Bir cins olarak sınanmaya mı geldik bu dünyaya? Dünyanın bütün zulmünü üzerimize yığıp bizi test ediyorlar? Nevin’e müebbet vermişler. Müebbet. “Tecavüzcümü öldürdüm” dedi kadın. Önce haber yapan medya sonra ağız değiştirdi. “Ama ilişkileri varmış” dedi. İlişkileri olunca adamın tecavüzü normal, kadının buna itirazı anormal, bu durumu izleyip kadına “orospu” damgası vuran ahali zaten “millet iradesi”. Diyelim var. Erkeğe evli olduğu ya da sevgilisi olan kadına tüfek zoruyla tecavüz etme hakkı mı veriyor “ilişki”? Ama “pardon” tabii. Kadınlar bu dünyada erkeklerin arzularını isteklerini hizmetlerini yerine getirmek için varlar. Kadının bir “ilişki”si olmayagörsün. Kendine ait bir hayatı, bu hayata dair istekleri olamaz. İradesi olamaz. Kadınların iradesini yok saymak onları neredeyse boş bir kutuya indirgemek her sınıftan her siyasi görüşten her kültürel arka plandan erkekliğin olmazsa olmazı. Adeta onları tek bir amaçta birleştiriyor. Kadınları köle pazarlarında satan IŞID ile etek boyuna ruj rengine karışan, hamileliği kürtajı kadının değil kendi kararı olarak gören hükümete, kadınların mitingine gelmekte ısrar eden erkeklere kadar erkeklerin alayında bu kadın iradesini tanımama hali var. Kadın iradesini çiğneyerek erkekliklerini inşa etme hali var. Erkeklik bu.Kadın değil erkek öldürmüş olsaydı bu “ilişki” öldürmek için bir bahane olarak öne sürülecekti. Erkek “kıskandığı” “ağır tahrik” olduğu, “namusunu temizlemek” için öldürmüş sayılacaktı. Zira bir erkekle “ilişki” içinde olmak bir kadının onun malı haline gelmesi demek oluyor. Bir erkekle ilişkisi varsa kadının, ondan sonra artık onun arzu ve istekleri halefine yaptığı her şeyde kadını cezalandırma hakkı erkeğin elinde. Yani kendi malı üzerinde her türlü tasarruf hakkına sahip erkek. O yüzden “karıyla koca arasına girilmez!” misal. Ev içi şiddet “özel hayata” ilişki bir mevzudur tam bu yüzden. Bir mal nasıl itiraz edemezse kadından da öyle itiraz etmemesi bekleniyor. İşte bu yüzden kocalar, sevgililer, babalar, abiler, kardeşler kadınları kendi isteklerini yerine getirmedikleri, itiraz ettikleri, boyun eğmedikleri için dövebiliyor, öldürebiliyorlar. Boşanmak istedikleri için, ayrılmak istedikleri için, alıştıkları maddi manevi konforu artık erkeklere sağlamadıkları için. Ve erkekler komşularını öldürseler alacakları cezaları almıyorlar “ilişki”de bulundukları kadınları öldürdüklerinde.Erkekler, işte bu yüzden öldürebildikleri için öldürüyor tecavüz edebildikleri için tecavüz ediyorlar….”kanun” ve “uygulayıcıları” da bunun yolunu açıyor. Nevin’e müebbet vererek bizi ispat yükünden kurtardılar. Bir kez daha “hukuk”un kanununun cins ayrımcılığı üzerinden uygulandığını açıkça görmemizi sağladılar. Özgecan’ın katlinden sonra tecavüzcüleri “ascaz kescez” diye atıp tutanlar yaptı bunu. Herhangi bir kadın katili erkeğe bir kere bile mevcut bir cezayı tam olarak uygulamayan erkekler ve onların adaleti. Öldüren kadın olunca “kızgın-kıskanç-öfkeli”,”çıldıran sevgili” tanımlarını hiç duymadık misal. “Cinnet geçirdi kafasını kesti” demedi kimse. Halbuki ailesi, köy ahalisi, dedikodu arasından pekala cinnet geçirmiş olabilir kadın. Karakola-jandarmaya gitse “sen nasıl kuyruk salladın” diye soracaklarını bilmemesi mümkün mü? Hiçbir vakit adaletin sağlanmayacağını bildiğimizden, bu kıstırılmışlıkta hepimizin içinde durup duran o cinnet yok mu? Ama ceza verilirken “cinnet” hali bir indirime yol açmıyor erkeklerde olduğu gibi. Kadın cinnet geçiremez. Belli ki geçirse de “gitsin kadın gibi köşesinde ağlasın, cinnetini içine atsın, tecavüze katlansın, çizmeyi aşmasın adam öldüremez!” deniyor. Daha da vahimi “haksız tahrik” indirimi, “sanığın duruşmada sergilediği tavırlar” nedeniyle iyi hal indiriminden yararlandırılmamasına karar veriliyor. Nevin takım elbise giymemiş belli, boynunu bükmemiş, en vahimi erkek olmamış. Zira mahkeme kendini kadının yerine koyamıyor. Kendini tecavüzcünün yerine kadın katillerinin yerine daha doğrusu erkeklerin yerine koyuyor hep. “Ben olsaydım ya?” diye düşünüyor onlar adına. Halbuki Nevin pişmanım diyor. Diyor ki “Ben hiçbir şeyi gönüllü yaşamadım. Eğer gönüllü ilişki olsaydı öldürmez, onunla çeker giderdim. 2 yıldır çocuklarıma hasret yaşamazdım. Kimse ne böyle ölmek ne de öldürmek ister, pişmanım” ama mahkeme basıyor müebbeti. İbreti alem için. Diğer kadınlara bir ders olsun tecavüzlere katlansınlar seslerini çıkaramasınlar diye. Kaçırdıkları ufak bir husus var. Yalnız o müebbet değil ibreti alem olan. Bir de Nevin’in yaptığı var ibreti alem olan. Adaletin erkek olduğu yerde, biz o cinnetin kenarındayız.
ceza
Uniteks adlı şirketin iki fabrikası var biri boyahane: Çerkesköy Organize Sanayi Bölgesi’nde. Diğer İstanbul›da, konfeksiyon. Bu fabrikaların sahipleri ve yönetim kurulu üyeleri aynı ailenin mensupları, Moris, İzzet ve Nüket Antebi. Oğul ve genç patron İzzet Antebi adını ayrıca vurgulamak isterim. Magazine meraklıysanız malum sayfaların sık anılan isimlerinden kendileri. Biz demiyoruz da bu sayfalar kendisine «sosyetik playboy» diyorlar. Öyle yani. Magazin dergileri için «playboy», İstanbul›daki ve Çerkesköy›deki fabrikalarda çalışan işçi Ayşe, Fatma, Ali, Mehmet için ise bildiğin «patron». Şimdilik İzzet Antebi ve renkli maceralarını-ki gerçekten renkli-bir başka yazıya bırakalım. Bu yazıda daha ziyade sosyete mekânlarda ve bu tip sayfalarda boy göstermenin bedelini kim ödüyor ona bakalım. Değirmenin suyu nereden geliyor?Bu soru bizi İzzet Antebi ve ailesinin sahibi olduğu işyerlerine ve oraların işçilerine götürüyor. Başka işyerleri de var ama bizim konumuz bu haftalık Uniteks boyahanesi. Buradaki işçiler emektar işçiler. Yıllardır sektörde ve bu fabrikada çalışıyorlar. Sorunları neredeyse dünyanın her yerindekilerle aynı. Düşük ücretler, işçi sağlığı, iş güvenliği tedbirlerinin eksikliği, fazla mesai vb. Bu sorunlar yıllarca çözülmeyince işçiler kendi aralarında bir toplantı yapıyorlar. Aşağısı sakal yukarısı bıyık derken Giyim İşçileri Sendikası’na (Giyim-Sen) üye olmaya karar veriyorlar. Sen misin sendikaya üye olan? O gün orada inisiyatif alan 5 işçi ertesi sabah işten atılıyor. Toplantıya katılan işçilerin de sırada olduğunu düşünüyor herkes. Neyse ki Giyim-Sen’in hızlı müdahalesi işe yarıyor. Uniteks’in üretim yaptığı uluslararası markalarla temasa geçiliyor. Atılmalar duruyor. Giyim-Sen işten atılan 5 işçinin işe geri alınması talebiyle fabrika önüne çadır kuracakken işveren işçileri geri almayı kabul ettiğini açıklıyor. Bir protokol imzalanıyor. İşe geri dönmek isteyen 4 işçi her hafta bir işçi geri alınmak üzere anlaşılıyor. İşçiler ve sendika işçi sağlığı ve iş güvenliği sorunlarını dile getiriyorlar görüşme sırasında. İşveren bütün bu sorunların işçiler tarafından atılmış iftiralar olduğunda inat ediyor. İşçilerden ikisini geri alıyor. İkisini almadığı gibi, dile getirdikleri sorunların iftira olduğunun yazılı olduğu bir kâğıda imza atmalarını istiyor. İşin tuhafı tam da sendika ve işçilerin söylediği sorunlardan biri yüzünden bozuk kazan göstergeleri sebebiyle bir işçi on gün önce iş kazası geçirip yanmışken. Açık kablolar, bakımı yeterince yapılmamış kazanlar, patlama riski, verilmeyen maskeler yüzünden işçilerin hayatı hâlâ tehlike altındayken. İşçiler hepimizin yapacağını yapıp geri basmıyor, imza atmıyorlar. Sendikanın bütün gayretine rağmen işveren buralara para harcamak yerine her şeyi bildiğini zanneden bir avukat tutmuş. Halil Ormanoğlu. “bu işleri bilen” cinsinden. Tek-Gıda-İş’in avukatı iken hakkında dolandırıcılıktan dava açılmış. Öyle diyor gazeteler. Bu avukatın tavsiyesi ile olsa gerektir işveren bir de işçilere şantaja başlamış durumda. Zaten yasadışı olarak yaptırdığı aşırı fazla mesaileri ceza yeme korkusundan olacak kesmiş. Diyor ki, “sendika yüzünden mesainizden oldunuz, gidin sendikadan isteyin paralarınızı. Alın size ceza!” Sendikalı olmayan işçileri sendikalı işçilere karşı kışkırtıyor bir çeşit.İşte durum bu. Lüks mekânların akşam yemeği parasına bir ay çalışan işçiler insan yerine konulmak için örgütleniyor. Onların örgütlenme özgürlüğü sadece kendilerinin sorunu değil. Öncelikle C&A gibi uluslararası markalar altına imza attıkları davranış kuralları gereğince mal ürettirdikleri yerlerde bu özgürlüğü sağlamak yükümlülüğü altındalar. Sağlıklı ve güvenli bir işyerinin de. İşçilere onurlu bir hayat sağlayacak ücretlerin de. Bu noktaya kendiliklerinden gelmediler. Eğer bugün bundan geri duruyorlarsa daha önce yaptıklarımızı yine yaparız, bu talepleri dünyanın her yerinde savunuruz. Ve tabii Türkiye’de bu işçilerin haklarını savunmak bizim açımızdan başka bir hayatı örmek için böyle gelmiş böyle gitmez demek için atılmış en temel adımdır. En temel siyasettir. Velhasıl mücadele eden işçilerin her kararının arkasında, mücadelelerinin yanındayız.
Charlie Hebdo’nun binasına girdiler ellerinde silahlarla. Yazarları, çizerleri, çalışanları soğukkanlılıkla katlettiler. Sağ kalanlar çatıya kadar kaçıp saklandılar, öyle kurtuldular ellerinden. Şu ana kadar on iki kişinin öldüğünü öğrendik.Dergi ne yapıyor? Mizah dergisi. Yazı, çizi, mizah. Beğenmiyorsan daha iyisini, daha popüler olanını yap: Yaz, çiz, boya, alay et. Buna bununla karşılık verilir. Bu saldırıyı haklı çıkarmak için illa emperyalizm falan diyeceksen, git onun daha büyük kurumları var, oraya saldır. Ne savaş bakanlıkları, ne NATO, ne silahlı bir üs. Altı ucu bir dergi. Buraya saldırmak siyasi ve düşünsel zavallılığın dibidir.Bundan başka, daha saldırı yapılalı saatler geçmeden ‘Müslümanlık’ adına açıklama yapıp ‘İslamafobi’den, bu olaydan sonra Avrupa’daki Müslümanların başına geleceklerden endişe ile bahsedenler var. Allah belanızı versin! İzin verin önce insanlar bu acıyı sindirsin. Daha yerdeki kan soğumadan ‘Müslümanlığın’, kendi çıkarınızın peşine düşüyorsunuz. Avrupa’da sizin karşılığınız olanlar, muhafazakârlar, ırkçılar, faşistler, radikal dinciler, en aşağılık göçmen karşıtı politikaları savundular. Burada yakmaya kalktığınız dinsizler, solcular, ateistler bu ayrımcı politikaların karşısında oldu. Şimdi konuşabilecek olanlar yalnız onlar.“Müslümanlık bu değil” diyenler. Müslümanlık, siz nasıl Müslümanlık ediyorsanız o. Sizinle meleklerin kanatlarını tartışacak değiliz. Maalesef on iki insanın ölümüne gerçekten üzülemeyen, bu durumda bile kendini mağdur gören Müslümanlık da, silahla dergiye giren Müslümanlık da bu dünya için. Bunun patronun karşısında boynu bükük Ahmet abimin tevekkülüyle hiçbir alakası yok. Ama neyle alakası var? Ortadoğu’da insanların kafalarını kesenlerle, Ezidileri topraklarından edenlerle, Paris’te yazar-çizerleri katledenlerin, kadınların bedenine müdahale edenlerin, iktidarın çamuruyla sıvanmışların bir alakası var. Aynı baskının farklı yüzleri.Bir de buradaki mizah dergilerine ibret alın falan diyen reziller var. Mizah dergilerini tehdit etmenin getirdiği sonuçlardan ibret alması gereken kendileri değil mi acaba? Bu ettikleri laflarla bundan sonraki her saldırının sorumluluğunu mu alıyorlar? Ama niye almasınlar ki değil mi? Bu memlekette yazarları, çizerleri, sanatçıları yakanlar ne ceza aldı ki ödülden başka? Neden çekinsinler!Bu gözü dönmüş şiddet yalnız Charlie Hebdo’ya, onun yazarları ve çalışanlarına yönelmiş değil. Bu saldırı hepimizin aynı tehdit altında olduğumuzun bir kanıtı. Katliama neden olan ortamı yaratanlar, bahsettiğimiz rezillerin Fransa’daki karşılıkları, bu saldırıyı yine kullanmak peşindeler. Avrupa’da yükselmekte olan yabancı karşıtı faşist hareketler ve resmi faşizan uygulamalar özellikle göçmenleri hedef alıyor. Düşman faşizan hareketler birbirlerini besleyerek bu ortamda büyütüyor. Nitekim yabancı düşmanı, ırkçı, göçmen düşmanı politikacılar milliyetçi yasa ve düzenlemeleri uygulamaya koymak için bu olaydan faydalanmaya kalkma niyetindeler. Unutulmamalıdır ki; bu saldırıları mümkün kılan atmosferi bu politik tercihler yaratmaktadır. İki taraf da; bu atmosferi yaratanlar da, saldırıyı gerçekleştirenler de demokrasinin; fikir, ifade, basın özgürlüğü başta olmak üzere her türlü özgürlüğün ve dayanışmanın düşmanıdırlar. Dünyanın ezilenlerinin, halklarının, emekçilerinin düşmanıdırlar. Dünyanın her yerinde karşılarında olacağız.
Beşyüzüncü kez… Oturacaklar o meydana… Kendilerinden koparılıp alınanların içinde sızladığını yüreklerini beş yüzüncü kez çıkarıp göğüslerinden koyacaklar Galatasaray Meydanı’nın zulme tanık taşlarına… Bu cumartesi, Benim Annem Cumartesi…. O yüzden bu hafta bu köşe onlara ait:Kaybedilmek İstenen İnsanlığımızdır…Yeri kana, göğü feryada doymayan bu diyarda, 499 haftadır İstanbul’un en işlek yerinde Cumartesi Meydanı’nda oturuyorlar. Aslında oturmaya, bundan 1013 (bin on üç) hafta önce 27 Mayıs 1995’te başladılar. Devletin, gözaltında kaybetme politikasıyla yönetildiği günlerdi. Başlangıçta beş altı kayıp yakınıydılar. Umutsuzluklarını, yaşadıkları belirsizlikleri bir araya gelerek, paylaşarak mücadeleye dönüştürdüler. Çoğaldılar, zira çoktular. Talepleri çok netti:1) Bir daha kimse gözaltında kaybolmasın.2) Kayıpların akıbeti açıklansın.3) Kaybedenler yargılansın.O zamanlar oturmak da pek kolay değildi. 15 Ağustos 98’de 170. haftada devletin sabrı taşmaya başladı. 30 hafta boyunca, dağıtma, polis şiddeti ve gözaltılarla boğuştular. Nezarethane’de oturmaya dönüşen cumartesiler travmanın artarak tekrarlanmasına sebep oluyordu. Sürdürülemez durum karşısında 13 Mart 99’da, 200. haftada ara vermek zorunda kaldılar.Devletin bir zelil yöntemi teşhir edilmiş, gözaltında kaybetme yöntemi büyük ölçüde terkedilmek zorunda kalınmıştı. Bazı aileler kayıplarının akıbetini öğrenme “şans”ına eriştiyse de çoğu için bu gerçekleşmedi. Adaletin kalan kısmı ise hak getire…Yani kendilerinden çok bize faydaları dokundu. Gözaltında kaybolmamızı engellemiş oldular.Ergenekon yargılamaları ile birlikte, yargılamanın 12 Eylül dönemi ve 90’lara uzanma ihtimalinin belirdiği günlerde, yeniden oturmayı ve yarım kalan adalet talebini hatırlatmayı görev bildiler. 31 Ocak 2009’da tekrar oturdular.Sorumluluk makamındakilerse, adalet yerine gözyaşlarını, ne demekse “acı paylaşımları”nı koymaya çalıştılar. Ardından adalet gelmeyince, acılarının suistimal edildiğini düşünmemiş olabilirler mi? Helalleşme adlı hileli terazilere, adı konmamış gizli aflara karınları tok. Talep ettiklerinin tek bir adı var, sıfatsız, sanatsız tek bir adı… ADALET…Tekrarlayalım; istenen öncelikle kayıplarının akıbeti… Akıbet dediğimiz de çoğunlukla KEMİK… Ayıp… Sonra ise suçun cezasız kalmaması. Devlet Baba’nın kendi çocuklarını adalete teslim etme, çocuklarından geri kalanı da Cumartesi Anneleri’ne teslim etme zamanı çoktan geldi de geçiyor.Suçsuz yere ceza çekenler, kimi zaman cezalarının suçunu ararlar. Sokağa çıkıp kırdıklarında, döktüklerinde, keşke yapmasalar diye geçiriyorsunuz ya bazen içinizden; onlara yapma diyebilecek tek ses ADALET’in sesidir. Onlar 499 haftadır hiç yakıp yıkmadılar. Adalet, Cumartesi Meydanı’na konuşarak işe başlarsa, o ses her meydandan duyulur. Hiç endişeniz olmasın.Cumartesi Anneleri ve Cumartesi İnsanları, 25 Ekim Cumartesi günü 500 haftadır oturuyor olacaklar. 500 haftadır kayıplarını arıyor, 500 haftadır adalet arıyor olacaklar. Aslında 500 haftadır bizi arıyor, bizi soruyorlar.Elimizde bir dal kırmızı karanfille, saat 12.00’de yanlarında durabilelim hiç değilse. Seslerini çoğaltalım. Bu cumartesi ve her cumartesi…
O mahkemenin etrafındakiler. Orayı bir miting alanına çevirenler. Muhataplar, muarızlar, mağdurlar, müdahiller. Yaşayanlar. O günden bu güne 12 Eylül’e rağmen hayatta kalanlar, 12 Eylül’ün yarattığı toplumun içersinde insan kalma gayretini elden bırakmayanlar. Hem talih, hem talihsizlik. Ve ölülerimiz. Mezarları belli, mezarları belirsiz, işkencehanelerde hayatları işkencecilerin elinde, elimizden kayıp gidenler. Sokak ortasında vurulanlar. Beslenmeyip asılanlarımız. Cezaevlerinde taammüden öldürülenler. Sanki mezarlardan, kaybedildikleri yerlerden kayıp birer eko gibi geri gelenler fotoğrafları ile oradalar. Keşke kalbimizin derinde hesaplarının bugün ve orada sorulacağına dair en ufak bir ümit olaydı.Dün o darbenin işkencecileri, bu ülkenin kadınlarını askıya aldılar, onları soydular, tecavüz ettiler. Bugün, başka bir davada 13 yaşındaki bir kız çocuğuna “rızasıyla” tecavüz eden 24 sanık en alt sınırdan yaklaşık 4 yıl ceza öngörülüyor. Ama mahkemeden karar çıkmazsa bugün bu sanıklar zaman aşımından dolayı ceza almayacaklar ve bu suçlar sicillerine işlenmeyecek. Yaptıkları, yanlarına kalacak, hayatlarına devam edecekler. Tıpkı 12 Eylül cezaevlerinin işkenceci tecavüzcüleri gibi ellerini kollarını sallayarak geçip gidecekler yanımızdan her gün.Dün o darbe bu memlekette sendikaları kapattı, malvarlıklarına el koydu, sendikacılarını sokaklarda öldürttü, cezaevlerine tıktı işkenceden geçirdi. Bu sayede istediği gibi at oynattı. Şimdi yeni sendika yasası? Şahane! Taşeronsuz çalışan var mı? Yok! Sendika? Gaz toz cop ceza! İşçi sağlığı iş güvenliği? İş güvenliği öldü! İşçi sağlığı berhava! Sınıf eksenli bir katliam hüküm sürmekte. Esenyurt’ta bir çadırın içinde can veriyor işçiler. Yahut buzların içine sıkışıp yardım isteye isteye, haykıra haykıra ölüyorlar. Tersanelerde maden ocaklarında iş cinayetlerine patlamalara kurban gidiyorlar. Ama şükür ki “Ben biliyorum ki benim işçim işini bitirmeden çıktığı direkten inmez. O direkte sorunu 8 saatte çözerse 8 saat, 18 saatte çözerse 18 saat çalışır” yahut “kader” diyen bakanlara sahibiz bugün!Dün o darbenin üniversitelere gördüğü muamele malum. 12 Eylül’ün Yök’ü mü kalkmış bugün? Yok! Üniversite özerk mi olmuş? Hayır! Rektörleri kim atıyor? Cumhurbaşkanı! Akademik özgürlükler? Yerle yeksan. Tutuklu öğrenci var mı? Denizde kum! 12 Eylül de bile yapılmayan uygulamalarla okuldan atılıyorlar hem de, sınavlarına sokulmuyorlar. Ama neyse ki, Samanyolu kontenjanından, akademisyenlerin yazışmalarını takip edip soruşturan teknoloji ile barışık iletişim fakültesi okul müdürleri var.Okul müdürü demişken, 12 Eylül Erdal Eren’i astı on yedisinde, dün. Bugün on yedisinde gençler lisesinde aç kalmamak için evden yemek getirmeye, yetersiz ve pahalı kantini boykot etmeye çalıştıkları, arkadaşlarına bir de bildiri dağıtıp, birlikte kahvaltı etmeye kalktıkları için On bir sivil polis ve bir de müdür sayesinde okuldan atılıyor. Zira bugün on yedisinde olan “boykotçu” Abdülmelik “Hrant yürüyüşüne de katılan bir terörist”.Dün bu medya şakı şakır alkışlamış idi darbeyi. Ama bugün o darbenin “yargılanmasını” da şakı şakır alkışlıyor. Neyse ki! Ne güzel! Başbakan Erdoğan “12 Eylül referandumunda kendilerine muhalefet edenlerin bugün mahkeme kapısında sıraya girdiğini” buyurmuşlar. AKP hükümeti “devletin devamlılığını” öne sürerek bu davaya müdahil olacakmış ya. O darbenin olduğu günler de şak şakçılar arasında olduğunu, en iyi ihtimalle deliklerine kaçıştıklarını bildiklerimiz. Darbede hesap sormak için her ayağa kalktığımızda her nedense(!) hesabımızı görmeye kalkanlar! Yazın yeniden tarihi, o tarihte siz o darbenin mağdurları olun. Neyse ki mahkemeyi kurdunuz. Bir de hapse koyun iki kokuşmuş ihtiyarı ki tam olsun! “Kendi hapiste fikri iktidarda!”
Bir müddettir bir konferans sebebiyle yurtdışında dolanmaktayım. Dolanmaktayım dedi isem Almanya’dayım. “Amman ne güzel” diyen olabilir. Memleketin boğucu havasından bir kaç gün sıyrılmış olma ihtimali varmış gibi görünebilir. “Nasıl olsa geri döneceğim” iç rahatlığı ile birkaç günlüğüne unutulabilir sanki her şey. Ama olmuyor.Geride bıraktığımız Türkiye de Hrant’ın katillerinin akıbeti belli olmuş, onları organize edenlere verilen ceza ve de soruşturmanın bir adım öteye götürülmemesinin öfkesi taze idi. Zevahiri bile kurtarmaya zahmet etmemiş idi hazretler. AKP’nin A harfinden bir adalet umanlara “biz demiştik” demek öfkemizi yatıştırmıyor ve hiçbir işe yaramıyor neticeyi de değiştirmiyordu. Geride kalan tam olarak bu idi.Yerliler, Yabancılar, DüşmanlarÖnümüzde duran ve katıldığımız konferansın adı “yabancılar yabancı düşmanlar vatandaşlık mülkiyet hakları ve birinci dünya savaşı” Ne ilgisi var? Var. Birinci Dünya Savaşı. Eş zamanlı olarak küreselleşme, milliyetçileşme ve yabancı düşmanlığı. Tanıdık geliyor mu? Devam edelim. Birinci Dünya Savaşı patladığında, Rusya’da Yahudiler ve Almanlar, Avusturya Macaristan İmparatorluğu’nda İtalyanlar, Slavlar ve Yahudiler, İngiltere’de ve Fransa’da yine Almanlar, ABD’inde Japonlar, “düşman yabancı” ilan edilip kapı dışarı ediliyorlar. Kapı dışarı edilen yahut kapı dışarı edilmek için toplama kamplarına tıkılan nüfusun miktarı on binlerden yüz binlere uzanan bir genişlikte. Yüzyılın başında modern devlet mantığı savaşı ulus devleti inşa etmede verimli bir araç olarak kullanıyor ve ulusun içerisinde “gereksiz ve tehlikeli” bulduklarını “temizliyor”. Kendi vatandaşlarının geçmişlerinin izini sürerek onları “yabancı” kategorisine dâhil ediyor ya da misafir olarak o memlekette yaşayan “yabancıları” “kapı dışarı “ederek “bazı sorunları” çözüyor. Örneğin Rusya’da kırsal bölgelere yerleşmiş ve geniş arazilere sahip Almanlar ilk gönderilenler. Bu gönderilmenin kendi mantığı icabı, “casus” olmaya yetkin şehirli Almanlara çok sonra sıra geliyor. Zira onların el konulacak geniş arazileri yok.SoykırımAvusturya-Macaristan İmparatorluğu gibi Birinci Dünya Savaşı’nda ömrünü tamamlayan Osmanlı imparatorluğunda ise durum birazcık farklı. Osmanlı İmparatorluğu’nun Rusya ile giriştiği savaş ve Balkan Savaşları nedeniyle yerlerinden olan ve Anadolu’ya doğru akan Müslüman nüfus yüz binler milyonlarla tanımlanacak büyüklükte. İmparatorluk sınırları içerisinde ise son günlerin gözde mevzusu Osmanlı kültürel çeşitliliği ve hoşgörüsünden bahsetmek pek olası değil. Osmanlı ülkesine dışarıdan gelmiş ve yerleşmiş değil de, imparatorluğun yüzyıllardır tebaası ve daha sonrada vatandaşı olagelmiş iki kadim nüfus Birinci Dünya Savaşı sonunda ve sonucunda köklerinden tümüyle sökülüyor. Yunanistan ve Türkiye arasındaki Nüfus Mübadelesini başka bir yazıya bırakalım. İki kadim nüfusun diğeri”Ermeniler.”Hazır soykırım konusu bir kez daha açılmışken.YüzleşmeBirbirlerinden bambaşka hayatlardan, farklı sınıflardan, farklı politik görüşlerden farklı cinsiyetlerden ve cinsel tercihlerden, farklı etnik kökenlerden gelen insanların kendilerini bir bütünün parçaları olarak “hayal etmeleri” ulusun inşasının başlangıcı olarak görülür bir görüşe göre. Ancak bu “hayal” modern devletin bu farklı grupları tek tipleştirici pratikleri ile ete kemiğe bürünür. Diğer yandan soykırımın en temel dayanağı bir etnik grubun öncelikle soyut bir kategoriye dönüştürülmesidir. Birbirlerinden bambaşka hayatlardan, farklı sınıflardan, farklı politik görüşlerden farklı cinsiyetlerden ve cinsel tercihlerden gelen insanlar bu soyut kategori içerisinde tanımlanır. Eğer ortada bir suç ve ceza varsa bile bunların şahsiliği göz önüne alınmaz. Bu kategoriye girenler toplama kamplarına gönderilir, sürülür ve öldürülürler. “Ermenilik” Osmanlı Devleti tarafından böyle bir kategori olarak ele alınmış mıdır?Hrant Dink davası ve sonucu bu açıdan canımızı bir kez daha yakmış ve gözümüzü açmıştır. Bu davaya bakarak “Ermenilik” kategorisinin Osmanlı İmparatorluğunun mirasçısı olan Türkiye Cumhuriyeti devletinin tüm organları ve iktidar partisi tarafından nasıl ele alındığını görebilmek mümkündür. Başta iktidar partisinin tabanı olmak üzere “çoğunluğun” anlayışı “biz Hrant’ı öldürenleri kınadık, siz de Türk büyükelçilerini öldürenleri kınayın” ısrarından bir adım öteye gidememiştir.”Ermenilik” bir kategori olarak bu çoğunluğun zihninde ancak “bir sizden bir bizden” olarak yankılanmaktadır… Yüzleşme: bu topraklardan Der-zora tehcir edilmiştir. Velhasıl demem odur ki işimiz zordur. Tarih daima ileriye doğru gitmez. Bazen böyle devam eder, önce 1915 sonra 2007, sonra yeniden 1915’e doğru.
Atv-Sabah direnişinde, pardon grevinde son grevci Ender Ergün’ün işe iade talebine ilişkin karar Yargıtay’tan geldi. Yerel mahkeme “kanundışı greve katıldığı” gerekçesi ile işine son verilen Ender’in iş akdi feshini yok saymış, haksız yere sendikal nedenle işten çıkarıldığına hükmetmiş, işvereni de Ender’in iş akdinin haksız yere, sendikal sebeple feshettiği için 4 aylık tazminatı ödemeye mahkûm etmişti. Yargıtay işte bu 4 aylık tazminatı yeterli görmedi ve 12 aylık tazminatın daha isabetli olacağına karar verdi. Yoksa Yargıtay da grevin kanundışı olmadığı ve Ender’in sendikal sebeple işten çıkarıldığı konusunda yerel iş mahkemesi ile hemfikir. Yani kısaca son grevci Ender Ergün’ün bizce zaten şüphe götürmez olan sendikal sebeple işten atıldığı kanaati en yüksek mahkemece de onaylandı.Ne Kadar Haklıyız!Ne kadar haklıyız. Haklıyız da şimdi ne olacak? Eğer bir işçi sendikal sebeple işten atılırsa, mahkeme işe iadesine karar verirse ve işçi de işe geri dönmek isterse ne olur? Memleketimizin kanunlarına göre bu işçiyi işe geri alıp almama kararı bizzat bu işçiyi sendikal faaliyette bulunduğu için işten çıkaran işverene aittir. İster sendikal tazminatını öder işe almaz, ister işe alır. Pratikte sendikal tazminatı ödeyen işveren çoğunluktadır. Bir de işçiyi işe alan, sonra tekrar “başka bir nedenle” tekrar işten çıkaran cingöz patronlar da var tabii. İşte Örgütlenme özgürlüğü budur(!), yani, örgütlenme özgürlüğünüzü parasını bastırır satın alır patron. “Efendim, örgütlenme özgürlüğünün tazminatı olmaz! uluslararası anlaşmalar-sözleşmeler böyle örgütlenme özgürlüğü olmaz diyor, bakın altına da imza atmışsınız” diye istediğin kadar yırtın. Bizde böyle! Ne kadar ekmek o kadar köfte! Paran kadar konuş paran kadar örgütlen! İleri demokrasi işte!Gelsin Sendika!Atv-Sabah grevinde ise durum biraz daha karışık. Çalışanlar sendikada örgütlendiler. En büyük dertleri durmadan el değiştiren bir iş yerinde çalışmaktı şüphesiz. Her gelen çalışanlara hiçbir söz hakkı tanımaksızın kendi kurallarını ilan ediyor ve çalışanlara da bu kurallara sorgusuz sualsiz uymak düşüyordu. Bununla da kalmıyordu mesele. Her gelen kendi adamını da birlikte getiriyor dolayısıyla her el değiştirme ile yeni bir işten çıkarma dalgası boğuyordu çalışanları. “İşyeri el değiştirdi bu kez kimler işten çıkarılacak?” sorusu başlarının üzerinde durmadan sallanıyordu. Her el değiştirmede elden giden haklar da cabası. Bugün öğle yemeği veriyoruz, yarın, el değiştirdi öğle yemeği yok mesela. Sonuç? Sonuç kendi hayatımıza dair söz söyleme hakkını ele almanın yolu örgütlenmek. Gelsin sendika.Ekmek, Köfte, SendikaSendika geldi. ATV-Sabah’ta bin kişi çalışıyordu, altı yüze yakın bir sayı ile sendika toplu sözleşme yetkisini aldı. İşverenle toplu pazarlık masasına oturuldu. Toplu pazarlık masasında otururken işveren rahat durmadı tabii. İşyerinde sendika üyelerini odalara çağırmalar istifaya zorlamalar başladı. Harekâtın başını şu an Türk Ceza Kanun’un ilgili hükmü gereğince sendikalaşmayı önlemek suç olduğundan bu suçtan yargılanan Dergiler genel yayın yönetmeni Levent Tayla çekmekteydi. “ikna oda”ları yalnız İÜ’de kurulmamış şüphesiz. Bir de buralarda kurulmuşu var. Çalışanlara sorarsanız eski sendikacı Endüstriyel İlişkiler Müdürü Şefik Çalık da az gayret sarf etmemiş bu hususta. İşte Çalık Holding’in sosyal sorumluluk anlayışı: “topluma aldığını geri verme”, Çalık Holding aldığını geri veriyor; alın size örgütlenme özgürlüğü(!).Grev Vardı! Yoktu!Sonra bir “grev vardı yoktu siz yanlış yerde greve çıktınız” faslı var. Turkuaz mahkemeye başvurup bu tür iddialarda bulunuyor. Yerel mahkeme grevi durduruyor. Bu arda 9 işçi işe iade davalarını kazanıyor. Çoook(!) şaşırtıcı bir şekilde grev de olmadığından o dönemde, sendikal tazminatı ödeyip işe almamayı seçiyor işveren. Yargıtay grevin grev olduğuna karar veriyor en sonunda. Grev pankartı asılıyor tekrar ATV-Sabah’ın önüne. 9 işe iade ve yüzlerce istifa. Kala kala bir Ender kalıyor kapının önünde.-TGS’de bu süreçte neyi yaptı neyi yapamadı bir gözden geçirse hepimiz için iyi olmaz mı?- şimdi onun Yargıtay’tan kararı geldi işte. Ender bu karara göre işe iadesini istiyor. İşte en büyük cesaret de burada. Bizzat girip o işyerinde çalışmak. Turkuaz bir kağıt yollamış kendisine. O kağıdın üzerinde “gel çalış” diyor. Ama alt paragrafta “kapının önünde grev var. Yasal hakkımı kullanıyorum. Grev sona erene kadar bütün hakların askıda. Yasadan kaynaklı seni çalıştırmama hakkımı sonuna kadar kullanırım” diyor. “Grev var! Yok!” oyununa devam yani. Bu yazı yazıldığı sıralarda Ender noterle birlikte ATV-Sabah’ın önüne gitti. İşe geri dönmek için. Şefik Çalık Ve avukatları çıkıp “medeni” bir şekilde grev nedeniyle kendisini çalıştırmama haklarını kullanacaklarını söylediler. Yeniden mahkeme koridorları. İşine gelince grev var, işine gelince grev yok, dolaş babam yan yolları.Bilenelim!Koskoca bir binanın önünde, koskoca bir caddenin kenarında kendi başına ama arkadaşlarıyla, mesela daimi eylem orkestrası Bandista ile duran, senle benle duran adamın işe iadesi. Orada Turkuaz’ın binalarında hapis ama çaresizliklerini anladığımız ve daha sendikadan istifa ederken gururlarını yitirmenin, karakterlerindeki aşınmanın acısını içinde hissettiğimiz ve bu yüzden çoktan affettiğimiz arkadaşlarımız var. Onlarının başının üzerinde hala “ya işten atılırsam?” kılıcı durmadan sallanıyor…buzz!… gibi bir hava var içinde o camlı binaların. Karşıda cephede ise Turkuaz var, Çalık Holding var. Enerji yatırımları var. Tekstil, inşaat, madencilik yatırımları var. Var oğlu var. Ha bir de hükümet var karşı yanda. Akraba kontenjanından. Bunların karşısında şansımız olur mu? Umutsuz olmak için hiçbir sebebimiz yok, yeter ki iyi yenilmeyi bilelim. Yeter ki kavgaya bodoslama değil, yanlışlanabilir bir strateji ile dalalım. Dalalım ki neyi nerde nasıl yanlış yaptığımızı bilelim. Bir daha ki kavga için oradan bilenelim.
Bu hafta diyorum yılın bir muhasebesini yapayım. Ama iki “günaydın!” haberi ile günün nasıl geçeceği ve dahi yeni yıla nasıl gireceğimiz belli oluyor. Vazgeçiyorum muhasebeden. Nasıl olsa bakiye belli. Haberlerden ilki Fatih İlçe Emniyet Müdürlüğünün talebiyle 1. Sulh Ceza Mahkemesi’nin aldığı karar. Bu karar sayesinde İstanbul Üniversitesi ve de çevresinde(!) polisin ellerindesiniz. Bir yıl boyunca polis kişileri, çanta, paket, poşet, araç ve özel kâğıtları arayabilecek. İsterse tüm fakülte, yüksekokul ve idari binalarının girişinde, hatta binalarının çevrelerinde, rektörlük talep ettiğinde de bina içlerinde arama yapabilecek. Ne güzel artık emniyettesiniz! Hani sizi gözaltına alıp karakola götürmelerine gerek kalmadı. Bir daimi gözaltı. Öğrenci iseniz zaten olağan şüphelisinizdir bu civarda. Kapıdan girerken iç çamaşırınıza kadar arar sizi özel güvenlik. Hangi yetkiye dayanıyorsun diye soramazsınız, tartaklar. Polisi sataşır. Bir sabah ritüelidir kapıda. Güne böyle başlarsınız. Gün böyle gider. Her gün. Sonra derslere vermeye çalış kafanı. Sabah yediğin hakaretlerin üzerine. Veremezsin. Gel de terörist(!) olma. Ama bunu bir de karara bağlamışlar ne hoş. Daha da genel bir karar alabilirlerdi buna da şükür(!). Mesela”İstanbul civarındaki tüm öğrencilerin..” diyebilirlerdi süre sınırı da koymazlardı bu hukuk devletinde. Hadi bakalım aç çantanı evin kapısında. “Ah evet bunlar pedlerin, özel günündesin herhalde, bu ay biraz gecikti mi ne?..bu ne? Haaa kitap! Makro iktisat. Hımm! Bu ne cüzdanının içinde? O annenin resmi mi? Güvenlik kamerasına da el salla. Tamam. Şimdi okuluna doğru yola çıkabilirsin.”ÖdülÖzel hayatın ve kişisel bütünlüğün güvenlik altında. Çünkü öğrenciler güvenlikten yoksun, polis yetkisi yokken pek çaresizdi. Geçen yıl mesela polis çaresizlikten 24 Mayıs günü İstanbul Üniversitesi Beyazıt Kampüsü’nde rektörlüğün arkasındaki Havuzlu Bahçe’de , yalnız öldürülmüş, evet öldürülmüş, arkadaşları Şerzan Kurt’un resmini içeren pankart asan öğrencilere, ve bundan başka herhangi bir eylem yokken saldırdı. Yalnız bir ucu açık ve üç tarafı Hukuk Fakültesi, ve rektörlük binaları ile kapalı olan bu alanda öğrencileri plastik mermilerle avladı. Üstelik tüm binaların kapıları öğrencilerin “kaçmasını” engellemek için kapatılmış üzerine kilitlenmişti. Bir “kapanın” içinde can pazarı yaşandı. Çenesinden plastik mermi yedi bir öğrenci, davası hala devam ediyor. Rektörlük bu konuda ne yaptı? Emniyet bu konuda ne yaptı? Hiiiiç! Ahh pardon hiç olur mu? Şimdi polisin elinde kapı gibi izin var. Hukuk fakültesindeki pratiğini diğer yerlere taşısın diye.Direkler ve Bakanlarİkinci haber, ister inanın ister inanmayın Enerji Bakanı Taner Yıldız, yeni yıla, Zonguldak Türkiye Taşkömürü Genel Müdürlüğü’ne bağlı Karadon Madeni’nde girecekmiş. İncelemelerde bulunacakmış oraya gidip. Hatırladınız mı Karadon madenini? Hayatta kalabilmek için, hayatını riske atanları, eve 960 lira götürebilmek için yerin 540 metre altına inenleri, yerin 540 metre altına inenleri ve orada kalanları. Bir daha güneş yüzü göremeyenleri. Orada ölen 30 işçi. İkisi hala toprak altında. Ailelerinin gidecek bir mezarı yok. Aylardır bir mezara bile hasret bırakılan gözü yaşlı kadınlar var orada. Enerji bakanı oraya gidiyor. Utanmaz bir populizm inadı. Bir “sizden biriyim” yalanı. AKP’ye has “üste çıkma” zihniyeti. “Bizler gelişmekte olan Türkiye olarak mutlaka yeri gelecek 16-18 saat çalışabileceğiz.” diyordu geçenlerde aynı bakan,”Ben biliyorum ki benim işçim işini bitirmeden çıktığı direkten inmez. O direkte sorunu 8 saatte çözerse 8 saat, 18 saatte çözerse 18 saat çalışır.” 18 saat çalışır, o yorgunlukla, o direkten düşer ve ölür. Sonra bakan önümüzdeki yılbaşını da o direğin altında geçirir herhalde. Daha fazlasını söylemeye terbiyem izin vermeyecek ama şu kadarını söylemekten kendimi alamayacağım: Bir bakan olarak üzerine düşeni yapmıştır. Bakmıştır aval aval. Değil çalışma koşullarını insan onuruna yakışır bir hale getirmek, tersine tersine demeçler vermiş, konuşmalar yapmış, kanunlar çıkarmıştır hükümetiyle beraber.Ümit etmek içinÖzetle, memleketin hali pür melali budur. Gençlerine geleceksizlik ve çaresizlik reva görür. Yoksulluk ve yoksunluk içinde geçecek bir öğrencilik reva görür. Yüzlerce anlamsız sınavla sınar sabırlarını. Eler onları hayattan. Üstelik bu sınavları sınav gibi yapmayı beceremez, elene elene en üstte kalmışlarını bile çıldırtmayı başarır sonunda. Bir TUS sınavı uydurur. Eylülde yapacağım der Aralıkta yapar. Yanlış sorular sorar üstüne. Yanlış hesaplar puanları. Sesini çıkarmaya kalkanı copla gazla soruşturma ile canından bezdirir. İşçisini taşeronlaştırma ile fazla mesai ile kot kumlatıp öldürtür. Olmadı öldüremedi ise meydanlarda, devlet kapılarında süründürür üç kuruş maaş bağlamak için. Analar zulümden eksik kalmasın. Cumartesi Anneleri 300 üncü kez oturur Galatasaray Meydanında. 300. kez sorarlar güya “darbecilerden hesap soracak” olanlardan hesabın bakiyesini. İlle de umutlu olmak için hala sebebimiz var mı yeni bir yıldan? Evet var yine de. Evet yine de var diyor her sabah bizi yaşama bağlayan sol memenin altındaki cevahir.
Belki ondan öncesi de vardır ama biz belki; yalnız ve ilk onu hatırlıyoruz. Sefaköy Desa Fabrikası’nın önünde kararlılıkla direnen, insan onurunun satılık olmadığını işverenin her türlü dalaveresine rağmen yüzüne çarpan, sınıfın medar-ı iftiharı Emine Arslan.Ama öncesi de vardı. Bursa’da Aralık 2005’te bir fabrikada çıkan bir yangında 5 kadın işçi hayatını kaybetti. Feministler, kadın grupları 2006 8 Mart’ını burada ölen kadın işçilere adadılar, hem 8 Mart’ın dünya kadınlar günü olarak ortaya çıkışına, hem Bursa da hayatın zulmünü birlikte çekmiş Ermeni, Rum, Müslüman kadın işçilerin direnişlerinin geleneğine atıfla. Ardından Novamed direnişi geldi. Kadınların başını çektiği ve kadınların yek vücud olduğu bir direniş. Ve ardından Emine Arslan’nın hikâyesi. İşçi dediğimizde çok büyük ihtimalle bir kadından bahsettiğimizi ispatlar gibi. Pek çok erkek işçinin cesaret edemediğine yeltenip sendikaya üye oldu, yetmedi diğer işçileri de örgütlemeye kalktı. İşten atıldı. Bir de kadın başına kapının önünde beklemeye başlamaz mı? Kapının önünde “bir cahil kadın”, patronun tabiriyle. Polisin “git evinde otur dediği” patronun parayla, tehditle üzerine yürüdüğü, çocuğu kaçırılmaya çalışılan ama orada ısrarla duran kadın. Derken bu kadının “eğitimli ve medeni” patronunun müşterilerinin önüne kadar uzanan hikayesi. Dünyanın her yerinden gelen destek.Şimdi kapıların önünde daha fazla kadın var. Bir örnek olmaya görsün: Entes’in önünde Gülistan Kobatan, Tübitak’ın önünde Aynur Çamalan, Paşabahçe Devlet Hastanesi’nin önünde Türkan Albayrak.TÜRKAN ALBAYRAK NİYE KAPININ ÖNÜNDE OTURUYOR?Çünkü devlet hastanesinin temizlik işleri Piramit diye bir taşerona verildi. Türkan Albayrak ve diğer işçiler tam tamına 585 lira ve 26 günlük yol parası alıyorlardı. Önceden 110 liraya mavi kart dolduruluyordu, ama taşeron şirket bunun biraz gereksiz bir “maliyet” olduğuna karar verdi. Hem de önceki aydan kullanmadığınız yol parası kalırsa 26 güne tamamlanıyor sonraki ay. Aman işçilere üç kuruşluk hak geçmesin. Sonra? Sonra bir de bir anlaşma var altında çapanoğlu olan. Altına imzayı basıp vazgeçiyorsunuz haklarınızdan, kaç yıldır bu işte çalıştığınız mühim değil. Bir nevi sıfırlıyorlar yani sizi. Her daim taze işçisiniz. Ne güzel, ne güzel! Tabii işvereniniz Piramit açısından. Bu durumda işçilerin 96 temizlik işçisi “doğal olarak” sendikaya gidip bu “yenilenme” işine bir son vermek istiyor. Ama işte çapanoğlu burada ortaya çıkıyor. Sağlık-İş Sendikası sürece dahil oluyor, olanlar da oluyor.ÇAPANOĞLUYani sendika geldi ya, her şey iyiye gitmeli diye düşünmeyin burada. Bu sendika ayrıcalıklı sendika. İşveren bu sendikaya hastanenin toplantı salonunda toplantı yapmaya bile izin veriyor. Hatta anons bile ediliyor toplantının yeri saati. Tabii belki biz yanlış anladık da durumu öküz altında buzağı arıyoruz. Aslında hem taşeron hem de hastane yönetimi çalışanlarının örgütlenme özgürlüğüne saygılarından yaptılar bütün bunları. Neyse biz kafamızı bulandırmayalım. Derken toplantı yapılıyor. “elebaşı” 46 yaşında, eski tekstil işçisi, evli ve bir oğlan annesi, namlı “terörist” Türkan Albayrak bu toplantıda sendika “yetkilisi” tarafından alaşağı ediliyor. Sebep? Sebep sendika hakkında bir araştırma yapıp sendikanın sektörün kendi faaliyet alanı dışında olduğuna ve bu hastanede örgütlenemeyeceğine dair başvurduğunu öğrenmesi. Evet, işveren değil sendika burada örgütlenmeyeceğine dair mahkemeye başvurmuş! Sendikaya sorarsanız işçiler için en iyi çözüm anlaşmayı imzalamak!‘DENSİZ İŞÇİ’Bir de “bi densiz işçi” çıkıp sendikayı sorgulamaz mı?. Ne haddine bir işçinin sendikanın ne yaptığını sorgulamak. Sümme haşa! Velhasıl alavere dalavere, işçiler bölünüyor, sopadır havuçtur derken Türkan hanım nöbete dikiliyor kapının önünde. Efendim gelsin polis, Beykoz Belediyesinin zabıtası, sürüklesinler Türkan hanımı, söksünler çadırını, suyunu da döksünler. En çok koyanı bu Türkan’a. Saklamıyor şaşkınlığını. “Sürüklediler beni, direndik” diyor. Ama en çok koyanı su meselesi olmuş. İndiriyor gözlerini. Belki insan onurunu sürüklendiği yerde arıyor. En azından sürükleyenlerin onuru oralarda bir yerlerde olmalı değil mi? Zaten erkek çalışanlarla aynı masa da oturmak da bir ahlaksızlık belirtisi, ah bu ahlaksız kadınlar. Ne var direnecek, evinize gitseniz ya! Hastane yönetimi, “kimseye selam bile vermeyen” başhekim Yavuz Baştuğ, Başhekim yardımcısı Yaşar Çelik, Piramit Şirketinin vazifelisi “proje şefi” Şerif Gürsoy, Beykoz’un AKP’li Belediye Başkanı Yücel Çelikbilek, onlar gökyüzüne bakıp ıslık çalıyorlar yavuz hırsız hesabı. Ve dahi polis teşkilatı, zabıta sürüklüyor bir kadını yerde, yetmez ama evet, yükleniyorlar “ahlaksız” Türkan’a olanca “ahlak”larıyla. Bu yetmeyen kısmında da Sağlık-iş giriyor devreye ki yetmeyen kısmını tamamlasınlar erkek kardeşler birliği.ONLAR TEMİZLİK İŞÇİSİ AMA!Ha bir de daha derine bakınca göreceğiniz bir yüzü var bu işin. Hani bu devlet hastanesi temizlik hizmetlerini daha ucuza ve daha kaliteli alacak ya taşerona verince. Hah işte tam orası zurnanın zırt dediği yer. Bu temizlik işçileri temizlikten başka her şeyi yapıyorlar, zira hastane de hastanenin asli işlerini gerçekleştirecek personel bir hayli eksik. Temizlik işçileri hasta taşıyorlar, ultrasona, tuvalete götürüyorlar hastaları, lavman yapıyorlar, traş ediyor, gece serum değiştiriyorlar, ameliyathaneden çıkarıyorlar. Bir de üstüne azar işitiyorlar bu işleri yapıp temizlik işlerini yetiştirmedikleri için. “çöpçü” diye hakarete uğramak da “bonus” tan. Gözlerinizi açıp “eğitim alıyorlar herhalde hastalara müdahale etmek için?” diye sormayın. Hastane hijyeni hakkında kapsamlı(!) 15 dakikalık eğitim aldıkları oluyor. Bu eğitim sonucu tuvalette kullandığı bezi masa silmekte kullananlara rastlanıyor. Kişisel korunma ekipmanları maske, eldiven vs kullanılmıyor çoğunlukla. Hem hastalar hem de çalışanlar ciddi hastalık riskleri ile karşı karşıyalar. Örneğin çalışanlardan birinin eline iğne batmış ve bunun sonucu olarak çok ciddi kronik hastalıklara yakalanmış. Bu olayın ardından sorumlular hiçbir ceza görmemiş, işten atılma korkusu kurbanı harekete geçmekten de alıkoymuş. Ama en azından şimdi iğne batarsa teste yollanıyor çalışan. Ama tedbir? O hak getire! İşte bu da bizim payımıza düşen devlet hastanesinden hizmet almaya çalışan bir vatandaş olarak. İşte Türkan’ın direnişinin öteki yüzü. Onu desteklememiz için bir sebep daha.NETİCE?Patrona da, onun patronuna da, hepsinin siyasi bağlantılarına da, ve dahi sendikaya da başkaldırmak yalnız zincirlerinden başka kaybedecek bir şeyi olmayanların işi. Biz kadınlar tüm yoksulluğumuz ve kaybedecek hiçbir şeyimizin olmayışı ile o çadırdayız. Belki başkalarına da yer açmak için. Ve siz karşımız da duranlar Emine Arslan’a bakın ve siz de ibret alın!
Bu yazıyı yazarken otuz insan evladı toprak altında. 540 metre yerin altında. Ortalama 960 TL için yerin 540 kat altına inmişler. Keyiflerinden değil tabii, yapacak başka bir şeyleri olmadığından. Kimi 25 yıl çalışmış madende, emekli olmuş, emekli maaşı hiçbir şeye yetmeyince çocukların ihtiyaçları artmaya devam edince dönmüş tekrar madene, hayat boyu bildiği tek işi yapmaya. Kimi 4 yıldır çalışıyor madende kimi daha fazla. “Bekliyoruz” diyor akrabalardan biri “dirisini mi bekliyoruz” diyor, sonra titriyor sesi “yoksa ölüsünü mü bekliyoruz, bilmiyoruz!” diyor. Saatler umutları törpülemeye devam ediyor.540 metrede ne oldu bilen yok henüz, nasıl oldu bilmiyoruz. Özellikle bakanlar bilmediğimizi defalarca söylüyor. Bilmiyor muyuz? Mühendisler, işçiler, işçilerin yakınları, gazeteciler, televizyonun başındakiler, hepimiz hepimiz…bilmiyor muyuz?!Tuzla tersanelerinden, Bursa’da yanan fabrikadan, hastaneden, selde boğulan tekstil işçisi kadınlardan, kot kumlama işçilerinden, sendikalaşma oranlarından, işsizlik oranlarından, asgari ücretten, fazla mesailerden, emekli maaşlarından, en yakınımızda, işyerlerimizde yemek yediğimiz artık pek “özelleştirilmiş” ya da “taşerona” verilmiş yemekhanelerden, daha da vahimi aynı ve de aynı olayı, 19 işçinin can verdiği Bükköy’den, 13 işçinin can verdiği Dursunbey/Odaköy’den. Bilmiyor muyuz?Bilinçli bir tercih olarak, politik olarak, yani sermaye sahiplerinin lehine ve işçilerin ezilenlerin aleyhine işçi sağlığı iş güvenliği meselesinin denetimsizliği. Bırakınız yapsınlar yani, bırakınız geçsinler, bırakınız öldürsünler.Diğer yandan Taşeron, ya da “outsourcing…pek matah ve yeni bir şey keşfetmişcesine aynı işin taşerona verilerek daha “rasyonel” bir şekilde yapılabileceğini düşünenler, hevesle savunanlar, bunun kanunlarını çıkaranlar, uygulayanlar. Hangi rasyonalite? Maliyetleri nasıl düşecek sorusunun tek cevabı, aynı işin daha düşük maliyete yapılabilmesinin bir tek yolu var: işçinin maaşından çalmak, fazla mesaisini ödememek, sigortasız çalıştırmak, işçinin işiyle ilgili eğitimleri vermemek, işçi sağlığı iş güvenliği tedbirlerini almamak. Daha da sendikasızlaştırmak, güvencesizleştirmek işçiyi. Burada madalyonun öbür yüzünü anmıyorum bile. Taşeronlaştırılan sağlık hizmetlerinin mağduru olanları mesela; hastaları, hasta yakınlarını yine emekçileri. Netice ortada. Dayanılmaz ve içinden çıkılamaz bir sefalet ve ölüm. Rasyonalite nerede mi? Burada tek rasyonalite var, o da kârların yükselmesi. Paraların üzerine para koymak evin önüne bir araba daha koymak, bir ev daha almak, keyfini sürmek hayatın; sönen hayatlar pahasına.Şimdi bir mucize bekliyoruz. “Ucuz atlattık!” demek istiyoruz derin bir nefesle açıp daralan göğsümüzü. Durmadan yetkilerini iktidarlarını hatırlatıp, sorumluluklarını durmadan inkâr edenlere, başımıza gelenlere durmadan “doğal afet” muamelesi yapanlara tek bir sözümüz tek bir sorumuz var. Bir an olsun çocuğunuzu o madene indirir miydiniz? Biz sizin çocuğunuzu da kendi çocuklarımızı da göndermezdik oraya sizin yerinizde olsak. Ama şimdi bizim çocuklarımız yedi kat toprağın altında, oğullarımız, ağabeylerimiz, babalarımız, dayılarımız yeğenlerimiz. O maden ocağının kapısında bekleyen, fakir, cefalı kararmış yüzler, boğazlarında düğümlenen gözyaşları ile bekleyenler, biz dünyanın lanetlileri, ince bir kadın sesi oluyoruz sizi her adımınızda izleyecek: “Lanet olsun hepinize!”Fazla yatılan infaz günlerini borçlanmak mümkün değil!SORU: 1991 yılına çıkan infaz yasası gereği, (örnek) alınmış olunan cezanın… 8 yılını yatmış olmak şartlı tahliye sebebi olmuştu.(bir yakınım için). O tarihte çıkan yasa gereği aynı maddeden ceza alıp da, o gün itibariyle, 8 yıl cezaevinde yatan da tahliye oldu, 10 yıl-15 yıl yatan da tahliye oldu. şimdi bu maddeye göre tahliye olanlardan8 yılın üstünde fazla yatılan süreler (mahkûmiyet kararı olanlar için) Sosyal Güvenlik Kurumu’ndan borçlanılabilir mi?… Böyle bir yasa yok ise bu konuda bir çalışma var mı?.. Olması gerekmez mi?.. Bilgilendirirseniz sevinirim.İyi çalışmalar diliyorum./Sevda ErdalSevda Hanım,Sorduğunuz soru ile ilgili olarak iki düzenlemeden bahsetmek mümkün. 5510 Sayılı Sosyal Sigortalar ve Genel Sağlık Sigortası Kanunu ve 28 Eylül 2008 tarihli resmi gazetede yayınlanan ve 27011 sayılı Hizmet Borçlanma İşlemlerinin Usul ve Esasları Hakkında Tebliğ 5510 Sayılı Sosyal Sigortalar ve Genel Sağlık Sigortası Kanunu 41. maddesinde tutukluluk ve gözaltında geçirilen sürelerle ilgili bir düzenleme yapıyor ve bu durumdaki sigortalıların borçlanabileceği süreler hakkında bilgi veriyor. Bu maddeye göre:“f) Sigortalı iken herhangi bir suçtan tutuklanan veya gözaltına alınanlardan bu suçtan dolayı beraat edenlerin tutuklulukta veya gözaltında geçen süreleri” borçlanılabilir.Bu maddeye göre temel kriterlerden biri mahkûmiyettir. Dolayısıyla mahkumiyet varsa, mahpusta geçen dönemi borçlanmak imkân dahilinde değil. İnfaz kanunun değişmesi ile tahliye, mahkûmiyet sonucunu değiştirmiyor. Mahkûmiyetin varlığı nedeniyle bu sürelerin borçlanılması imkân dahilinde görünmüyor. Bu borçlanma ancak yeni bir yasa ile yapılacak yeni bir düzenleme ile mümkün olabilir.(Hukuk Fakültesi Arş.Gör.İzzet Mert Ertan’a teşekkürler)
