Karşısında daha bir eşit olduğumuzu varsaydığımız o büyük karanlık, ölüm, garibana daha mı zalim?… Diyor ki bir gazete haberinde “Denizli-Ankara karayolu üzerinde bulunan Organize Sanayi Bölgesi’nde bir fabrikada çalışan Emin Halastar (16), bir anlık dikkatsizlik sonucu elini ve daha sonra da vücudunu makineye kaptırdı. Olayı gören diğer işçiler hemen duruma müdahale etti. Olay yerine çağrılan ambulansla Denizli Devlet Hastanesi’ne kaldırılan 16 yaşındaki Emin Halastar, burada yapılan tüm müdahalelere rağmen kurtarılamadı.”Bir fabrikada çalışan Emin. Parantez içinde on altı… bir anlık dikkatsizlik sonucu….bir anlık?….gepegenç hatta çocuk yaşında…çok dikkatli olsa misal Emin? Ölmezdi! Haberi okuyunca insan böyle düşünüyor! Zira bu haberde de diğer haberlerde de asıl fail ortada yok… Bu işletmenin adı ne, sahibi kim? O ne demiş? Misal bir gazeteci de açıp sormamış mı? Kalan diğer soruların ikisini biz soralım; misal, bu “genç işçi” sigortalı mı çalışıyor bu işyerinde? Yıkamada, boyamada ne zamandan beri çalıştırılabiliyor genç işçiler? Soruşturuluyormuş… O soruşturmayı Emin ölmeden yapacaktınız…Sürdürülebilir Seri Cinayetlerİşte! Ölüm bulabilir bizi her yerde… Piknik yaparken misal… 4 kilometre kadar ötede barajdan… aniden sular yükselebilir… hayat veren su, HES’ler eliyle elimizden alınan su, biz bir ekolojik talanın mağduru olmadan az evvel, içimizden altımızı öldürebilir. Peki barajı yapanlar o suyu oraya salanlar? Onlar şimdi şatafatlı ve atlı törenlerle sırça köşküne çıkmakta olan Recep Tayyip Erdoğan’ın kanatları altında serinlemektedirler. Limak ve sahipleri barajın kenarında piknik yapacak değil. Dünyanın en serin çeşitli köşelerinde olmadı kendi lüks otellerinde serinlerler… Devasa projelerinin inşaatlarından sapır sapır dökülen, Nurettinleri, barajlarında boğulan Sevalleri, Ahmetleri, Fikretleri, Osmanları, Betülleri, düşünecek değiller… Akıldan uzak baraj işletmesini, hiçbir işe yaramayan “uyarı levhasını”, çalmayan sireni, yapılmayan uyarıyı, bunların hiç birini düşünecek değiller. Niye düşünsünler? 10 Eylül 2011’de aynı cinayet aynı yerde işlenmiş… Ne olmuş? Ne ders çıkarılmış? Dava hâlâ Yargıtay’da… Mesele davayı kazanmak-kaybetmekmiş sadece… Gerçekte ne olduğu umurlarında mı? Barajları ve türlü ekolojik felakete neden olan projeleri ile gitgide bizi sürükledikleri iklim değişiklikleri, aşırı sıcaklar, soğuklar ve felaketler arasında serinlemeye çalışan insanlar… Ama internet sitemizde yazarsınız “sürdürebilirlik” diye bir şey olur biter.. Nam-ı diğer “sustainability”… Limak…”bugünün ihtiyaçlarını, gelecek kuşakların ihtiyaçlarını karşılama kapasitesini riske atmadan karşılamak” ilkesiyle hareket eden, dengeli ve çevre dostu bir büyüme stratejisi izlemektedir.” Nokta. Yersen. Yemesen de olur. Hukuk falan bi işe yaramıyor nasıl olsa.Öfkemiz, utancımız, kinimiz…Gelelim neticeye… Son sözü ben değil tarih sahnesinde de söylemesini arzu ettiklerimize bırakayım diyorum. Onlardan biri ki ölüm döşeğinde hiç yaşamadığını fark etmiştir. Fark etmiştir ki, bütün pisliğini temizlediği bu dünya, gerçek yüzünü o anda üzerine rögar kapakları ile kanalizasyonunu boşaltarak göstermiştir. Yine fark etmiştir ki ölürken, onu eğitimsiz yoksul muhtaç bırakarak öldüren bu dünya, yine de ölesiye sevdiği bu hayat kendisinden sonra dönmeye devam edecektir. Hem de bir Tıp Fakültesi’nde, bilimin en şatafatlı kalesinde yani “ihmal ve aldırmazlık” da denen bu aç gözlü sistem nedeniyle ölürken , mahzunlukla fark edip diyor ki Zafer: “… Biliyorum arkamdan iki gün ağlayıp üçüncü gün unutacaksınız. Hayatınıza hiçbir şey olmamış gibi devam edeceksiniz. Benden önce her sene ölen bin 500 işçi gibi. Soma’da ölen 301 maden işçisi gibi.”İş ki, Zafer’in önünde duyduğumuz öfke ve utanç, sosyal medyalı dünyalarımızdan bir hashtag, bir paylaşım, bir like ile geçmesin. O öfke ve utanç, kalanların, Zaferlerin, Sevallerin kalbinde hayatlarını değiştiren, sonsuza kadar değiştiren bir kine dönüşsün. İşte yürek ustasının, yani devrimcinin işi budur.
cinayet
1 Mayıs provokasyonuSataşmadan başlayamayacağım. 1 Mayıs günü, “provokasyon olur, yer yerinden oynar, ihbar aldık, gaz var toz var, cop var” Taksim Meydanı’na yine devasa bir kalabalıkla girdik. Evet gerçekten çok büyük bir provokasyon oldu. Bu tespitleri yapan tüm yetkilileri kutluyor son aldıkları virajı da saygıyla anıyorum. Hani şu “taksim meydanını biz açtık” virajı. Ancak bu virajı alırken varacakları netice konusunda biraz yanıldıkları ortaya çıktı. Zamanla tavsar seneye yarısı katılır umudu tutmadı arkadaş. Tersine katlanarak artıyoruz. Ancak işte tam bu artış devasa bir provokasyona yol açmış gibi görünüyor. Biz meydandaki sefil “kitleler” arasında değil de, bize akıl fikir ihsan etmekle kendilerini vazifeli görmüş “beyin”den ibaret zevat arasında. Televizyon bağlantıları yetmedi, kendileri panikler içerisinde sayfa sayfa beyan verip güzelce sıvadılar. Bizi tarihçilikleri ile ilgili de derin şüphelere düşürerek yepyeni bir tarih yazdılar. “1 Mayıs 1977 de sular idaresi üzerinden ateş açanlar solun muhayyilesinin ürünü, katliam solun kendi suçudur” diye buyurdular. Tüm görgü tanıklarının ağzını bir karış açık bırakıp. Kendi hayal güçlerinin ürünü olarak.Kediler bileKalabalığa gelince. Canı yanan herkes oradaydı desek yeridir. Kedilerin bile kızıl bir bayrak edinip saf tutuklarını keşfettik sonraki fotoğraflardan. Burada hükümet cemaat ve başbakanımızın eşsiz gayretlerini anmadan da geçmeyeceğim kalabalığa katkı konusunda. Seçimden bu yana iyice şişen egoları ve ben yaptım olurculukları ile, her kesimden herkesin canını yakacak, onurunu kıracak bir davranışta bulunmak, en azından bir laf etmekte gayet “usta”laştılar doğrusu. “İntikam” duygusuyla sosladıkları kar hırsları memleket insanını cinayet, hakaret, hapis ve tahkir arasına sıkıştırıp “seç beğen al” diyor. Beğenmeyenlerin hepsi soluğu bir mayıs meydanında almış mı? Almış. Taraftar gruplarından, devrimci vosvosçulara, sbf mezunlarından, anadil ve kültürel haklarını talep çeşitli gruplara, siyasi partilere, platformlara ve kamu emekçilerinin sendikalarına, tutuklu tutuksuz öğrencilere, sendikaları ile artık örgütlü ve başrolü dayanışmaya vermiş bulunan oyunculara ve gazetecilere akademisyenlere, gençlere yaşlılara, çocuklara, bebeklere, kadın erkek lgbt bireylere, tüm siyasi grup ve partilere, iş kazalarında yakınlarını kaybedenlere ve tabii ki işçilerin kendilerine o pankartlarla rengarenk koca yürekli meydanda yer var. 6. filo karşısında mücadele eden Deniz’leri taşlamaya kalkan anti komünist gelenekle hesabını görmüş, özeleştirisini vermiş, anti kapitalist ve ezen ezilen arasında ezilenden yana saf tutmuş Müslümanlara da isimlerini sıralasak bu köşeye sığmayacak olan bu gruplardan herhangi biri gibi bu alanda yer var. Ve hep birlikte durup hem kendi şarkımızı söyleyebiliyor hem de bir başkasının şarkısına eşlik edebiliyoruz. Tabii ki. Ve tabii ki daha örgütlü olmaya ihtiyacımız var, kimsenin şüphesi yok.Arif olanSon olarak “Cihan devleti olmamıza kimse engel olamaz” diye püskürenler üzülmesin diye, sırf onların iyiliği için yani bir şey daha söyleyeyim. Siz cihan devleti olmanın hayali içinde kıvranıp dururken, biz çoktan Taksim 1 Mayıs Meydanı’nda dünyanın sayılı mitinglerinden birini yaparak beynelmilel ideolojimizle, başka bir ligde top koşturmaktayız. Bu konuda hükümete olsun başbakana olsun, cemaate olsun söylemek istediğim daha pek çok şey var. Ancak tam burada, top koşturmak da demişken söyleyeceklerimi ve hissiyatımızı kısa ve öz şekilde zaten ifade etmiş bulunan Çarşı grubunun bir mayıs sloganları aklıma geliveriyor. Nedense. Nih nih nih. O sloganlarla bitiriyorum yazıyı yani. Ben yazmayayım da siz anlayın.
Memlekette hangi katliam ve zulüm hakkında düşünseniz ve bir şeyler yapmaya kalksanız diğerinin hatırı kalıyor. Hangi devlet büyüğü ve hükümet yetkilisinin ağzından çıkanı kulağı duyuyor mu diye düşünseniz bir sonraki daha beter oluyor. Yalnız bu zulümlere katliamlara uğrayanlar, öldürülenler, sağlıkları kaybettirilenler, yaralananlar, ömürleri mahvolanlar değil. Bütün bunların tanığı olanlar hepimiz ruhen sakatlanan bir toplumun içinde yaşıyoruz insan kalmaya çalışarak. Şimdi öldürüldüğümüz için özür dilediğimiz günlerdeyiz. Sivas’ta yakılan insanlar, ve yakınlarının çektikleri acıyı bir nebze hafifletebilecek tek duygu adalet duygusu tümüyle ortadan kaldırılıyor.. Adaletsizliğe isyan ettiklerinde işlerinden olmak, gaza toza copa maruz bırakılmak gibi zulümleri üzerlerinden eksik edilmiyor. Neredeyse yakıldığımız için, bütün bunlara bizim neden olduğumuz düşünülüyor. Tıpkı NÇ davasından olduğu gibi. “Kendi rızamız” ile tecavüze uğradığımızdan, az daha beklersek tecavüzcü yazı işleri müdürleri, ordu mensupları, memurlar, zabıtalar, müdürler, oda başkanları, veznedarlar, şefler, işçiler, üniversite öğrencileri, muhtarlar, esnaflar ve koruculardan, bunca saçlı sakallı, kelli ferli, aile sahibi, karısı çocuğu olan erkek adamlardan, içlerinden AKP için yaptıkları yoğun siyasi faaliyetleri ile tanınanlar da var-özür dilememiz bile istenebilir. Başlarına bu «mahkeme dertlerini» açtığımız için. Aslında haklılar tabii. Bunca katil ve tecavüzcü eninde sonunda ellerini kollarını sallaya sallaya aramızda gezebileceklerine göre onları bu mahkemelere sürüklemek, adalete ulaşabileceğini düşünmek biz mağdurların hatası. Özür dilemeliyiz!Başka bir yangın ise, Esenyurt’ta dört beş kişilik çadıra otuz kırk kişi olarak “hayvan gibi dolduruldukları”, iki tuvalet arasında yemek yedikleri, mutfağı patlamaya hazır bir bomba olan, kayı inşaata ait işyerinde on birimizin canını aldı. Yine adalete yerini bulur mu diye düşünmekteyiz için için. Ancak bu cinayeti de “ben işledim” diyen bulunmadı. Belediyesinden, iş teftiş kuruluna, oradan Sanat Yapı Denetime, taşeron Kaldem’e, işin asıl sahibi Kayı İnşaat’a kimse asla sorumlu değil(!) Sonunda katil Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanı Faruk Çelik tarafından ve daha o yangının külleri soğumamışken, “Türkiye’nin acilen bir müstakil iş sağlığı iş güvenliği yasasına ihtiyacı var” diye açıklamada bulunurken ortaya çıktı. Tam orada öğrendik ki bu yasanın gecikmesinin nedeni sendikalar odalar gibi sosyal taraflarmış(!). Yani, satır altını okuyalım, bu yasamız sendikaların ve odaların gereksiz itirazları sonucu gecikmeseymiş, bu insanlar ölmezmiş. Mağdur ya da mağdurdan yana kim varsa suçlu yani burada da.Elindeki yasayı uygulayabildin mi ki böyle konuşuyorsun demezler mi bakana? Bu laf niye söyleniyor şimdi ve burada? Esenyurt’ta denetimsizliğin ve taşeronlaşmanın kurbanı olan işçilerin ölmemesini mi sağlayacaktı gerçekten bu yasa? Yoksa işçi sağlığı iş güvenliği hizmetlerinin bile taşeronlaşmasını mı öngörerek daha çok işçinin hayatını mı tehlikeye atacaktı? Ağır ve tehlikeli işlere yönelik önlemleri zayıflatıp kadın ve çocukları bu sektörlere sokmayacak mıydı? Çırakların sağlık güvenlik hakları berhava etmeyecek miydi? Bu yasa çıksaydı her şey değişecek ve bakanlığımız bu inşaatı başbakanın ödül verdiği asıl firmayı ve taşeronu denetleyecek miydi? Memlekette işverenini “mevcut yasaları uygula” diye uyarmaya cesaret eden, bu yüzden işten kovulan işyeri hekimleri, iş güvenliği uzmanı, işyeri hemşiresi ve diğer personel işverenden bağımsız mı olacaklardı da bu inşaatta uyarıları dikkate mi alınacaktı?Sorumluluklarından kaçmanın yasasını çıkarmaya çalışanlar için bu çıkışın bir adı varsa, insanlar can derdinde iken soğukkanlı bir katil gibi o yangından mal kaçırmaktır. AKP hükümeti mensuplarının genlerine sinmiş bir faydacılıkla, bakanın derdi bu cinayetten de kendilerine bir “fayda” çıkarmaktır. Bu cinayet yerinin ortasında bile bu zihniyet, o anki hassasiyetle yeni yasayı çıkartıp “aradan şu işyeri hekimi ve iş güvenliği uzmanı eğitimlerini” bu alanlarda faal olmalarından hiç hoşlanmadığı “TTB ve TMMOB den kurtarabilir miyim” derdindedir. Zerre şüpheniz varsa Van depremi münasebetiyle gündeme getirilen “Afet riski Altındaki alanların dönüştürülmesi hakkındaki kanun”a bakın. O depremin felaketinin ortasında yaptıkları açıklamalarda kendi sistemlerinin temeli olan mülkiyet hakkını bile “ afet” bahanesi ile nasıl gözü dönmüş bir hırsla çiğneyecekleri zihinlerinde nasıl belirmiş o kanunda göreceksiniz.Velhasıl sonunda bize yine özür dilemek düşüyor. Bu vicdansızlar ve adaletsizlerle aynı havayı soluduğumuz, hala var olduğumuz için özür dilemek.
CSI dizisi izlemekten sosyal meselelere başka bir gözle bakar olduk. Belki tam öyle olmadı da bunca tutuklu insan, bunca mahkeme, bunca dosya bizi böyle etti. Sonunda bir neticeye ulaştık tabii. Ana sorunu tespit ettik. Sizle paylaşmayı bir görev sayarız. İşte netice: bir kanıt ve bir de evrakta sahtecilik sorunu var bu memleketin. Başbakanımızda aynı fikirde. Daha iyi kanıt mı olur? Başbakanımızın çoktan verdiği hüküme bakarsak gazetecilerin kimi cinsel taciz, kimi evrakta sahtecilik, kimi darbeye teşebbüsten yargılanıyor zaten(!) Hayret yani! Aynı fikirdeyiz işte! Evrakta sahtecilik! Tam benim tespitime uygun!Sonra bir de tutuklu gazeteciler sorunu. Hepsi gayet “elle tutulur” kitap gibi delillerden dolayı tutuklu bulunan gazeteciler. Yalnız evrakta sahtecilik derken tam ne kastediliyor? İleriki yanlış anlaşmalardan kaçınmak için belki birkaç “case study” yapmak faydalı olabilir başbakanla bu yeni kurulmuş “anlayış” ilişkimiz açısından. Festus OkeyFestus Okey Beyoğlu Polis Merkezine sağ girmiş ama sağ çıkamamıştı. Okey’i taksirle öldürdüğü iddiasıyla Polis Cengiz Yıldız’a 4 yıl 2 ay hapis cezası verilmişti. Ama zaten polise sorarsanız pek “ makbul” adam değildi Festus. Üzerinde 12 paket eroin bulunmuştu. Diyelim ki bulunmuştu. Şimdi eroin bulununca tabii herşeyi yapabilirmiydi polis? “uyuşturucu madde kaçakçılığının” kanunlarla düzenlenmiş cezaları olduğunu ve bu cezaların ancak bir yargılama sonucunda verilebileceğini bilecek zihinsel kapasiteye ihtiyacı yokmuy du polisin? Hımm? Karara şerh koyan hâkim Keskin Karakurt ise “Okey’in karakoldaki üst araması sırasında üzerinden 12 paket kokain maddesi çıktığı yönünde düzenlenen tutanak için, “Sonradan olayın vahametini hafifletmeye yönelik olarak tanzim edildiği, maktulün uyuşturucu madde ticareti yaptığı, makbul bir kişi olmadığı yönünde delil oluşturulmaya çalışıldığı kanaatine varılmıştır” diyordu şerhinde. Üst araması sırasında oda da bulunmayan Kamotay Ayhan Akçil’in imzası vardı tutanağın altında. Nasıl güvenmeyeceksin? Bu Polis Okey’in ölümünden 18 gün sonra Beyoğlu polisince Tarlabaşı’nda Mona Musa adlı Somalili’nin evine yönelik baskına katılmış ve bu baskından sonra Frank Paul ve Maldonada Garcia adlarına düzenlenmiş, üzerinde Festus Okey’in resminin olduğu kimlikler ve 204 gram uyuşturucu bulunduğu açıklanmıştı. Halbuki Şüpheli Mona Musa, “Evinde ele geçtiği bildirilen belgelerin polis tarafından bırakıldığını”savunmuştu. Tesadüfe bakın(!) Evrakta sahtecilik derken tam olarak bu mu mesela? Anlamak için soruyorum. Bunlar değilse nedir? Neden bilemem kafama takılıyor bu soru bu son günlerde. O Gazeteci ve DiğerleriBir diğer gazetecinin duruşması görüldü geçenlerde hatırlayacaksınız. Bu davada öldürülmüş bir gazeteci vardı. Tedirgin. Tedirginliğinde haklı. Arkasından vurulmuştu. Silah vardı ortada. Sonra bir katil. Bir bebekten bir katil yaratılmıştı. Yaratma süreci derindi. Resmi kayıtlardan görülen o idi ki bu yaratma sürecinde devlet görevlileri, polisleri, savcıları, avukatları(!), devletin gazetecileri, devletin resmi ispiyoncuları, askerleri, paşaları hepsi birlik ve beraberlik içinde çalışmış idi. Cumhurbaşkanlığı Devlet Denetleme Kurulu’nun raporuna bakarsanız mesela cinayetin ardından bazı evrakın ortadan kaybolmuş, bazılarının ise orijinal olmadıkları saptanmış, cinayetin aydınlatılmasında önem taşıyan belgelerden bazılarının tarihlerinin değiştirilmiş, hatta kurşun soran sms ler “düzeltilmiş”ti. Evrakta sahtecilik derken mesela bu mu kastedilen tam olarak? Cinayet günü katili cinayet anında arayan beş kişinin kim olduğunu öğrenemedikti bir türlü. Baktı, baktı, baktı bu davaya adalet(!). Örgütü göremedi. Folklor öğreten cd’lerdeki sayılardan şifre, kitaplardan örgüt, plastik su borusundan silah çıkartabilen zihniyet o kanıtlarla, o gazeteciyi öldüren o örgütü ortaya çıkarmaya çalışan diğer gazetecileri parmaklıklar ardına koydu. O gazeteciyi öldüren katiller ile bir tutmaya çalışarak. Zevahiri bile kurtarmaya zahmet etmedi. Tutuklu gazetecilerin her duruşması skandal ve bu duruşmalara “tiyatro” diyerek tiyatroya hakaret ediyoruz çoktan beri.
GDO Nedir?Efendim, nedir bu GDO diyorsanız ve neden bu şöyledir böyledir diye yırtınıp duruyorsunuz diye soruyorsanız bunca politik mesele varken memleket yanıp kavrulurken evvela o soruları cevaplayalım. GDO nedir? Bir insanın kendi kendini yönetmesine GDO denir. Evet bu bizim kuşak arasındaki soğuk bir şakadır ama burada eğer GDO ya dair bir şey söyleyeceksek bunun tam tersini iddia etmekle başlayabiliriz. GDO asla hiçbir zaman hiçbir şekilde bir insanın kendi kendini yönetmesi değil kendini kendi kaderini hatta çocuklarının ve torunlarının da kaderini Çok uluslu şirketlerin eline teslim etmesidir. Halihazırda bu çok uluslular para, güç ve iktidar için dünyanın dört bir yanında köylülerin ümüğünü sıkmakta ve doğal kaynaklara el koyarak yaşayan her canlı türünü telef etmekte hiçbir beis görmemekte, bunun için cinayet dahil her yöntemi kullanadurmaktadırlar.Eh tamam da nedir bu GDO diyorsanız hala. Her şeyi ben bilirimci “insanoğlu” genetik mühendislik sayesinde farklı kaynaklardan DNA molekülleri alıyor. Birbirleri ile kombine ediyor. Sonra yeni bileşim DNA yaşayan bir organizmaya transfer ediliyor. Hemen pratiğe dökelim. Elimizde bir domates var diyelim. Soğuğa ve uzun transferlere dayanıksız. Ona soğuk sularda yaşayan bir balığın genini aktarıyorsunuz. Oldu mu size soğuğa dayanıklı taş gibi domates. Ama balığa alerjisi olan biri yerse bu domatesten saf saf domates zannedip bu yeni “harika domates”imizi. Yandığının resmidir. Balığa alerjisi olmayana sağlık riskleri yok mu? Olmaz mı? Kısırlıktan bağırsak kanserine seç seçebildiğini. Örneğin mısıra ekledikleri bir toprak bakterisi sadece mısırı ısırmaya cüret eden böcekleri öldürdüğünü iddia etmekle kalmıyor bağırsaklarımızdaki bazı bakterilere kendi genlerini aktararak bizzat içimizde kalıcı hale geliyor. Daha da vahimi bu bakteri tarafından üretilen böcek öldürücü toksik maddeye hem hamilelerin hem de henüz doğmamış bebeklerin kanında rastlanabiliyor. Güvenli olduğu kanıtlanana kadar tüketilmese mi dediniz? Çok uluslular ve onların hükümetleri güvensiz olduğu kanıtlanana kadar yediririz diyorlar. Tarihin en büyük genetik deneyinin bir parçası olmaya hazır olun yani.Üstelik bu teknoloji pahalı mı pahalı. Üretilen tohumların çiftçilere ilk seferinde parasız dağıtıldığına bakmayın. Onlar yem. Çiftçiler ökseye yakalanan kuşlar gibi. Hindistan’da çırpınıyorlar misal. Kurtulamıyor. Her ay, evet her ay yaklaşık bin çiftçi kurtuluşu intiharda buluyor. Daha da ötesi bu genler tecavüzcü. GDO’lu bir bitki türü tozlaşma neticesinde kendi değişmiş genlerini genetiği değişmemiş bir başkasına geçiriyor. Bu durumda o bitkiyi de kendine benzetiyor. Binlerce türün tek bir türe dönüşmesi yani olan aslında.GDO DemokrasisiPeki kendi memleketimizde durum ne? Bir müddettir başkanlığını Ankara Üniversitesi Veteriner Fakültesi Mikrobiyoloji Anabilim Dalında öğretim üyesi olan Hakan Yardımcının yaptığı biyogüvenlik kurulumuz var. http://tbbdm.gov.tr/ diye de bir internet sitesinden demokrasi dersi veriyorlar. Yani o siteye giriyorsunuz, bilgi bölümünü tıklıyorsunuz. Ardından duyurular bölümüne gelin. Orada arka arkaya sıralanmış raporlar göreceksiniz. O raporları tıklayın. Tıklayınca açılan bölümde nerdeyse birbirinin aynı risk değerlendirme ve sosyo-ekonomik değerlendirme raporları göreceksiniz. Cut-Copy-Paste. Biyogüvenlik Kanunu, uygulama yönetmeliği ve Resmi Gazete’nin 13 Ağustos 2010 tarihli sayısında yayınlanan “Biyogüvenlik Kurulu ve Komitelerin Çalışma Usul ve Esaslarına Dair Yönetmelik” e bakarsanız, her başvuru için 11 kişiden oluşan ayrı bir komitenin oluşturulmasını gerekiyor. Yönetmeliğin genel hükümler başlıklı 4’üncü maddesinin 3’üncü fıkrası “Kurul, yapılan her bir başvuru için ayrı bir komite oluşturur ve bu komiteler her bir değerlendirmeyi ayrı yapar.” Diyor. Ayrıca 11 üyeden oluşması gereken komite tüm kararlarını 1’e karşı 8 oyla almış. Biri açıklasın lütfen bu nasıl olmuş! Bu raporun altında da kamuoyu görüş bildirme formu var. Hah işte orası memleketin ileri demokrasiye doğru hızla ama gizli gizli ilerlediğinin bir kanıtı. Liberal arkadaşların haberi yoksa ben haberdar edeyim. kendileri böylesi gizemlere meraklılardır şüphesiz. Siz yine de görüşünüzü oraya yazın. GDO’ya Hayır Platformu, ve platformu oluşturan bileşenler ve emek veren yüzlercesinin epey eleştirisi var internet ortamında yardıma ihtiyaç duyarsanız. Ha tabii bu demokrasi kumkuması internet sitesi çalışırsa. Çalışmazsa boşuna kurul üyelerine başka yerlere özellikle de itirazınızı iletmeyin, değerlendirmeye almadıklarını çoktan açıkladılar. Ha bu mısırlar sadece yem derlerse biz yemiyoruz demeyi unutmayın. Yemden hayvana hayvandan süte sütten doğru çocuğunuzun ve sizin midenize!Netice olarak: Bu AKP demokrasisi bana GDO ile pek uyumlu gözüktü: o geni yedikten sonra asla ne eski halini alabiliyor ne de ileri demokrasi olabiliyor. Ama şahane yeni özellikler kazanıyor: yalancılık, kıyıcılık, talancılık, tecavüzcülük ve tek tipleştiricilik gibi. Beğenir yerseniz!
UmutYalnız topla tüfekle bıçakla gazla, copla kafasına vurularak öldürülmez insan. Umutsuzlukla da öldürülür. Bu hayatta insan sayılmamanın adıdır umutsuzluk. Başkalarının hayatının figüranı olmaktır. Köşe sıkıştırılırız. Başkalarına ait hayatın içinde figüran olarak yer bulduğumuz da bile sevinecek hale getiriliriz. Oyunun sahiplerine ve başrolüne hizmet etmek tek şansımızdır hayatta kalmak için. İş buluruz. Sanki hayatımıza hükmedebilmenin yolu budur. Milyonlarca sönmüş umudun içinden sayısı bir elin parmaklarını geçmeyen yırtma hikayeleri gözümüze sokulur durur çocukluğumuzdan beri. Bir sonrası için, daha iyi bir rol için, bu hayat sahnesinde şans varmış gibidir. Yoktur. Belki için için biliriz. Olmadı ilk adımı attığımızda anlarız. Acı bir tokatla kendimize geliriz. Ama yaşamak için bilmezden gelir devam ederiz o tatlı oyuna.CinayetFigüran bile olamıyorsak ama? İşsizlik denen illet yapışmışsa boğazımıza. Parasızlıktan sokağa çıkamıyorsak. Senelerdir bizi okutan besleyen o fakir ama sonsuz kaynaktan, ana babamızdan, başımızı eğip haçlığımızı alıyorsak, mahçup ve otuzlu yaşlarımızda. Üstelik bir mesleğimiz de varsa en güzelinden. En cefakârından. Bir de ihtiyaç varsa bize ücra semtlerinde memleketin. Üstelik etkili ve yetkili ağızlar yüz elli binimizin ihtiyaç olduğundan ve elli bin kadarımızın atanacağından dem vuruyorsa. Bir umut KPSS diyorsak borç harç. 70 alıp ertesi sene daha çılgınca çalışıp 90 alıyor ve yine açıkta kalıyorsak. “Artık yoruldum ve canım çok acıyor. Deliyorum ve eminim benim durumumda olan binlerce öğretmen adayı var.Her yıl daha çok çalışıyorum öğretmen olayım ,atamam olsun diye ama; hep aynı durumla,umutsuzlukla,başbaşa kalıyorum” diyorsak. Atanamıyorsak, atanamıyorsak. Başlayamıyorsak sahibi olmadığımız bu hayata bile bir türlü. Kapı suratımıza çarpılıyorsa. İşte vekil öğretmenlik, işte sözleşmelilik, işte ücretli öğretmenlik deniliyorsa, ucuza getiriliyorsak. Kar yağmasın, okul tatil olmasın, paramız kesilmesin diye dua ediyor ve ayın yarısı kadar sigortalanıyorsa sefil hayatlarımız. Tüfeğe, füzeye, herona, predatora, ne bileyim sınır ötesi operasyon ve ziyaretlere, havai fişeklere, ne kadar fuzuli şeye para varsa da bize yoksa. Görüyorsak. İsyan ediyorsak. Kamu huzurunu bozmaktan yargılanıyorsak. “Hakkımı aramaya, eyleme” “üç saat uzaktaki Ankara’ya gidecek altmış lira param yok cebimde diyorsak.” İki yıldır işsiz geziyorsak, başvurmadığımız yer kalmamışsa, özel bir dershaneye gitmişsek, “üç yüz liraya çalış” demişlerse, sormuşsak “ben bunca yıl üç yüz lira için mi okudum” diye. Sonra ağır gelmişse her şey, bu hayat başkalarının olan, bu hayat figüran olduğumuz, bu hayat figüran bile olamadığımız, bu hayat yaşamaya değen. Sonra bırakmışsak kendimizi siyah bir boşluğa, hayat diye bize dayatılan bir boşlukta salınıp durmaktan bezmiş olduğumuzdan. Ama apartman boşluğu diye yazmışsa onu gazeteler. Adımız Cansu Ceyda Denker ise misal. Yirmi beş yaşında ve maktüle.Katiller!Sessiz ve sinsi bir cinayet değilse nedir bu. Katillerinin bakan başbakan sıfatları ile gezdiği. O katilleri “Burdan sözüm tüm genç öğretmen adaylarına siz merak etmeyin biz geldiğimizde üniversiteyi bitirdiğimde ne yapacağım, sınavı ya kazanamazsam korkun olmayacak çünkü sınav olmayacak…” diye nutuk atarken görmüş olabilirsiniz. Yahut “”özür dilerim”, “haklısınız”, “teşekkür ederim” gibi çok basit ama sonuçları bakımından etkili olan tutumların öğretmenler tarafından uygulamasını ve öğrencilere de kazandırılmasını” talep ederken. Hatta sınıfta demokrasi dersi verirken. Yemeyin. Umutlanmayın. Zira münasip bir yere tüy iliştirerek tavuk olunmaz. Ve ancak katillerimizden tüm umudumuzu kaybettiğimizde gerçekten özgür olabiliriz1.1 Tyler Durden, Dövüş Kulübü
Tarih ve anılarGenç arkadaşlarımıza bizim dönemin öğrenci hareketini anlatacağım. Sol olarak kendi yapıp ettiklerimizi bir soyutlama olarak bir sonraki nesle aktarmaktaki beceriksizliğimiz, “deneyim aktarımı” dediğimiz şeyin sakilliği bende tecessüm ediyor bu kez, bir göz seğirmesi olarak. Yüzyıl öncesini anlatmak, yüzyıl öncesini tarihsel bir perspektife sokmak 16-17 yıl öncesini tarihselleştirmeye çalışmaktan daha kolay geliyor bana. Nerdeyse ben size II. Meşrutiyet’i anlatsam diyeceğim. Kabul etmezlerse “68’i anlatayım, o da devrim” diye pazarlığa oturmaktan yanayım. Bu gençlerin karşısına geçip anılarımı anlatmaktan, anılarını anlatan “eski solcu abla” olmaktan ölesiye korkuyorum. Ama durum çaresiz. Anlattığım her şey kendi kişisel anılarımla karışmış olacak. Tam o dönemin siyasi atmosferini tahlil ederken alttan bir şey dürtecek beni. Tüm karamsarlığın içinden, nihilist neşe fırlayacak. Benimle dalgasını geçip bir anı olarak dökülecek ağzımdan. Engel olamayacağım. Olmayacağım.Puslu havanın “siyasileri”Önce diyorum siyasi atmosferi anlatayım. Diyorum ki, o dönem 1. 2. 3. Çiller Hükümetleri’nin dönemidir. Mesut Yılmaz’ın azınlık hükümetinin dönemi, Refah Partisi’nin seçim zaferini ilan ettiği dönemdir. Refahyol-28 Şubat dönemidir. Resimlerini koyuyorum Tansu Çiller’in. Üniformalar içinde elinde megafon nerdeyse fotoğraftan çıkıp “devlet için kurşun atan da yiyen de şereflidir” diye haykıracak o ince sesiyle. Katiller için. Bir de bunun”bana sağcılar ve milliyetçiler cinayet işliyor dedirtemezsiniz” versiyonu vardı, malum. Sözün sahibi cumhurbaşkanı o vakit: Süleyman Demirel. Mesut Yılmaz’ın fotoğrafını ekliyorum. Suratı ekşi. Sanki karaciğer ağrısı var. Necmettin Erbakan asker selamı vermiş. Hangisi aktif siyasetin içinde bugün. Yanıt E. Hiçbiri. Hani yüzlerini bilsin bu çocuklar bu şahsiyetlerin. Düşmanını tanı kabilinden. Koyuyorum bunların fotoğraflarını; ama hala bir şeyler eksik genel resminde dönemin. Emniyet Genel Müdürü Mehmet Ağar çıkıp geliyor, Olağan Üstühal Bölge Valisi Hayri Kozakçıoğlu çıkıp geliyor. Veli Küçük, Reşat Altaylı, Hüseyin Kocadağ, Sedat Bucak, Abdullah Çatlı. Dehşete düşüyorum.“Başkalarına” dairHesaplaşmamı hatırlıyorum, kendi genç henüz yirmi yaşına gelmemiş vicdanımla. “Sen şimdi” diyor içimdeki ses o vakit “solcu olacaksın, devrimci olacaksın. E bu işin sonunda bir gecekondu mahallesinde kafanın arkasına bir kurşun yiyip ölme ihtimali de var.” “varsa var!” diyor aynı ses. Annemin kestirme mantığını alıntılıyor sonra: “başkalarına ne olacaksa sana da o olacak” Yazıyorum alt alta. “Başkalarına” olanları. Yalnız başının arkasına bir kurşun sıkmakla kalmadılar. Musa Anter 1992’de kurşun yağmuruna tutuldu. Bir otelin içinde Sivas’ta yakıldılar 1993 de. Uğur Mumcu bir bombalamaya kurban gitti 1993’de. Gazi Mahallesi’nde kahvehaneler tarandı. Tepki gösterenlerin üzerine ateş açtılar sokak ortasında. 1995’in Mart ayıydı. 21 Mart’ta gözaltına aldılar Hasan Ocak’ı. 16 Mayıs’da 1995’de işkence edilmiş ayakkabı bağıyla boğulmuş bulundu bir kimsesizler mezarlığında. Ümraniye cezaevi operasyonunda öldürdüler “mahkumları”, cenazeleri haber yapmaya giden Metin Göktepe’yi döverek öldürdüler 1996 Ocak’ında. 13 Mayıs’ta “henüz 16 sında” vurdular İrfan Ağdaş’ı Saya Yokuşu’nda. Kalbinin üzerinden.. Bunlar gözümüzün önünde olup bitenlerdi. Bir de Ankara’nın öte yanı vardı. Karanlık. Orada işkence, ölüm ve kayıpların sesi ulaşmadan kulaklara gömülüyordu kuyulara, toprağın altına, toplu mezarlara. Cumartesi anneleri kulaklarında o çocukların sesi burunlarında çocukların kokusu 95’in Mayıs’ında oturdular Galatasaray Lisesinin önüne. Ve çoğaldılar gitgide. Canının parçasının nerede olduğunu bilmeyen, can sağlığından emin olmayan ana babayı kim tutabilir yerinde? Kimden korkar bu ana-baba? Kimden korkar? Kanlı katiller üniformaları ve silahları ile yürüseler üstlerine kaç yazar? Kaç yazar?Hasan Ocak ve Elmanın KurduKoyuyorum gülüşleri kana bulanmış gençlerin fotoğraflarını Hasan Ocak, Süleyman Yeter, Metin Göktepe, İrfan Ağdaş, işkencelerde ruhları ve bedenleri sakatlanmışların adını anıyorum. Anıyorum adlarını. Nisyan ile malul hafızamı affetsin adı geçmeyenler. “Onlara ne oldu?” diye sormuyorum. Onların başına ne geldiğini kendimizden biliyorum. “Onları katledenlere ne oldu?” Onu soruyorum. İrfan’ı vuranları soruyorum. Ergenekon diye geveleyenlere soruyorum. Ergenekon diye, Devrimci Karargah diye bizi katillerimizle aynı torbaya koyup sallamaya cüret edenlere soruyorum. Sizin yapışkan merhametinize ihtiyacı olmayan ana babaların iki eli iki yakanızda. Adalet istiyorlar yalnız. Atıp tutacağınıza gereğini yapın cesaretiniz varsa. Vaktinde görevini yapmayan Beykoz Cumhuriyet Savcılığı, o dönem davayı kapatıp cesetlerin üzerinde yaşamaya devam edenler: o gün yapmadığınızı bugün yapmaya cesaret edecek misiniz? Hasan Ocak’ın ailesi adliyenin önünde oğullarının katillerini soruyor. Cevap verebilecek misiniz? Binlerce sayfanın içinden bu hayatın cevabı çıkacak mı? Yoksa onların arkadaşlarını, ölüm haberlerini yapan gazetecilerin, hayatını haber yazmakla kazanan emekçilerin, gerçekten gazetecilerin adını geçirmeye mi cüret edeceksiniz o sayfalarda. İşinize gelmedikçe kıvıracak mısınız?“Sonra” diyorum, nerdeyse ben üniversitede iken doğmuş bu gençlere “şunu hesaba katın: o dönem İÖ. Hayır İsa’dan önce değil, internetten önce, hatta cep telefonundan bile önce.” Siz şanslıymışsınız diyorlar” bir yandan. “İnsanlar hala birbirlerinin yüzüne bakıyorlarmış ekran yerine”… “Enseyi karartmayın” diyorum onlara ve “unutmayın elmanın kurdu kendinden olur”
Bu dünyayı elleri ile yaratanlar yalnız ölümleri mevzu bahis olduğunda gündemimize gelebiliyorlar. Hayatta kalabilmek için bir makine parçasına dönüşen ömürleri ancak dramatik bir şekilde ellerinden kayıp gittiği zaman kısa bir süreliğine görünür oluyorlar, sonra yitip gidiyorlar çoğunluğun gözünü diktiği ve ufuk çizgisini oluşturan mavi ekrandan, kuyruklu yıldız misali. Pek azımız adlarını biliyor ya da hatırlıyor. O da eğer onların sesini yükseltecek duyulur kılacak insanlar destek grupları varsa. Tuzla’da can veren tersane işçileri misal, Davutpaşa’da can verenler sakat kalanlar, Bursa da yangından kaybettiğimiz 5 kadın işçi, Pameks servisinde boğulan kadınlar sonra.“Tozlu yerlerde calışmasaydınız!”Ve kot kumlama işçileri ve yakalandıkları daha doğrusu taammüden ve planlı bir şekilde avucuna bırakıldıkları amansız silikozis hastalığı.Silikozis ne mi? Aslında biz onu madenci hastalığı diye bilirdik. Madencilerden başka taşla, kumla çalışan işçilerde kısaca taş kum tozu soluyan işçilerde rastlanırdı ileriki yaşlarda.Silikozis kumun daha doğrusu onun içindeki silikanın ciğerlerinize dolması, sizi nefessiz bırakması, doktorun size “şu kadar ay ömrün kalmış” demesi yirmili yaşlarınızda, merdivenlerde kesilmek, yolda yürüyememek, ekmeğini kazanmak için çalışamamak, adı belli neticeyi öğrenmemek için doktora gidememek. Bir de üstüne bunu meslek hastalığı saydırmak için seni korumakla görevli “çalışma” bakanlığı ile mücadele etmek topyekûn, kot işçileri için. Sanki herhangi bir şekilde-kot kumlamadan yani-ciğerlerinize kum doldurabilirmişsiniz gibi. Ha unutmadan, bir de en tepeden bir yetkilinin buyurduğu üzere “siz de öyle tozlu yerlerde çalışmasaydınız canım” pişkinliği ile cebelleşme zorunluluğu duruyor önünüzde.Taşın/kumun kotla ne ilgisi var?Bu aptal kapitalizm, onu büyük markaları kendi modalarını yaratıyor. Bu “moda” ve onun aptallaştırdığı bir grup insan ille de “beyazlatılmış kot” giymek istiyor. Büyük markalar da bu kendi yarattıkları modanın yarattığı “talep” e riayet ediyorlar. Siparişlerini yolluyorlar “üretici” ülkelere. Bu üretici ülkeler de rekabet nedeniyle hak hukuk hak getire. Orada siparişleri alanlar fabrikalara, fabrikalar atölyelere, onlar da daha küçük atölyelere yolluyor siparişleri. O “büyüüüük” o gösterişli markalar bizim mahalle aralarına kadar teşrif ediyorlar velhasıl. Kot kumlayan işçilerin pankartlarında da “Levi’s, H&M Tommy Hilfiger Diesel için kot kumladık” yazıyor zira. (Yani kendinizi “büyük markalar daha insani yöntemler kullanıyorlar safsatasına inandırmayın. En büyük markalar o merdiven altı atölyelerde üretiliyor insan hayatları pahasına. Tıpkı makineler tarafından yapıldığını sandığımız pek çok diğer iş gibi bu “iş” de en ilkel koşullarda insanlar tarafından yapılıyor )Hiçbir şey insan hayatından daha ucuz deği!Sonra bildiğimiz mavi kot kumaşına basınçla kum püskürtülüyor beyazlasın diye, kum kumaşı hem beyazlatıyor hem yumuşatıyor hem de ciğerlerine doluyor bu işi yapan işçilerin. Ha bu işi yapmanın başka bir yolu yok mu, ille de “beyazlatılmış kot” giymek isteyen arsızlar için? Vardır/ya da bulunur elbet! Ama o yeterince karlı olmaz, zira hiç bir şey insan hayatından daha ucuz değil bu sistemin içinde. Küçük 4-5 mÇ lik her yanı kapalı atölyelerin içinde, tozdan göz gözü görmez vaziyette çalışıyor işçiler. “Hücre gibi. Kompresör çalıştığı zaman tozdan nefes alamıyorsun. Hatta kum püskürttüğün malı bile göremiyorsun. Ben deseni düzgün yapabilmek için kumlama yaparken, gözümü kapatıp içimden sayardım. Mola verildiğinde birbirimizi tanıyamazdık. Herkes tepeden tırnağa bembeyaz toza bulanırdı. Geceleri bile gözlerimizden, kulaklarımızdan kum çıkardı, öksürdüğümüzde ciğerlerimizden kum gelirdi.” Çoğu yirmili yaşlarının başında, köylerinden kopup bir gelecek aramaya gelmişler İstanbul, çalıştıkları yerlerde uyuyorlar, kum fırtınaları var uykularında bile. Öylesine genç ki kimi, yerde biriken kumu makineye tekrar doldurabilsin diye ayağının altına bir kasa konuluyor. Kum ziyan olmamalı, ne kadar delik varsa atölyede kapatılıyor bir parça temiz havaya açılan. Kum değerli zira. İnsan hayatı mı? Yok o bir parça beyazlatılmış kumaşa arsız bir zevke ve paraya feda edilebilir kolayca.“Yuvadan atılmış leylek yavruları”Şimdi bu çocuklar ölüyorlar, kendilerini «yuvadan atılmış leylek yavruları» gibi hissederek. Gözümüzün içine bakarak. Evet bu hastalığın hiçbir tedavisi yok. Hayatlarının son günlerinde ne mi yapıyorlar? Hayatlarının son günlerinde senin ve benim insanlığımızı kurtarıyorlar. Kendileri ve hastalığı tespit edilebilen 600 diğer kot kumlama işçisi için mücadele ediyorlar, ve maalesef sayıları henüz tam tespit edilememiş teşhis konulamamış ama bu sektörde çalıştıkları bilinen 5 bin kot kumlama işçisi için. Ve şu an hem Türkiye›de hem başka ülkelerde bu işi yapmaya devam eden binlercesi için. Şimdi Ankara›dalar, Adalet Bakanlığı›nda adalet, Çalışma Bakanlığı›nda ve Sağlık Bakanlığı›ndan gören göz duyan kulak bilen insan arayacaklar. Zira bakanlıklarımız göremedi duymadı bilmiyor. Bu işçilerin nerdeyse hepsi kayıt dışı, sigortasız çalıştılar. Çalıştıkları işyerleri mi? Onlar zaten hiçbir kayıtta yoktular. Niye mi? Çünkü işçi sağlığı iş güvenliğinin değil tedbirlerinin adının bile duyulmadığı biçimlerde atölye açmak zaten yasaktı. Ya da şöyle diyelim hiç bir kanuna kurala mevzuata uygun değildi. Ama sağ olsun Sağlık Bakanlığı’mız bu zaten kanunen yapılması mümkün olmayan işi yasakladı. Devletimiz başka güzel(!)işlerde yaptı bu süreçte. Varlığı herkesin malumu olan, ama devletin kayıtlarında olmayan işyerlerinde yine kendi kayıtlarına göre çalışmamış(!) işçiler bu çalışmaları neticesinde ölümcül şekilde hastalandıklarını ve bu işyerlerinde çalıştıklarını mahkemede ispatlamaya çalıştılar. Kendilerini çalışırken korumakla yükümlü devletin mahkemelerinde, yine bu devlet kayıtlarında olmadıklarından kaybettiler. Sonra büyük devletimiz zaten silikozis nedeniyle değil çalışmak, nefes bile alamayan bu insanların kapısına icra gönderdi mahkeme harçları için. Evet, bunu da yaptı. Bu işçilerin mallarını üretirken hayatlarından oldukları büyük markalar mı? Onlar işçilerinin sorumluluklarını almaktan çok uzakta defile düzenlemekle mallarını pazarlamak, maliyetlerini düşürmekle meşguller. Anlaşılan o ki biz kaderimizi elimize almadan bize, bizim insanlarımıza hayatta hakkı bile tanınmayacak. Kaderimizi elimize almaya çalışmanın hikayesi: Desa İşçileri’nin bitmeyen mücadelesi bir başka yazıya.NOT: Ama neyse ki yalnız bunlar yok bir de Kot Kumlama İşçileri Dayanışma Komitesi var. Bu komiteye destek veren yüzlerce insan var, kurum var sendika var. Hem memleket hem dünya çapında. Hem kot kumlama işçilerinin talepleri hem yapabilecekleriniz için bakınız http://www.kotiscileri.org/kategori/anasayfaBİZE YAZINÇalışma hayatınızdakı tüm soru ve sorunlarınız için:ekmegimikazanirken@gmail.com
