Tarih ve anılarGenç arkadaşlarımıza bizim dönemin öğrenci hareketini anlatacağım. Sol olarak kendi yapıp ettiklerimizi bir soyutlama olarak bir sonraki nesle aktarmaktaki beceriksizliğimiz, “deneyim aktarımı” dediğimiz şeyin sakilliği bende tecessüm ediyor bu kez, bir göz seğirmesi olarak. Yüzyıl öncesini anlatmak, yüzyıl öncesini tarihsel bir perspektife sokmak 16-17 yıl öncesini tarihselleştirmeye çalışmaktan daha kolay geliyor bana. Nerdeyse ben size II. Meşrutiyet’i anlatsam diyeceğim. Kabul etmezlerse “68’i anlatayım, o da devrim” diye pazarlığa oturmaktan yanayım. Bu gençlerin karşısına geçip anılarımı anlatmaktan, anılarını anlatan “eski solcu abla” olmaktan ölesiye korkuyorum. Ama durum çaresiz. Anlattığım her şey kendi kişisel anılarımla karışmış olacak. Tam o dönemin siyasi atmosferini tahlil ederken alttan bir şey dürtecek beni. Tüm karamsarlığın içinden, nihilist neşe fırlayacak. Benimle dalgasını geçip bir anı olarak dökülecek ağzımdan. Engel olamayacağım. Olmayacağım.Puslu havanın “siyasileri”Önce diyorum siyasi atmosferi anlatayım. Diyorum ki, o dönem 1. 2. 3. Çiller Hükümetleri’nin dönemidir. Mesut Yılmaz’ın azınlık hükümetinin dönemi, Refah Partisi’nin seçim zaferini ilan ettiği dönemdir. Refahyol-28 Şubat dönemidir. Resimlerini koyuyorum Tansu Çiller’in. Üniformalar içinde elinde megafon nerdeyse fotoğraftan çıkıp “devlet için kurşun atan da yiyen de şereflidir” diye haykıracak o ince sesiyle. Katiller için. Bir de bunun”bana sağcılar ve milliyetçiler cinayet işliyor dedirtemezsiniz” versiyonu vardı, malum. Sözün sahibi cumhurbaşkanı o vakit: Süleyman Demirel. Mesut Yılmaz’ın fotoğrafını ekliyorum. Suratı ekşi. Sanki karaciğer ağrısı var. Necmettin Erbakan asker selamı vermiş. Hangisi aktif siyasetin içinde bugün. Yanıt E. Hiçbiri. Hani yüzlerini bilsin bu çocuklar bu şahsiyetlerin. Düşmanını tanı kabilinden. Koyuyorum bunların fotoğraflarını; ama hala bir şeyler eksik genel resminde dönemin. Emniyet Genel Müdürü Mehmet Ağar çıkıp geliyor, Olağan Üstühal Bölge Valisi Hayri Kozakçıoğlu çıkıp geliyor. Veli Küçük, Reşat Altaylı, Hüseyin Kocadağ, Sedat Bucak, Abdullah Çatlı. Dehşete düşüyorum.“Başkalarına” dairHesaplaşmamı hatırlıyorum, kendi genç henüz yirmi yaşına gelmemiş vicdanımla. “Sen şimdi” diyor içimdeki ses o vakit “solcu olacaksın, devrimci olacaksın. E bu işin sonunda bir gecekondu mahallesinde kafanın arkasına bir kurşun yiyip ölme ihtimali de var.” “varsa var!” diyor aynı ses. Annemin kestirme mantığını alıntılıyor sonra: “başkalarına ne olacaksa sana da o olacak” Yazıyorum alt alta. “Başkalarına” olanları. Yalnız başının arkasına bir kurşun sıkmakla kalmadılar. Musa Anter 1992’de kurşun yağmuruna tutuldu. Bir otelin içinde Sivas’ta yakıldılar 1993 de. Uğur Mumcu bir bombalamaya kurban gitti 1993’de. Gazi Mahallesi’nde kahvehaneler tarandı. Tepki gösterenlerin üzerine ateş açtılar sokak ortasında. 1995’in Mart ayıydı. 21 Mart’ta gözaltına aldılar Hasan Ocak’ı. 16 Mayıs’da 1995’de işkence edilmiş ayakkabı bağıyla boğulmuş bulundu bir kimsesizler mezarlığında. Ümraniye cezaevi operasyonunda öldürdüler “mahkumları”, cenazeleri haber yapmaya giden Metin Göktepe’yi döverek öldürdüler 1996 Ocak’ında. 13 Mayıs’ta “henüz 16 sında” vurdular İrfan Ağdaş’ı Saya Yokuşu’nda. Kalbinin üzerinden.. Bunlar gözümüzün önünde olup bitenlerdi. Bir de Ankara’nın öte yanı vardı. Karanlık. Orada işkence, ölüm ve kayıpların sesi ulaşmadan kulaklara gömülüyordu kuyulara, toprağın altına, toplu mezarlara. Cumartesi anneleri kulaklarında o çocukların sesi burunlarında çocukların kokusu 95’in Mayıs’ında oturdular Galatasaray Lisesinin önüne. Ve çoğaldılar gitgide. Canının parçasının nerede olduğunu bilmeyen, can sağlığından emin olmayan ana babayı kim tutabilir yerinde? Kimden korkar bu ana-baba? Kimden korkar? Kanlı katiller üniformaları ve silahları ile yürüseler üstlerine kaç yazar? Kaç yazar?Hasan Ocak ve Elmanın KurduKoyuyorum gülüşleri kana bulanmış gençlerin fotoğraflarını Hasan Ocak, Süleyman Yeter, Metin Göktepe, İrfan Ağdaş, işkencelerde ruhları ve bedenleri sakatlanmışların adını anıyorum. Anıyorum adlarını. Nisyan ile malul hafızamı affetsin adı geçmeyenler. “Onlara ne oldu?” diye sormuyorum. Onların başına ne geldiğini kendimizden biliyorum. “Onları katledenlere ne oldu?” Onu soruyorum. İrfan’ı vuranları soruyorum. Ergenekon diye geveleyenlere soruyorum. Ergenekon diye, Devrimci Karargah diye bizi katillerimizle aynı torbaya koyup sallamaya cüret edenlere soruyorum. Sizin yapışkan merhametinize ihtiyacı olmayan ana babaların iki eli iki yakanızda. Adalet istiyorlar yalnız. Atıp tutacağınıza gereğini yapın cesaretiniz varsa. Vaktinde görevini yapmayan Beykoz Cumhuriyet Savcılığı, o dönem davayı kapatıp cesetlerin üzerinde yaşamaya devam edenler: o gün yapmadığınızı bugün yapmaya cesaret edecek misiniz? Hasan Ocak’ın ailesi adliyenin önünde oğullarının katillerini soruyor. Cevap verebilecek misiniz? Binlerce sayfanın içinden bu hayatın cevabı çıkacak mı? Yoksa onların arkadaşlarını, ölüm haberlerini yapan gazetecilerin, hayatını haber yazmakla kazanan emekçilerin, gerçekten gazetecilerin adını geçirmeye mi cüret edeceksiniz o sayfalarda. İşinize gelmedikçe kıvıracak mısınız?“Sonra” diyorum, nerdeyse ben üniversitede iken doğmuş bu gençlere “şunu hesaba katın: o dönem İÖ. Hayır İsa’dan önce değil, internetten önce, hatta cep telefonundan bile önce.” Siz şanslıymışsınız diyorlar” bir yandan. “İnsanlar hala birbirlerinin yüzüne bakıyorlarmış ekran yerine”… “Enseyi karartmayın” diyorum onlara ve “unutmayın elmanın kurdu kendinden olur”
beykoz
Belki ondan öncesi de vardır ama biz belki; yalnız ve ilk onu hatırlıyoruz. Sefaköy Desa Fabrikası’nın önünde kararlılıkla direnen, insan onurunun satılık olmadığını işverenin her türlü dalaveresine rağmen yüzüne çarpan, sınıfın medar-ı iftiharı Emine Arslan.Ama öncesi de vardı. Bursa’da Aralık 2005’te bir fabrikada çıkan bir yangında 5 kadın işçi hayatını kaybetti. Feministler, kadın grupları 2006 8 Mart’ını burada ölen kadın işçilere adadılar, hem 8 Mart’ın dünya kadınlar günü olarak ortaya çıkışına, hem Bursa da hayatın zulmünü birlikte çekmiş Ermeni, Rum, Müslüman kadın işçilerin direnişlerinin geleneğine atıfla. Ardından Novamed direnişi geldi. Kadınların başını çektiği ve kadınların yek vücud olduğu bir direniş. Ve ardından Emine Arslan’nın hikâyesi. İşçi dediğimizde çok büyük ihtimalle bir kadından bahsettiğimizi ispatlar gibi. Pek çok erkek işçinin cesaret edemediğine yeltenip sendikaya üye oldu, yetmedi diğer işçileri de örgütlemeye kalktı. İşten atıldı. Bir de kadın başına kapının önünde beklemeye başlamaz mı? Kapının önünde “bir cahil kadın”, patronun tabiriyle. Polisin “git evinde otur dediği” patronun parayla, tehditle üzerine yürüdüğü, çocuğu kaçırılmaya çalışılan ama orada ısrarla duran kadın. Derken bu kadının “eğitimli ve medeni” patronunun müşterilerinin önüne kadar uzanan hikayesi. Dünyanın her yerinden gelen destek.Şimdi kapıların önünde daha fazla kadın var. Bir örnek olmaya görsün: Entes’in önünde Gülistan Kobatan, Tübitak’ın önünde Aynur Çamalan, Paşabahçe Devlet Hastanesi’nin önünde Türkan Albayrak.TÜRKAN ALBAYRAK NİYE KAPININ ÖNÜNDE OTURUYOR?Çünkü devlet hastanesinin temizlik işleri Piramit diye bir taşerona verildi. Türkan Albayrak ve diğer işçiler tam tamına 585 lira ve 26 günlük yol parası alıyorlardı. Önceden 110 liraya mavi kart dolduruluyordu, ama taşeron şirket bunun biraz gereksiz bir “maliyet” olduğuna karar verdi. Hem de önceki aydan kullanmadığınız yol parası kalırsa 26 güne tamamlanıyor sonraki ay. Aman işçilere üç kuruşluk hak geçmesin. Sonra? Sonra bir de bir anlaşma var altında çapanoğlu olan. Altına imzayı basıp vazgeçiyorsunuz haklarınızdan, kaç yıldır bu işte çalıştığınız mühim değil. Bir nevi sıfırlıyorlar yani sizi. Her daim taze işçisiniz. Ne güzel, ne güzel! Tabii işvereniniz Piramit açısından. Bu durumda işçilerin 96 temizlik işçisi “doğal olarak” sendikaya gidip bu “yenilenme” işine bir son vermek istiyor. Ama işte çapanoğlu burada ortaya çıkıyor. Sağlık-İş Sendikası sürece dahil oluyor, olanlar da oluyor.ÇAPANOĞLUYani sendika geldi ya, her şey iyiye gitmeli diye düşünmeyin burada. Bu sendika ayrıcalıklı sendika. İşveren bu sendikaya hastanenin toplantı salonunda toplantı yapmaya bile izin veriyor. Hatta anons bile ediliyor toplantının yeri saati. Tabii belki biz yanlış anladık da durumu öküz altında buzağı arıyoruz. Aslında hem taşeron hem de hastane yönetimi çalışanlarının örgütlenme özgürlüğüne saygılarından yaptılar bütün bunları. Neyse biz kafamızı bulandırmayalım. Derken toplantı yapılıyor. “elebaşı” 46 yaşında, eski tekstil işçisi, evli ve bir oğlan annesi, namlı “terörist” Türkan Albayrak bu toplantıda sendika “yetkilisi” tarafından alaşağı ediliyor. Sebep? Sebep sendika hakkında bir araştırma yapıp sendikanın sektörün kendi faaliyet alanı dışında olduğuna ve bu hastanede örgütlenemeyeceğine dair başvurduğunu öğrenmesi. Evet, işveren değil sendika burada örgütlenmeyeceğine dair mahkemeye başvurmuş! Sendikaya sorarsanız işçiler için en iyi çözüm anlaşmayı imzalamak!‘DENSİZ İŞÇİ’Bir de “bi densiz işçi” çıkıp sendikayı sorgulamaz mı?. Ne haddine bir işçinin sendikanın ne yaptığını sorgulamak. Sümme haşa! Velhasıl alavere dalavere, işçiler bölünüyor, sopadır havuçtur derken Türkan hanım nöbete dikiliyor kapının önünde. Efendim gelsin polis, Beykoz Belediyesinin zabıtası, sürüklesinler Türkan hanımı, söksünler çadırını, suyunu da döksünler. En çok koyanı bu Türkan’a. Saklamıyor şaşkınlığını. “Sürüklediler beni, direndik” diyor. Ama en çok koyanı su meselesi olmuş. İndiriyor gözlerini. Belki insan onurunu sürüklendiği yerde arıyor. En azından sürükleyenlerin onuru oralarda bir yerlerde olmalı değil mi? Zaten erkek çalışanlarla aynı masa da oturmak da bir ahlaksızlık belirtisi, ah bu ahlaksız kadınlar. Ne var direnecek, evinize gitseniz ya! Hastane yönetimi, “kimseye selam bile vermeyen” başhekim Yavuz Baştuğ, Başhekim yardımcısı Yaşar Çelik, Piramit Şirketinin vazifelisi “proje şefi” Şerif Gürsoy, Beykoz’un AKP’li Belediye Başkanı Yücel Çelikbilek, onlar gökyüzüne bakıp ıslık çalıyorlar yavuz hırsız hesabı. Ve dahi polis teşkilatı, zabıta sürüklüyor bir kadını yerde, yetmez ama evet, yükleniyorlar “ahlaksız” Türkan’a olanca “ahlak”larıyla. Bu yetmeyen kısmında da Sağlık-iş giriyor devreye ki yetmeyen kısmını tamamlasınlar erkek kardeşler birliği.ONLAR TEMİZLİK İŞÇİSİ AMA!Ha bir de daha derine bakınca göreceğiniz bir yüzü var bu işin. Hani bu devlet hastanesi temizlik hizmetlerini daha ucuza ve daha kaliteli alacak ya taşerona verince. Hah işte tam orası zurnanın zırt dediği yer. Bu temizlik işçileri temizlikten başka her şeyi yapıyorlar, zira hastane de hastanenin asli işlerini gerçekleştirecek personel bir hayli eksik. Temizlik işçileri hasta taşıyorlar, ultrasona, tuvalete götürüyorlar hastaları, lavman yapıyorlar, traş ediyor, gece serum değiştiriyorlar, ameliyathaneden çıkarıyorlar. Bir de üstüne azar işitiyorlar bu işleri yapıp temizlik işlerini yetiştirmedikleri için. “çöpçü” diye hakarete uğramak da “bonus” tan. Gözlerinizi açıp “eğitim alıyorlar herhalde hastalara müdahale etmek için?” diye sormayın. Hastane hijyeni hakkında kapsamlı(!) 15 dakikalık eğitim aldıkları oluyor. Bu eğitim sonucu tuvalette kullandığı bezi masa silmekte kullananlara rastlanıyor. Kişisel korunma ekipmanları maske, eldiven vs kullanılmıyor çoğunlukla. Hem hastalar hem de çalışanlar ciddi hastalık riskleri ile karşı karşıyalar. Örneğin çalışanlardan birinin eline iğne batmış ve bunun sonucu olarak çok ciddi kronik hastalıklara yakalanmış. Bu olayın ardından sorumlular hiçbir ceza görmemiş, işten atılma korkusu kurbanı harekete geçmekten de alıkoymuş. Ama en azından şimdi iğne batarsa teste yollanıyor çalışan. Ama tedbir? O hak getire! İşte bu da bizim payımıza düşen devlet hastanesinden hizmet almaya çalışan bir vatandaş olarak. İşte Türkan’ın direnişinin öteki yüzü. Onu desteklememiz için bir sebep daha.NETİCE?Patrona da, onun patronuna da, hepsinin siyasi bağlantılarına da, ve dahi sendikaya da başkaldırmak yalnız zincirlerinden başka kaybedecek bir şeyi olmayanların işi. Biz kadınlar tüm yoksulluğumuz ve kaybedecek hiçbir şeyimizin olmayışı ile o çadırdayız. Belki başkalarına da yer açmak için. Ve siz karşımız da duranlar Emine Arslan’a bakın ve siz de ibret alın!
