini kollarını sallayarak geçip gidecekler yanımızdan her gün.Dün o darbe bu memlekette sendikaları kapattı, malvarlıklarına el koydu, sendikacılarını sokaklarda öldürttü, cezaevlerine tıktı işkenceden geçirdi. Bu sayede istediği gibi at oynattı. Şimdi yeni sendika yasası? Şahane! Taşeronsuz çalışan var mı? Yok! Sendika? Gaz toz cop ceza! İşçi sağlığı iş güvenliği? İş güvenliği öldü! İşçi sağlığı berhava! Sınıf eksenli bir katliam hüküm sürmekte. Esenyurt’ta bir çadırın içinde can veriyor işçiler. Yahut buzların içine sıkışıp yardım isteye isteye, haykıra haykıra ölüyorlar. Tersanelerde maden ocaklarında iş cinayetlerine patlamalara kurban gidiyorlar. Ama şükür ki “Ben biliyorum ki benim işçim işini bitirmeden çıktığı direkten inmez. O direkte sorunu 8 saatte çözerse 8 saat, 18 saatte çözerse 18 saat çalışır” yahut “kader” diyen bakanlara sahibiz bugün!Dün o darbenin üniversitelere gördüğü muamele malum. 12 Eylül’ün Yök’ü mü kalkmış bugün? Yok! Üniversite özerk mi olmuş? Hayır! Rektörleri kim atıyor? Cumhurbaşkanı! Akademik özgürlükler? Yerle yeksan. Tutuklu öğrenci var mı? Denizde kum! 12 Eylül de bile yapılmayan uygulamalarla okuldan atılıyorlar hem de, sınavlarına sokulmuyorlar. Ama neyse ki, Samanyolu kontenjanından, akademisyenlerin yazışmalarını takip edip soruşturan teknoloji ile barışık iletişim fakültesi okul müdürleri var.Okul müdürü demişken, 12 Eylül Erdal Eren’i astı on yedisinde, dün. Bugün on yedisinde gençler lisesinde aç kalmamak için evden yemek getirmeye, yetersiz ve pahalı kantini boykot etmeye çalıştıkları, arkadaşlarına bir de bildiri dağıtıp, birlikte kahvaltı etmeye kalktıkları için On bir sivil polis ve bir de müdür sayesinde okuldan atılıyor. Zira bugün on yedisinde olan “boykotçu” Abdülmelik “Hrant yürüyüşüne de katılan bir terörist”.Dün bu medya şakı şakır alkışlamış idi darbeyi. Ama bugün o darbenin “yargılanmasını” da şakı şakır alkışlıyor. Neyse ki! Ne güzel! Başbakan Erdoğan “12 Eylül referandumunda kendilerine muhalefet edenlerin bugün mahkeme kapısında sıraya girdiğini” buyurmuşlar. AKP hükümeti “devletin devamlılığını” öne sürerek bu davaya müdahil olacakmış ya. O darbenin olduğu günler de şak şakçılar arasında olduğunu, en iyi ihtimalle deliklerine kaçıştıklarını bildiklerimiz. Darbede hesap sormak için her ayağa kalktığımızda her nedense(!) hesabımızı görmeye kalkanlar! Yazın yeniden tarihi, o tarihte siz o darbenin mağdurları olun. Neyse ki mahkemeyi kurdunuz. Bir de hapse koyun iki kokuşmuş ihtiyarı ki tam olsun! “Kendi hapiste fikri iktidarda!”
Babaları da dedeleri de aynı işi yapmış belki. Dünyanın her yerinde olduğu gibi burada da yapacak başka bir şey olmamasının adı sınır ticareti. Endonezya’da yanardağın kraterinden kaynayan sulardan kükürt çıkartanlar gibi, Türkiye’de ya da Bangladeş’te kot kumlama atölyelerinde çalışanlar gibi, Türkiye’de ya da Pakistan’da gemilerin gövdelerine ömürlerini veren tersane işçileri gibi, dünyanın her yerinde göçüklerin altına gömülen madenciler gibi. Hayatta kalabilmek için hayatımızı gömdüğümüz fabrikalar gibi. Başka bir çaremiz olmadığından. Hayatta kalmak için ölümü göze almak elli altmış ya da yüz liraya. Mayını, kurşunu göze almak. En az bizim kadar bedbaht olan diğerlerinden, Iraklılardan mazot, şeker ve gıda alıp sınırın bu yanına taşımak. Taşıyıp elli lira altmış lira yüz lira kazanmak. Yeterince zorlu bir hayat bahsettiğimiz. «Biz izin verildiği sürece bu işi yaparız. Bu güzergâhta şimdiye kadar bir çatışma yaşanmamıştır. Şimdiye kadar biz yakalandığımızda katırlarımızı vurur, semerlerimizi ve getirdiğimizi eşyaları yakarlardı.» diyorlar, katırlarının vurulup eşyalarının yakılmasına razı. Katırlarını vurup semerlerini ve getirdikleri eşyaları yakmak. Yani sahip oldukları yaşamak için başvurdukları yolu da kesip atmak. Yeterince zalim mi? Zalim. Ama yeter mi bu zulüm? İlle de ölümden öte köy yok dedirtmek lazım bize.Eşeklerin bildiğiO karakoldaki en alt rütbedeki askerin, o köylerdeki muhtarların, her köylünün, suyun başındaki kadınların, on yaşındaki çocukların, köyün delisinin ve dahi köyün eşeklerin bildiğini “istihbarat” bilmeyebilir aniden. Herkesin bildiği ve “kaçağa gittiği” yolun üstünde hep durduran ve sonra da geçmelerine izin veren askerler durdururlar kaçakçıları. Ama geçmelerine izin vermezler. İnsansız hava araçları ve dahi insansız teknolojileri ile “edindikleri” bilgilerle bomba yağdırırlar üzerine on dokuzu çocuk otuz beş kişinin. Bunun adı nereden bakarsanız katliamdır. Bundan sonra ne diyelim? Bize zulüm ve katliam olan onlara fırsattır. Kimi için “düşünebilmenin” fırsatıdır, “aslında kaçak sigara olayını da masaya yatırmak, sigaradaki bazı vergileri de gözden geçirmek için bir fırsat olduğunu” düşünebilmenin fırsatı! İnsanlığa dair bir kırıntı aramayın düşünmek deyince. Haberini bile yapmamaktır katliamın körlük. Yüzleşme ve hesaplaşma diye kast edilen bu olsa gerektir Dersim bahsinde. Kürsüden ve belgeler elde.1915, Dersim, Otuz Üç Kurşun, Sivas yahut Uludere. “Büyük insanlık” bombalarla paramparça edilir, bir Allahın kulu yardıma koşamazken, koşanlara hayır gidemezsiniz denilirken, “büyük insanlığımız” yaralı ve kar altında donarken birileri kendi “büyük” hesaplarının peşindedir.Onların Hesapları, Bizim CanımızO hesaplardır insanlığımızı ve canımızı sıfır noktalarına getiren ve o sıfır noktasına gömen. O hesaplar kan üzerine kurulur. İşi taşerona verenin derdi değildir on dokuz çocuk, otuz beş canın sönmesi. Din kardeşliği sökmez mevzu bahis olan derin hesapları ise malum kimselerin. “MİT içinde böcekleri olan köşe yazarı sıfatlı, taşeron” “cambazlar”la, aynı ipte oynayan başbakan sıfatlı “cambazlar” kapışırlar biz can derdindeyken. İnsan cesetleri ile örülmüş bir ipin üzerinden karşılarındakinin zaafını gördükleri zannıyla hamle yaparlar fırsat bu fırsat. İstihbaratın “milli” olanı üzerinde kapışırlar gözümüzün önünde. Bir taraf sorumluluğunu “kan parası”na devredip, işin içinden çıkmak niyetindedir en nihayetinde. Kapışmayı gören taraftarlar ise “insanlıklarını” alıp koşarlar savaş meydanına. Hazır kendi taraflarının cengâverleri vururken iki darbe de onlar vurur “korkusuzca”(!) Hazır ortalık toz duman iken MİT de kapılarını açar medyaya. İşe bakın. Yıllar sonra. Velhasıl, onların büyük hesapları içinde bizimkiler, otuz beş kişimiz küçük bir ayrıntı, bizim can derdimiz ve asıl meselemiz ise onların asıl meselesi “biraz” farklıdır. Zira ne zaman vatan, sınır, savaş dense zenginin parası, malı mülkü, iktidarı, hesapları yoksulun kanı, canı, hayatıdır.
İlk DemirHey Allam! Nedir bu “Demir”lerden çektiğimiz? Bir idiler iki oldular. İlk Demir’i hatırlayacaksınız. Hani o demirbaş listesinin başında duran. ÖSYM’nin şifreler ve skandallar şampiyonu, efsanesi, hacıyatmaz başkanı Ali Demir. Çok pardon! Ben di’li geçmiş zaman mı kullandım? Adam hala aynı makamı işgal etmeye devam ediyor yahu! Yani şu an, şu sırada, şimdi soruyoruz ÖSYM Başkanınız kim? Ali Demiiir! ÖSYM’nin milli ve ebedi şefi olarak vazifesini sürdürmekte. Vardı, var, var olacak gibi de görünmekte. Bize de kendisini Türkiye’nin “en güvenceli işinde çalışan, en şanslı insanı” ilan etmek düşmekte. Zaten öyle bir makam ki istifa etmez ise kimsecikler kıpırdatamıyor yerinden. E zaten kimsenin de ona git dediği falan da yok anladığımız. Duyarlı Cumhurbaşkanımızın, Abdullah Gül’ün gözlerinin yaşla dolmasını ve Ali Demir’e git demesini boşuna bekliyoruz. Bizim fesatlığımız. Bu meseleyi ısıtıp ısıtıp getirmemiz kıskançlığımızdan canım. O değilse Ergenekoncuyuz kesin! Tez yazacağım diye ömür tüketip, o esnada cumhurbaşkanlığı makamından rektör arayacak bir çevre edinemedik ona hayıflanıyoruz. Gerçi biz de hepten “çevre”siz sayılmayız Fakat bu zat-ı muhteremler ikbal basamaklarını tırmanır paşa eteği öperken bizim edindiğimiz çevre o paşaların zindanlarından çıkabilenler oldu ancak. O zindanlardan geçenlerin kimi darağacında can verdi, kimi öldü işkenceden, kimi hayatta ama maddi ya da manevi sakat kaldı. Kimi kovuldu üniversitelerden o vakit, kimi üzerine kabus gibi çöken “darbe”den ufalandı gitti. Kim ölmekten beter oldu söylemeye dilim varmıyor. Neyse herkesin 12 Eylül ile hesaplaştığı şu günlerde herkese böyle network, herkese böyle iş güvencesi ya rabbi! Amiiiiin!İkinci DemirGelelim nev-zuhur Demir’e. Evet sözü harç zamlarına getirmek istiyorum. Bu demir Ömer Demir. Bu da en az ilki kadar şuursuz. Artık makam mevki dağıtımında “bir garip kıstas”ın işlediğinden kesin olarak emininiz. Zira YÖK başkan vekili kendileri. O günlerde asıl başkan tatilde olduğundan yerine bakmakta. Temmuz sonu itibariyle başına geleceklerden haberdar bulunan ve kendisi ile görüşmeye gelen öğrenci heyetine tamı tamına şöyle diyor: “Bu zamları biz yapmadı ki hükümet yaptı.” Pardon? Siz hangi makamı işgal ediyordunuz acaba? Daha bitmedi! “Biz fakir öğrencilerin bu harçları nasıl ödeyeceklerini hiç düşünmemiştik.” Bir pardon daha. Ha o günden bu güne aynı şahsın hükümetle harç zamları konusunda polemiğe girdiğini falan zannedebilirsiniz YÖK üyesi olarak. Yani “o günden sonra düşünmüştür bu konuyu” falan diye hayal kurabilirsiniz, adamın isminin başındaki Prof. Dr. sıfatını ciddiye alıp. Havanızı alırsınız.DisütopyaŞu an öğrenciler alttan aldıkları dersin kredisi başına para ödemekteler. Yüzde yüz, yüzde iki yüz, üç yüz, dört yüz, beş yüz zam demek bu yerine göre. Böylece Nokta otoma(ma)syon filan gibi sistemlerin en sonunda ne işe yarayacağı ortaya çıktı. Memurun, araştırma görevlisinin, herhangi bir insanın insafına bırakmayalım tahsilâtı diye icat edilmiş meğer bu programlar. Biz de “yahu çalışmayan programı kullanmakta niye ısrar ediyorlar” diye saf saf sormaktaydık. Yıllar önce biz öğrenciyken anlattığımız disütopya, AKP’nin becerikli elleri ile gerçekleştirilmiş durumda. Kredi başına, saat başına para: buyurun buradan bilim bilgi üniversite. İşte benim şimdiki disütopyam; -AKP’ye akıl vermek gibi olmasın ama- “Hocalar falan yeterince çalışmıyorlar zaten, ders alma sistemini hallettik de şu ders verme sistemi de pek verimsiz” kanaatinden yola çıkarak- Onları da taşerona versek mesela. Yani şöyle; ana bilim dalı başına ihale açsak misal. Gelse teklifler: “efendim bizim elimizde 3 prof, 5 doc. 6 yard.doc. 8 asistan var. Şu, şu derslerden şu kadar saat veririz. Şu kadara da olur dönemlik” diye? Açık eksiltmede kazanan verir dersi. Olmayacak şey mi? Olur olur. İhale kurulunun başına da Demir’lerden birini geçirdik mi sırtımız bir daha yere gelmez. Yemekhaneden giren özelleştirme benim hayal edebildiğim şahikasını da bulur böylece üniversitede. Daha da endişelenecek hiç bir şey kalmaz, AKP’nin ve neoliberalizmin benim hayal gücümü de aşabilecek aç gözlülüğünden gayrı.
Bildiğiniz gibi ortada bir Torba yasa var. İçinden her an her şey çıkabilir cinsinden. Tam adını yazalım olsun bitsin. 6111 sayılı “Bazı Alacakların yeniden yapılandırılması ile Sosyal sigortalar ve Genel Sağlık Sigortası Kanunu ve Diğer Bazı Kanun ve Kanun Hükmünde Kararnamelerde Değişiklik Yapılması Hakkında Kanun” Bu Kanun 13 Şubat 2011’de kabul edildi ve 25 Şubat 2011’de Resmi Gazetede yayınlandı. “Bazı alacaklar”, “bazı kanunlar” gibi gayet(!) açıklayıcı ifadelerle bezeli bu başlıktan da anlaşılacağı üzere içerisi karmakarışık. Bu torbadan 12 Eylül’de tutuklanmış, işkence görmüş, işinden edilmiş, yalnız bedenen ve ruhen sakatlanmamış, fakat işsizlikle de, yoklukla da sosyal ve siyasal haklarından mahrum kalarak da ayrımcılığa ve sosyal dışlanmaya tabi tutularak da cezalandırılmaya kalkışılmış insanlarımıza bir umut çıkabilir mi diye baktık. Şüphesiz yaşadıklarının karşılığı olacak hiçbir maddi karşılık yok. Ama bugün hayatlarını biraz da olsa kolaylaştıracak bir şey çıkar mı diye umut ettik.. Ama netice şimdiden söyleyelim ki çok iç açıcı değil. Yine de, bu konuda sorulan sorulara da genel bir yanıt geliştirmeye çalıştık.Yalnız Beraat Edenler ve Kovuşturulmasına Yer Olmadığına Karar Verilenleri KapsıyorDarbe dönemindeki hak kayıpları ile ilgili düzenleme “Bazı Kanunlarda Değişiklik Yapılmasına İlişkin Hükümler ve Son Hükümler” adı altında düzenlenmiş. Torba Yasanın 52 inci maddesi 5510 sayılı Sosyal Sigortalar ve Genel Sağlık Sigortası Kanunu’na geçici maddeler ekliyor bunlardan geçici 36. madde ilgilendiğimiz konuyu düzenliyor. Bu maddeye göre “13/5/1971 tarihli ve 1402 sayılı Sıkıyönetim Kanunu uyarınca kurulan sıkıyönetim mahkemelerinin görev alanına giren suçlar nedeniyle yakalanan veya tutuklananlardan, Türk Silahlı Kuvvetlerinin yönetime el koyduğu 12 Eylül 1980 tarihinden itibaren haklarında kovuşturmaya yer olmadığına veya beraatlerine karar verilenlerin, gözaltında veya tutuklulukta geçen süreleri için” borçlanabilecekler. (Şüphesiz AKP Hükümeti’nin adalet ve demokrasiden ne anladığını ziyadesiyle yüzümüze çaptığı günlerden geçiyoruz. AKP’nin 12 Eylül’ün işkence ile alınan ifadelerle tarafsız(!) ve adil(!) mahkemelerde yargılanan ve bunun sonucu “mahkûm” olanları bu düzenlemenin dışında tutması bir yandan da “12 Eylül’le hesaplaşması(!)” gayet manidar. Belki biz yanlış anladık yahu! Hemen günahlarını almayalım. Belki de AKP, başka bir yıla denk gelen “12 Eylül” ile hesaplaşıyor!)Nasıl ve Ne Süre İçinde Borçlanılabilinir?Velhasıl hüküm giymiş olanlar bu borçlanma hakkından yararlanamayacaklar. Ancak 12 Eylül 1980’den başlayarak (Kanun sürenin sınırına dair bir referans vermiyor. Muhtemelen bir genelge ile uygulama esasları belirlenecektir.) sıkıyönetim mahkemelerinin görev alanına giren suçlar nedeniyle haklarında takipsizlik kararı verilenler ya da beraat edenler gözaltında geçen ya da tutuklu geçen sürelerini borçlanabilecekler. Ancak bu haktan yararlanabilmek için gözaltında veya tutuklulukta geçen süreleri için kendilerinin ya da hak sahiplerinin belgelemeleri, geçici kanunun yayımı tarihinden itibaren altı ay içerisinde talepte bulunması gerekiyor. Yani hak sahiplerinin bu kanunun Resmi Gazetede yayınlandığı tarih olan 25 Şubat 2011’den başlayarak başvurmak ve borçlanmak için 6 ayları var. Bunun için Kara Kuvvetleri Adli Müşavirliğine başvurarak hakkınızda alınan Sıkıyönetim Mahkemesi kararlarını edinerek bir başvuru belgesi ile Sosyal Güvenlik İl müdürlüğüne yahut Sosyal Güvenlik Merkezine başvurabilirsiniz. Eğer Kara Kuvvetleri Adli Müşavirliği ile muhatap olmak istemezseniz, diğer bir seçenek başvuru belgesi ile aynı yerlere müracaatınız halinde gerekli belgeler SGK tarafından Kara Kuvvetleri Adli Müşavirliğinden istenmesi.Nasıl Hesaplanacak, Kim Ödeyecek?“talep tarihinde 82 nci maddeye göre prime esas günlük kazanç alt sınırının % 32’si üzerinden hesaplanacak primlerinin; bu durumlarından dolayı dava açıp tazminat alanların borcun tebliğ tarihinden itibaren altı ay içerisinde kendilerince veya hak sahiplerince, tazminat almamış olanların ise Hazinece ödenmesi suretiyle borçlandırılır.” Yani SSK’lı olanlar için belirlenen asgari ücretin %32 ‘si üzerinden hesaplanacak. Tutuklanmaları veya gözaltına alınmalarından dolayı dava açarak tazminat almış bulunanların borçlanmaları kendileri yahut hak sahipleri tarafından, dava açıp tazminat almayanların borçlanmaları hazine tarafından ödenecek. Ancak sigortalılık başlangıç tarihinden önceki dönemler için yapılan borçlanmalar, sigortalılık başlangıç tarihini geriye doğru götürmeyecek.Memurlar İçin de Geçerli mi?Yukarıda belirttiğimiz pek çok husus aynı dönem içerisinde 5434 sayılı T.C Emekli Sandığı Kanuna tabi çalışmakta olanlar (memurlar) içinde geçerli. 12 Eylül 1980 tarihinden itibaren haklarında kovuşturmaya yer olmadığına veya beraatlerine karar verilenlerin, herhangi bir nedenle hizmet sayılmayan gözaltında veya tutuklulukta geçen süreleri, kendileri veya hak sahiplerinin bu durumlarını belgeleyerek bu maddenin yayımı tarihinden itibaren altı ay içerisinde talepte bulunması kaydıyla, gözaltına alındığı veya tutuklandığı tarihteki emeklilik keseneğine esas aylık derece ve kademesinin talep tarihindeki katsayılar ve emeklilik keseneğine esas aylığın hesabına ait diğer unsurlar ile kesenek ve karşılık oranları esas alınmak suretiyle hesaplanacak borçlanma tutarının altı ay içerisinde kendilerince veya hak sahiplerince ödenmesi halinde hizmet sürelerine eklenir. Borçlanılan süreler 5434 sayılı Kanunun geçici 205 inci maddesine göre yaş tespitinde dikkate alınmaz.Hem SSK hem de 5434 sayılı kanununa göre çalışanlardan bu kanunun yürürlüğe girdiği tarihe kadar, kendi sigortalılıklarından dolayı sosyal güvenlik kanunlarına göre gelir veya aylık bağlanmış olanlar ile söz konusu süreleri herhangi bir şekilde sigortalılık hizmeti olarak değerlendirilmiş olanların borçlanama yapmaları mümkün görünmüyor. Ayrıca borçlandırılan sürelerin emekli ikramiyesi hesabında dikkate alınmayacağı da bu kanun değişikliğinde belirtilmiş.
Sabahın köründe girebilirler evinizin içine. Mahrem hayatınızın üzerine basıp darmadağın edebilirler hayatın soğuğundan ve zulmünden kaçıp kurtulduğunuz köşeleri. Sizi çekip alabilirler kuytusundan eşinizin ve çocuğunuzun. Arkadaşlarınızı öldüren polislerin, ukala valilerin, sizi sokak ortasında, çocuğunuzu ana karnında, eşinizi karnı burnunda tehdit edenlerin karşısında, sırf bir çalışan olarak hakkınızı aradınız diye “sana hiçbir yerde iş yok” diye yüzünüze sırıtan utanmaz müdürlerin medya patronlarının karşısında, ölüm tehditleri karşısında copların karşısında parmak sallamaların karşısında eğmediğiniz başınıza bir el uzanır. El uzanır sizin başınızı eğip, sizi bir polis otosunun içine sokmaya kalkar. Güya başınızı arabanın kapısına vurmayasınız diyeymiş. Öyle düşünmekteler esenliğinizi ama son söz sana aittir yine de. “Dokunmayın arkadaşlar” dersin “yanarsınız.” Anlamsızca gerekçe ararsınız. Gerekçe size bile gösterilmeyen gizli delillerdir. “tutuklandım abi” “neden tutuklandın?” “gizli delil abi” “evet anlıyorum!” Bir nevi “Zaytung” haberi.Ergenekoncu olmamız muhtemeldir. “yargı bağımsızdır….gazetecilik değil başka nedenlerle..bekleyelim yargı işini yapsın” .diyor hikmeti kendinden menkul siyasi ağızlar. Hepsi teker teker çıkıp böyle diyor ekranlardan yüzümüze. Onlar böyle dedikçe, hepsi bir ağızdan bir koro halinde böyle dedikçe daha az inanılır hale geliyor söyledikleri. Yapışkan bir yüzsüzlükle tekrarlıyorlar ama durmadan. Hiiiç kondurmuyorlar. Darbeyle hesaplaştığını iddia eden iktidara faili meçhullerin hesabı diyorsunuz bir tıss sesi çıkarıyor yalnız. Onlar bizden önceydi! İnsanın gözünü belertip “yok yaa!” diyesi geliyor. Ne sendikalaştığı için işten atılan, iş kazalarında(!) katledilen işçinin hesabı, ne açlıktan ölen bebeklerin hesabı, ne durmadan, durmadan öldürülen kadınların hesabı sorulabilir onlardan. Onlar sütten çıkmış ak kaşıktır zira. Her biri için bir cevapları vardır. Ama bir tek şeyden öyle emindirler. Onlar sorumlu değildir. Bir sorumlu varsa ondan öncekilerdir. İki dönemdir iktidarda olsunlar ya da olmasınlar, onlar terrrrtemizdir!. Varsa yoksa medyanın suçudur bu. Böyle trajediler öne çıkarılıp iktidarları yıpratılmak isteniyordur zira. Ahh bu gazetecilerin bir de kitap yazanları var: İmamın ordusu diye. İşte o iktidarlarına daha da büyük tehdittir. Öyleyse o kitabı yazan gazeteci Ergenekoncudur. İnsanlar ikiye ayrılır. Onlardan olanlar ve onlardan olmayanlar. Olmayanların Ergenekoncu olması kuvvetle muhtemeldir.Ahmet Şık’a Gazetecilik Dersi!Aslında ne iyi gazeteciler var memlekette. At işte başlığı “gazetecilikten tutuklanmadılar” diye. Çal davulunu iktidarın. Gözünü kapa. Görmez ol gözüne girenleri Evet de evet de. Olmadı yetmez ama evet de. Tahkim et sağdan soldan iktidarı. Otur köşenden yaz. Her devrin adamı ol. Öyle iyi öyle incelikli yap ki bu işi- yalakalık dediğimizi halk arasında- şaşırsın iktidar sahipleri bile. Bu kadarını da beklemiyorduk bu adamdan desinler. Okuyanlar solcu sansınlar hala seni. Onların bile aklına gelmeyecek “demokratlıklarını” keşfet iktidar sahiplerinin. Cilala cilala sun. Böyle yaparsan işte gazetelerin köşelerinden ekranlara da fırlarsın hem. Hem bir zamanlar aynı gazetenin sütunlarını paylaştığın arkadaşına öyle olmadığını bile bile ta içinde “gazetecilikten alınmadılar” da diyebilirsen bir de. İşte o an sen tam olmuşsundur. Tam oldun mu iyi olur. Gelsin programlar paralar, evler, arabalar.Böyle Gazetecilik Olmaz Ahmet Şık!Hah bak şimdi tam aydınlandım. Ah Ahmet ah, sen bu gazeteciliği becerememişsin. Ondan bu başına gelenler. Sen git Manisa’da işkence gören çocukların davasını izle. Sen git 96’da öldürülen arkadaşın Metin Göktepe’nin davasının peşini bırakma. Gazetecilik yap, tanıklık yap bir de. Cumartesi Anneleri’nin önünden ayrılma. Üstüne bir de çalışma saatlerine falan itiraz et o en büyük medya patronlarının karşısında. Sendika, hak, hukuk gibi laflar et. Baş eğmeyi reddet. Güzelce atıl ve bir daha bu sektörde iş bulamamakla tehdit edil. Bir nevi açlıkla terbiye etmekle tehdit etsinler seni yani gazetecilikten başka yapacak bir işin olmadığından. Sonra çık yine haber yap. Kendin olmakta, kendi kafana göre gazeteci ve insan olmakta ısrar et. Hasan Ocak’ın annesinin yanında dur. Bir de darbe günlükleri felan yayınla. Üstüne kitaplarla tüy dik “kırk satır mı kırk katır mı?.”İş mi şimdi bunlar? Hrant Dink›e kafayı takmış ötekiyle birlikte alınırsın iste. Hooop Metin›in, Hasan›nın, Hrant›ın katilleri ile, katil emrini verenlerle, katillerin sırtlarını yasladıkları ile aynı kefeye. İşte böyle. Elde yok avuçta yok bir ömür. Ekranlardan gördüğümüz mütevazi evinde. Ne en büyük gazetelerde bir köşe ne en büyük ekranlarda bir program ne şatafat iltifat devletli ağızlardan. Birkaç gazetecilik ödülü almışsın gerçi.“Ananı” ve Bizi de Al da Git!Ama böyleysen suçun büyüğü annenin. Belli dik başlılığını da ondan almışsın. Annen Fatma Şık konuşuyor dik dik: “son 10 yılda Başbakanın bilgisi olmadan hiçbir emniyet müdürü ve görevlisi veya özel görevlileri tavuk bile kesemez…..Oğullarımı başkalarının paralarıyla Amerika’da okutmadım, başkalarının paralarıyla iş kurmadım. Hediye gemiler almadım. Ben çocuklarımı okutmak için yeri geldi nikah yüzüğümü, yeri geldi çeyizimi sattım, ama onları Türkiye’ye dürüst, onurlu bir miras vererek yetiştirdim. Savcı ilk defa açıklama yaptı. Neymiş, “Devlet sırrıymış söyleyemem.” “Devlet sırrı dediğin belgenin 3-5 gün sonra düzmece olmayacağı ne malum?” diyor. Fadime Göktepe, Emine Ocak da sana oğlum diyorlar. İsyankar annelerden yana zenginsin. Ahmet, sen en iyisi bu kez başbakanın sözünü dinle. Bir yolunu bul “ananı da al git” Fatma Şık’ı, Fadime Göktepe’yi, Emine Ocak’ı Hrant’ın ailesini al, başka bir yere git. Sana, senin gazeteciliğine inanlar, bizler de ardından gelelim. Zira buranın cehennemden farkı kalmadı. Zira senin kalemin kırılmış, sen parmaklıklar ardına konulmuşken mücadele etme iyimserliği bile kayıp gidiyor elimizden. Bir tek “Ahmet Şık olsa peşini bırakmazdı” düşüncesi kalıyor geriye bir umut olarak. Bir de öğrenci eylemlerinde seni fotoğraf makinen ile orada görünce içimizin rahatlamasının sıcak hatırası.
Bunlar hep oluyordu diyenlere kadın cinayetleri yüzde 1400 arttı diyor istatistikler. Yüzde diyor bin dört yüz. Resmi rakamlar geçiyor gözümüzün önünden. Binlerce yıllık katlimizin son halinin vahametini rakamlar ve resmi rakamlar, o soğuk sayılar yani yaşadığımız zulmü anlatmaktan aciz sayılar bile haykırıyor suratımıza. Her gün ortalama beş kadın “hayatlarındaki” erkekler tarafından her gün göz göre göre, körü körüne katlediliyor. Katlediliyoruz. Üzerine bedenen sakatlananları koyun, ruhen sakatlananları koyun, tokat yiyen azar işitenlerimizi koyun. Tecavüze tacize uğrayanlarımızı koyun. Bugün aklımızı nasıl yitirmediğimize şaşalım hep birlikte. Bu dünyada yaşayıp kadın cinsi olarak katledildiğimiz dünyada ayakta kalabildiğimize ve acıyla haykırabildiğimize şaşalım hep birlikte. Hukuk mu? Mahkeme mi? Adalet mi? Kadınlar mevzu bahis olduğunda tüm bunların laftan ibaret olduğunu çoktan öğrendik.Hepimiz GibiAyşe, Arzu, Saliha, Funda, Şehri, Hatice. Bakıyorum fotoğraflarına. Ayşe’nin yüzü gözleri mor. Yaşadığı cehennemden ne olursa olsun kurtulmaya karar vermiş bir kadın gözümüzün içine bakıyor dosdoğru. Bu karar kolay alınmamış belli. Cehennemin şiddetin ilk işaretleri geldiğinde kendinde aramış hataları hepimiz gibi. Düzelir demiş hepimiz gibi. Yıllar geçip gün be gün yandıkça canı düzelmeyeceği apaçık çıkınca ortaya ama çocuklar ne olacak demiş. Çocuklar büyüsün kendilerini kurtarsınlar demiş. Hepimiz gibi.Vatandaş Ayşe, Vatandaş AhmetOndan sonra ondan sonra. Dayak ve tecavüz. Canına tak ettiği yerde tam da çocuklar büyümüşken bir akraba düğününde bir akrabasıyla dans eden Ayşe’yi dövdü koca. Tecavüz etti arkasından. Cinsel saldırı suçuyla çıktığı mahkemede pişmanım dedi koca. Karımı dövdüm, tecavüz ettim pişmanım. Bir sözü yetti dayakçı ve tecavüzcü kocanın serbest kalmasına. Tutuksuz yargılanmasına. Zira “kocası” bu diye düşünmüş olmalılar kocayı serbest bırakan erkek kardeşlik kurumunun adalet sistemindeki üyeleri, “döver de sever de”. Kendine hukukları da uygun nasıl olsa. Her şeye rağmen inat etti kendi hayatında ve boşanmayı başardı Ayşe. Issız bir yere bıçak zoruyla kaçırıp ölümle tehdit etti koca. Ardından kapısına dayandı Ayşe’nin. Ayşe savcılığa başvurdu. Bilin bakalım ne oldu? Savcıdan devletin bıçak zoruyla kaçılmış ölümle tehdit edilmiş kapısına dayanılmış “her vatandaşına” reva gördüğü muameleyi mi gördü? Bu adam yan komşusu Ahmet beye bunları yapsa ne olurdu? Yan komşusunu dövse ona tecavüz etse onu bıçak zoruyla kaçırsa ölümle tehdit etse sonra tekrar kapısına dayansa ne olurdu? İşte o zaman olacak olanlar Ayşe söz konusu olunca olmadı. Eski koca gözaltına alınmadı. Ayşe bir polis otosuna konulup eve gönderildi. Mahkemeye başvurdu Ayşe. Koruma talep etti. “Uygun” bulunmadı. Bir eksik etek bir saçı uzun aklı kısanın şikayetine uyup korumamı verecek devlet bir de.O FotoğrafO fotoğraftan bakıyor Ayşe. Hayatına arsızca el koyan, korunmak için mahkemeye başvurduğu adam tepesinde. Ölüm tehditleri için suç duyurusunda bulunduğu adam, tecavüzcü ve dayakçı koca o fotoğrafın içinde. Tüm kişisel alanını işgal etmiş. Ayşe dik. Tüm bedeni ile hayır diyor o fotoğrafta. Boyun eğmeyi reddediyor belli. Ayşe zulümden kurtulmaya çalışmanın bedelin 10 bıçak yarasıyla ödedi. Yeni TCK’nın suç aleti saymadığı bir bıçaktan alınmış 10 darbe. Bıçağı tutan el kocanınki şüphesiz. Cinayeti herkesin gözü önünde defalarca prova eden, tecavüz ve dayakla taçlandıran kocanın. Ama onun sırtını sıvazlayanlar öne öne itenler var arkasına Ayşe’yi eve gönderen polisler, kocanın gözaltına alınmasını talep etmeyen savcılar, ölüm tehdidi altında bulunan bir “vatandaşı” vatandaştan saymayıp koruma vermeyen hakimler. Hep bir ağızdan aynı şarkıyı söylüyorlar. Koca onların önde gideni yalnız.MesajBiz tüm kadınlara verdikleri mesaj net. “Sizin hayatınıza istediğimiz gibi el koyarız” diyorlar. “Sizin kendinize ait bir hayatınız olamaz. Aileniz, babanız erkek kardeşiniz sevgiliniz kocanız hatta yan kapı komşunuz hocanız bakanınız ve dahi tüm devletlüler. Biz erkekler ve onların hizmetkarları. Kimi seveceğinize, bedeninize kimin dokunacağına, ne giyeceğinize, nerde ne zaman çalışacağınıza, kaç paraya çalışacağınıza, kimle konuşacağınıza, kime saat soracağınıza biz karar veririz. Siz bize bakmak beslemek hoş tutmak zorundasınız. Bedeninize, maddi ve manevi emeğinize ve topyekün hayatınıza istediğimiz gibi el koyarız. Köleliğinizden kurtulmak ve kendinize ait bir hayat mı istiyorsunuz? İstediğiniz yerde çalışmak istediğinizi giymek istediğiniz adamla evlenmek mi istiyorsunuz? Malına zarar gelmiş ruh haliyle saldırırız üzerinize. Bakın işte Güldünya’ya bakın, Ayşe Paşa’lıya, Arzu Odabaş’a, Sakine Akkuş’a, Derya Demiral’a, Zübeyde Yıldız’a, Gülayşe Bilgi’ye, Seher Haşimoğlu’na, Saliha Erdem’e, Hatice Fırat’a. Her gün öldürülen 5 kadından birine bakın. Bakın ve ibret alın.” Hepsi cins temelli bir katliamımızın kurbanları.Aldığımız mesaj budur. Kadın olduğu için öldürülen, tecavüze tacize uğrayan her kadın dünyanın her yerindeki kadınlara başkaldırdıklarında hesaplarının nasıl görüleceğine dair politik birer derstir. Bu dersi alan her kadın isyankardır. Bu dersi alan her kadın feministtir. Kendi kurtuluşunun kendinin ve diğer kadınların elinde olduğunu, taa içinde bilir Nokta.
Doğum Borçlanması Sigortalı Olmazdan Evvel Gerçekleşen Doğumlar İçin de Mümkün mü?Merhabalar. Öncelikle yazılarınız için teşekkür ediyor, ellerinize sağlık diyorum. Size bir sorum olacak. Yazınızda açıklamışsınız biraz ama sizden tekrar bilgi almak istedim. Yasal dayanağı nelerdir onun hakkında bilgi almak istiyorum. Annemin emekliliğine dört yıl gibi bir süre kaldı onun için böyle bir arayış içine girdim. Annemin doğumdan önce hiç sigorta ya da Bağ-kur başlangıcı yok. Şu anda hayatta olan üç çocuğu var, en küçüğümüz 26 yaşında. Yani annem son doğumunu yaptıktan ortalama on yıl sonra SSK’ya başladı. Böyle bir durumda annem doğum borçlanması için başvurabilir mi? Yasal dayanakları nelerdir, neler yapabilirim? Gerçekten yardımınıza ihtiyacım var. Şimdiden ilginize teşekkür ederiz…..Temmuz ayında yayınlanan bir genelge ile doğum borçlanmasında kadınların aleyhine olan düzenleme değişti. Ancak bu değişikliğin kendiliğinden gerçekleşmedi. Doğum borçlanması yapmak isteyen kadınların mahkemelere başvurularının ve Yargıtay kararlarının bu genelgenin çıkmasında ciddi etkisi olduğunu söyleyebiliriz. Yeni tebliğle birlikte iki temel nokta değişti. İlki, “ilk defa sigortalı olarak çalışmaya başladığı tarihten sonra” ifadesi yeni genelge ile ortadan kalktı. Yani kadınların 2 doğum için 2 şer yıl borçlanabilmesi için bu doğumları sigortalı olarak çalışmaya başladığı tarihten sonra yapması şartı artık yoktu. Dolayısıyla nasıl ki sigortalı olmazdan evvel yapılan askerlik hizmeti borçlanılabiliyor ve sigortanın başlangıç tarihini geriye doğru taşıyorsa, sigortalı olmazdan önce yapılan doğumlar da aynı şekilde kadın sigortalının sigortaya giriş tarihini geriye taşıyacaktı. Diğer bir değişiklik de işten ayrılma söz konusu ise 300 gün içinde doğumu gerçekleştiren işçinin bu doğum için 2 yıl borçlanması uygulamasının ortadan kalkmasıydı. Artık bu 300 gün sınırı da mevcut değildi.Eylül Genelgesi ve Acı BiberAncak ilk bakışta bu genelgeden çıkardığımız sonuçlar maalesef uygulamada hemen hayata geçirilmedi. Onun yerine bu dönemde başvuruda bulunanlar kurumdan genelgenin ellerine ulaşmadığı ve işlem yapamayacakları yanıtını aldılar. Bu bekletmenin sebebi 16/9/2010 tarihli 2010/106 sayılı genelge ile açığa çıktı. Bu genelge ile SGK “Doğumun çalıştığı işinden ayrıldıktan sonra 300 gün içinde gerçekleşmesi şartı aranmayacaktır” hükmünü bir kez daha tekrarladı. Ancak genelgenin sonraki bölümünde kadınlar açısından durumu bir hayli zorlaştıran (deyim yerindeyse) bir düzenleme getirildi. Bu genelgeye kadının doğum borçlanması yapıldığı sıradaki durumu esas alınacaktır. Bu durumda örneğin zorunlu sigortası bittikten sonra isteğe bağlı sigortaya prim ödeyenlerin 4/b statüsünde yani, borçlandırılan sürelerinin Bağ-Kur kapsamında hesaplanması söz konusu olacaktır. Bağ-Kur’dan mı yoksa SSK’dan mı emekli olacakları ise Hizmet Birleştirme Kanunu’na göre hesaplanacaktır. Bu kanuna göre emekli olacakların geriye doğru 7 yıllık hizmet süreleri dikkate alınacak bu süre içinde hangi kurumdaki hizmet süresi fazla ise o kurumun emekliliği söz konusu olacaktır.Kanunla ver, Genelge ile AlSizin sorunuza gelecek olursak eğer Temmuz ayındaki genelgeye uygun hareket edilse idi anneniz bu durumda emekliliğine 4 yıl kalmış olması nedeniyle sigortalı olmazdan evvel gerçekleştirdiği iki doğum nedeniyle sigortalı olma tarihi 1440 gün geriye doğru kayacak ve muhtemelen emekli olacaktı. Ancak şu anki uygulama sigortalı olmazdan önceki doğumlar için borçlanma hakkı tanımıyor. Halbuki 5510 sayılı Sosyal Sigortalar ve Genel Sağlı Sigortası Kanununun hükümleri genelgeden farklı. Bu kanunun 41’inci maddesi Sigortalının Borçlanabileceği Süreler başlığının altında doğum borçlanmasını şu şekilde düzenliyor. “MADDE 41- Bu Kanuna göre sigortalı sayılanların; a) (Değişik: 17/4/2008-5754/67 md.) Kanunları gereği verilen ücretsiz doğum ya da analık izni süreleri ile 4 üncü maddenin birinci fıkrasının (a) bendi kapsamındaki sigortalı kadının, iki defaya mahsus olmak üzere doğum tarihinden sonra iki yıllık süreyi geçmemek kaydıyla hizmet akdine istinaden işyerinde çalışmaması ve çocuğunun yaşaması şartıyla talepte bulunulan süreleri,” ….sigortalılıklarına sayılır. Dolayısıyla burada sigortalı olmazdan önceki doğumlar hakkında bir açıklama yoktur.Kadınlara Bir Darbe de Yargıtay’dan ve Eşitlik İlkesiSGK’nın iddiası sigortalı olmazdan önce gerçekleşen doğumlar için borçlanılamayacağı yönündedir. Tıpkı 300 gün sınırlamasında olduğu gibi borçlanma talebi reddedilenler bu konuda yargıya başvurdular. Ancak bu kez yargı kararı 300 gün sınırlamasında olduğu gibi olumlu sonuçlanmadı. 300 gün konusunda kadınların yararına bir karar alan Yargıtay 10. Hukuk Dairesi bu kez SGK lehine bir karar verdi. (05.04.2010 tarihli ve Esas no:2009/17858 Karar no:2010/4907). Bu karara göre 1993 de sigortalı olan davacı kadının 1980 ve 1983 yıllarında gerçekleştirdiği doğumlar nedeniyle doğum borçlanması yapamayacağı hükme bağlandı. Bu karar yargı üzerinden bu konuda hak arama kapısını kapatmış görünmekte. Maalesef bu durumda anneniz de sigortalı olmadan önce gerçekleştirdiği doğumlar nedeniyle borçlanma yapamayacak. Diğer yandan Askerlik Borçlanması konusunda şu anda erkekler sigortalı olmazdan önce yaptıkları askerlik hizmeti süresini borçlanabilmekteler. Yani sigorta başlangıç tarihleri 1 gün ile 18 aya denk gelen 540 gün arasında istedikleri kadar geriye çekilebilmekte. Yıllarca çalışan ve aynı zamanda çocuk büyüten ve tüm ev hizmetlerini ücretsiz olarak gerçekleştirilen biz kadınlar kolayca ve bir kalemde kapsam dışına çıkarılıyoruz. Bu durumda şu anki doğum ve askerlik uygulamaları arasındaki bu farklılık nedeniyle kadınlara karşı bir ayrımcılıktan bahsedebilir ve eşitlik ilkesi üzerinden yeni hak aramalarına gidilebilir.
Referandum sona erdi daha başından belli olan sonuçlarını getirerek. Sürpriz bir sonuç bekliyor muyduk? Kısaca hayır! Seçim haritası nerdeyse bir önceki seçimin aynısı. Ve işin kötü tarafı kısa sürede radikal bir şekilde değişeceği de yok. Referandumun en kaybedeni seçmenin evet oyu vermesini engelleyemeyen ve ardından da erken genel seçim talep ederek herkesi şaşkınlığa sürükleyen MHP oldu. En büyük sürpriz ise CHP lideri Kemal Kılıçdaroğlu’nun oy kullanamaması ve seçimi boykot edenleri kendisiyle aynı çizgiye mahkum etmesiydi. Şaka bir yana solumuzda tartışma “sen şunların arkasında saf tuttun sen şuraya denk düştün” biçimlerinde hayat buldu. Durumumuzu en acıklı kılan da bu olsa gerektir. Siyaset sahnesinde, senelerdir ne o ne bu dışında var olan siyasi durumu içerisinde etkili olabilecek bir güç olmayışımızın bir kez daha yüzümüze çarpılması.Sebeplerimiz Var!Sorun şu ki bunun olamayışının gerçekten önemli sebepleri var:12 Eylül gibi. 12 Eylülde ve öncesinde binlercemizin öldürülmesi, hapishanelere doldurulması, işkenceden geçirilmesi kaybedilmesi, katledilmesi gibi. Ruhen ve bedenen sakatlanmış arkadaşlarımız, yoldaşlarımız, kardeşlerimiz, evlatlarımız, analarımız babalarımız gibi. Üzerimizden geçen koskoca bir silindir. Bu silindir bizi ezmekle kalmadı hem birbirimizden hem de komşumuzdan, yanı başımızdakinden, birlikte yaşadığımız mücadele ettiğimiz kim varsa ondan kopardı, toplumsal bir dışlanmaya maruz bıraktı. Bu dönemi alkışlayanlar, ondan nemalananlar, yahut sinip bir köşede sıranın kendilerine gelmesini bekleyenler bugün iktidar, evet! Ve maddi manevi iktidarlarını nerdeyse sınırsızca üzerimizde kullanıyorlar bizi güçsüz ve etkisiz kılmak için. Tümüne evet. Ama bunların dışında da sorunlarımız vardı şüphesiz, her şey bu kadar dışsal değildi. Hatalar yaptık bu sürece doğru gelirken, örgütlenirken, düşünürken, eylerken.Bugün olduğumuz yerde bu yaptığımız hatalar üzerine düşündük, tartıştık teorik pratik karşılıklar üretmeye çalıştık fiziki yenilgimize, bir de üzerine gelen ideolojik yenilgimize.Hesap Burada Kapanmayacak!Bu tabloya bakan kimi arkadaşlarımız umutsuzluğa düşmekten alamıyorlar kendilerini belki de. Bu tabloya bakıp yakın bir gelecekte ezilenlerin 12 Eylül’den kendi öz örgütleri, kendi politik örgütleri ile hesap soramayacaklarını görüyorlar. Başka bir siyasi özne başka bir siyasi yarılmadan ya da bu yarılmanın iddiasından medet umuyorlar bu durumda. Daha da vahimi kendinden nefret edenlerimiz var. İçlerinde «solcu olmasaydık hayatlarının daha farklı daha iyi olurdu» hissine kapılanlarımız. Kendi kararlarının öfkesini soldan solculuktan çıkardılar referandum tartışmasında en «evetçi» safta, memlekette %1 bile olamayan sosyalistlere saldırarak. AKP›nin hegemonyasını soldan tesis ederek. Bu arada AKP ve hempaları bu desteği de kullanarak yeni bir tarih yazdılar. Zannedersiniz ki 12 Eylül darbesi yükselen toplumsal muhalefete ve bunun taşıyıcısı, bizzat örgütleyecisi, sesi olan sola karşı yapılmadı. Sanki o darbe, o darbeyi bizzat o gün alkışlayanlara karşı yapıldı. Sanki o gün, o darbe koşullarını hazırlayan ortamın aktörleri değillerdi. Kapıları işaretleyenler, silahları tutanlar, ellere tutuşturanlar, ihbarcılar, katiller, işkenceciler değillerdi bunlar, bugün 12 Eylül’den ve tüm darbelerden hesap soracakları iddiasında bulunanlar, AKP’nin ardına dizilenler. Haliyle bu hesabın burada kapanmayacağı açık.Yalnız Darbe Değil!Diğer yandan, sorunumuzun yalnız 12 Eylülün üzerimizde yarattığı tahribat değil. Bu referandum süreci aslında siyaset sahnesine her baktığımızda gördüğümüz şeyi bir kez daha yüzümüze çarptı. Bir toplumsal tabanımız olduğunu varsayarak, bu tabanın aniden uyanarak, aydınlanarak saflarımıza katılacağı varsayımıyla hareket etmekten vazgeçmemizin zamanı geldi ve geçiyor. Rüzgar beklemekten vazgeçmeliyiz. Ancak ezilenlerin ve onların özörgütlerinin mücadeleleri söz konusu olduğunsa gerçek bir politik seçenek olabiliyoruz. Bu seçenek halini çoğaltmak ve hayata geçirmek ezilenlerin mücadele deneyimlerinden öğrenmek ufkumuzu genişletecek ve üzerimizdeki karamsar havayı dağıtacak.İyi bir haber!Bu köşede kot kumlama konusunda defalarca yazdık. Bu kez iyi bir haber geldi.Lewis ve H&M bir basın açıklaması yayınlayarak 31 Aralık 2010 tarihinden başlayarak kumlanmış kot siparişi vermeyeceklerini açıkladılar. Bu şüphesiz Kot Kumlama İşçileri Dayanışma Komitesi’nin ve onun uluslar arası destekleyicilerinin açık ve net bir başarısıdır. Ancak bu basın açıklaması arkasında bazı önemli soru işaretleri de barındırıyor. Bu açıklama aynı zamanda bu markaların bugüne dek kot kumlama yaptıklarının açık bir kabulü. Dolayısıyla kendi tedarik zincirleri içerisinde hangi fabrikalara ve atölyelere sipariş verdiklerini açıklamaları da bekliyoruz. Zira buralarda çalışan işçilerin tespit edilmesi, tedavilerinin sağlanması gerekli. Hayatını kaybedenlerin ve şu an silikozis olanların kendilerinin ailelerinin tazminatlarının ödenmesi de bugüne dek bu koşullar altında mallarını ürettiren markaların sorumluluğunda olmalı.
