Kaç gündür, SYRIZA’nın zaferini dünyanın her yerinde ezilenlerin bir zaferi- olarak görmeme rağmen, Türkiye’de bu zaferden pay çıkaranlara niye bu kadar sinirlendiğimi düşünüp duruyorum. Türkiye’nin SYRIZAsı Çiprası iddiaları niye çiğlik duygusu yaratıyor bende? Aslında benim öfkem galiba buradaki benmerkezciliğe.SYRIZA’nın üzerinde yükseldiği, siyasal temsiliyetine soyunduğu ve ümit ediyoruz ki bundan sonra da bağını güçlendirerek devam ettireceği mücadeleler söz konusu olduğunda neredeyse kör sağır olan ahali….seçim zaferi sonrası “SYRIZA benim” diye davul çalıyor. Anlıyorum başarıya açsınız. Ama o başarının altında binlerce yenilgi var. Diğer yandan mesela Skouries’de altın madeninin işletmesinin durdurulması pek bir önemli haber. İki sene kadar önce Skouries’te altın madenine karşı mücadele edenlerle dünya çapında bir dayanışma günü ilan edildi. “E hadi buradan bir dayanışalım” dedik. Yapacağımız da bir basın açıklaması. Doğrusu kimseyi herhangi bir eylem konusunda ikna etmek mümkün olmadı. Eften püften her şeye basın açıklaması yapmayı adet haline getirmiş sol ahali bu konuya ilişkin bir basın açıklaması yapmayı hor gördü. Daha da vahimi şuydu aslında Skouries’i mahvetmeye niyetli Eldorado şirketi Kışladağı da Efemçukuru’nu da mahveden şirket. Zaten adamlar Romanya, Türkiye ve Yunanistan’ı bir bölge olarak alıyorlar. Hadi Skouries için yapmadın bari buradaki kadim düşmanına çemkir. Yok! Sonra “vay SYRIZA Skouries’de altın madenini durdurdu!” He!Varsayalım SYRIZA bu seçim başarısına imza atmadı. Orada yapılan sosyal klinikler, dayanışma mutfakları, göçmenlerle dayanışma örgütleri, zaman değişimi organizasyonları, işçilerin işverenler tarafından terk edilmiş fabrikalarda hayata geçirmeye çalıştıkları özyönetim deneyimleri, altın madenine karşı mücadele, termik, nükleer santrallarına karşı mücadele daha az anlamlı mı olacaktı?…daha az mı öğrenecektik onlardan…Dünyanın her yerindeki mücadelede hangi tarafta olduğuna bir türlü ayılamayan, o mücadelenin kendi mücadelesi olup olmadığını anlamayan, “memleket elden gidiyor siz Bangladeş’teki işçinin hakkı hukuku ile uğraşıyorsunuz” diye cık cıklayan, bu mücadeleler ile bağ kurmayı turizm sayan zihniyet. Ben size ne diyeyim? SYRIZA’nın seçim kazanmasına, hükümet olmasına ne sevindiniz be! Ama burada sandık değil sokak değil mi? Olmadı boykot.Velhasıl, Türkiye’nin SYRIZAsı var mı? Bence yok! Olabilir mi? Ne güzel bir ihtimal! Ama onun için Kaf dağındaki burnumuzu bu pis gerçekliğin içine sokmak, ezilenlerin sofrasına gönül indirmek, her iki yanımızdan, doğumuzdan ve batımızdan da, SYRIZA’dan da Kobane’den de öğrenmek durumundayız.Büyük siyasetinizi yapın, zamanıdır. Tam lazım olduğu vakit! Seçimse seçim, ittifaksa ittifak! Ama metal grevinin ertelenmesinin gayet siyasi bir saldırı olduğunu idrak edip, hep birlikte asıl bu konuda eylemde ittifak ederek karşılık veremediğimiz oranda o ittifakla-büyük siyasetle kalırız. Şu an AB, tahvilleri almayacağını açıklayarak SYRIZA hükümetine meydan okuyor. SYRIZA bu durumda kendi gücüne yaslanmak durumunda. Sintagma Meydanı’nda mücadele yeniden ısınıyor. Eğer SYRIZA toplumsal iktidarı örgütlemeye, sosyal hareketlerle bağ kurmaya hamle etmeseydi eli böğründe kalırdı şimdi. Velhasıl mesele sadece baraj aşıp aşmamak, hükümet olup olmamak değil, mesele onun diğer tarafında zaten.
basın
Charlie Hebdo’nun binasına girdiler ellerinde silahlarla. Yazarları, çizerleri, çalışanları soğukkanlılıkla katlettiler. Sağ kalanlar çatıya kadar kaçıp saklandılar, öyle kurtuldular ellerinden. Şu ana kadar on iki kişinin öldüğünü öğrendik.Dergi ne yapıyor? Mizah dergisi. Yazı, çizi, mizah. Beğenmiyorsan daha iyisini, daha popüler olanını yap: Yaz, çiz, boya, alay et. Buna bununla karşılık verilir. Bu saldırıyı haklı çıkarmak için illa emperyalizm falan diyeceksen, git onun daha büyük kurumları var, oraya saldır. Ne savaş bakanlıkları, ne NATO, ne silahlı bir üs. Altı ucu bir dergi. Buraya saldırmak siyasi ve düşünsel zavallılığın dibidir.Bundan başka, daha saldırı yapılalı saatler geçmeden ‘Müslümanlık’ adına açıklama yapıp ‘İslamafobi’den, bu olaydan sonra Avrupa’daki Müslümanların başına geleceklerden endişe ile bahsedenler var. Allah belanızı versin! İzin verin önce insanlar bu acıyı sindirsin. Daha yerdeki kan soğumadan ‘Müslümanlığın’, kendi çıkarınızın peşine düşüyorsunuz. Avrupa’da sizin karşılığınız olanlar, muhafazakârlar, ırkçılar, faşistler, radikal dinciler, en aşağılık göçmen karşıtı politikaları savundular. Burada yakmaya kalktığınız dinsizler, solcular, ateistler bu ayrımcı politikaların karşısında oldu. Şimdi konuşabilecek olanlar yalnız onlar.“Müslümanlık bu değil” diyenler. Müslümanlık, siz nasıl Müslümanlık ediyorsanız o. Sizinle meleklerin kanatlarını tartışacak değiliz. Maalesef on iki insanın ölümüne gerçekten üzülemeyen, bu durumda bile kendini mağdur gören Müslümanlık da, silahla dergiye giren Müslümanlık da bu dünya için. Bunun patronun karşısında boynu bükük Ahmet abimin tevekkülüyle hiçbir alakası yok. Ama neyle alakası var? Ortadoğu’da insanların kafalarını kesenlerle, Ezidileri topraklarından edenlerle, Paris’te yazar-çizerleri katledenlerin, kadınların bedenine müdahale edenlerin, iktidarın çamuruyla sıvanmışların bir alakası var. Aynı baskının farklı yüzleri.Bir de buradaki mizah dergilerine ibret alın falan diyen reziller var. Mizah dergilerini tehdit etmenin getirdiği sonuçlardan ibret alması gereken kendileri değil mi acaba? Bu ettikleri laflarla bundan sonraki her saldırının sorumluluğunu mu alıyorlar? Ama niye almasınlar ki değil mi? Bu memlekette yazarları, çizerleri, sanatçıları yakanlar ne ceza aldı ki ödülden başka? Neden çekinsinler!Bu gözü dönmüş şiddet yalnız Charlie Hebdo’ya, onun yazarları ve çalışanlarına yönelmiş değil. Bu saldırı hepimizin aynı tehdit altında olduğumuzun bir kanıtı. Katliama neden olan ortamı yaratanlar, bahsettiğimiz rezillerin Fransa’daki karşılıkları, bu saldırıyı yine kullanmak peşindeler. Avrupa’da yükselmekte olan yabancı karşıtı faşist hareketler ve resmi faşizan uygulamalar özellikle göçmenleri hedef alıyor. Düşman faşizan hareketler birbirlerini besleyerek bu ortamda büyütüyor. Nitekim yabancı düşmanı, ırkçı, göçmen düşmanı politikacılar milliyetçi yasa ve düzenlemeleri uygulamaya koymak için bu olaydan faydalanmaya kalkma niyetindeler. Unutulmamalıdır ki; bu saldırıları mümkün kılan atmosferi bu politik tercihler yaratmaktadır. İki taraf da; bu atmosferi yaratanlar da, saldırıyı gerçekleştirenler de demokrasinin; fikir, ifade, basın özgürlüğü başta olmak üzere her türlü özgürlüğün ve dayanışmanın düşmanıdırlar. Dünyanın ezilenlerinin, halklarının, emekçilerinin düşmanıdırlar. Dünyanın her yerinde karşılarında olacağız.
Malum, yolsuzluk haftasından geçiyoruz. Nam-ı diğer İndragandi haftası. “Indiragandi’yi anma haftası” diye üstelik Indira Gandhi’nin fotoğrafının olduğu bir pankarta alınıp saldıran polisin ali kıran baş kesen olduğu memlekette yaşıyoruz. Gülün daha…Ben de gülüyorum.Herkesin, kamuoyunun gözüne giren devasa yolsuzluk araştırılmaya soruşturulmaya değer bulunmadı. Buradan çıkan netice ne? Küçük çalarsan, öyle ekmek falan hırsızsın. Ama devasa götürürsen, ne bileyim, seni bakan oğlu bakan, başbakan, hatta cumhurun başkanı adları ile çağırmak daha münasip sanki. Soruşturmaya ise hiç gerek yok. Darbecilik de işte böyle bi şey misal. Şimdi yaparsan darbeyi, kimin haddine sana darbeci demek? Olsan olsan paşa olursun. Ressam olursun. Postallarını yalarlar, pırıl pırıl olur. Yalnız küçük çalarsan yapıştırırlar kırk sene kendine gelemezsin. Darbeyi yapamazsan asarlar. Adıyla sanıyla darbeci olursun.Hürriyet de işte öyle. Tuhaf bir şey. Misal basın hürriyeti. Rivayet o ki mevcut sistem içerisinde normal şartlar altında basın hürriyeti varmış. Tarafsız, cesur, gerçek habercilik. Rüya gibi. Gerçeğin sahibi olmanın en önemli koşulu oluyor bu “tarafsızlık”. Ancak “tarafsızlık” deyince çok net biliyoruz ki bu aslında taraflı olmayı gizleyen en önemli işlevsel aygıt. Yoksa basın yayın organlarının sermaye gruplarına olan bağımlılığı bu kadar açıkken neyin tarafsızlığı? Ancak işte “demokratik” bir işleyişte gerçeğin sahibi olmak ve bunu toplum nezdinde meşrulaştırabilmek için iktidarın asıl sahipleri bir taviz verirler. Kendi nihai çıkarlarına halel getirmedikçe özgür değilse de serbest bırakırlar gazetecileri. Gazeteciliğin itibarı ve onlar adına meşru şekilde gerçeğin sahipliğini yapması sistemin en nihai çıkarınadır.Sorun o ki bu dolaylı ilişki dünyanın her yerinde günden güne egemenler meşruiyete daha az ihtiyaç duydukça daha doğrudan daha açık hale geliyor. Bizim bu memlekette tanık olduklarımız ise o görece özerkliği mumla aratır durumda. Çok daha rezil bir ilişkiler silsilesine işaret ediyor. Bizzat hükümet ve kişilerin açık denetimleri altında olan bir medyadan bahsediyoruz. Ortak işlenmiş suçlar, kurulmuş komploların derin bir tarihi var. Malum suçları işlemek ve komploları kurmaktaki işbirliği birinin diğerini kendi mutlak hâkimiyeti için tasfiyeye yönelik bir mücadeleye dönüştü. Zorlansa da kamuoyu bunu bir basın özgürlüğü meselesi olarak algılamakta güçlük çekiyor. Güçlük çekiyor zira hakları ihlal edilen kimilerinin haklarını savunmak kendiliğinden bir özgürlük mücadelesi olmuyor. Hak savunmanın özgürlük mücadelesine terfi edebilmesinin yolu o hakkın herkes için kullanılabilmesinin savunulması. Bugüne kadar başkalarının özgürlükleri kısıtlanır, ifade ve basın hürriyeti yerle bir edilirken ‘esasa’ bakıp “Darbeci bunlar” hükmü verenler kurbanları ile aynı akıbete uğrarken o hürriyeti hatırlıyorlar. Geç ve acıklı.Demem o ki iktidar hız duvarını çoktan aştı. Şimdiden uyaralım: Yukarıdaki şekilde de görüldüğü üzere en çok kendilerinin hukuka ve merhamete ihtiyacı olacak.
Taksim meydanında bir miting organize etmişsiniz “Ermeni yalanına sessiz kalma” diye kocaman ilan verip panolara. Anladık para gani, devlet desteği sonsuz. Zira “Ermeni soykırımı” meselesinin üzeri “Hocalı Katliamı” ile örtülecek. Ermeni, Kürt, Türk yurttaşların esenliğinden sorumlu İçişleri Bakanı kürsüden “O kan o gün akmıştır, ama hesabı daha bitmemiştir” diye kan davası peşinde olduğunu höykürüyor. Hocalı bir vesile olmuş size. Orada katledilmiş kadına çocuğa insanın hatırasına ayıp. O yüzden o pankartlar da asıl derdinizi anlatıyor ne yazık: “Hepiniz Ermenisiniz, hepiniz piçsiniz” diye buyurmuşsunuz. “Ermenisiniz, işgalcisiniz katilsiniz” demişsiniz. “Bugün Taksim, yarın Erivan; Sonra bir gece ansızın gelebilirmişsiniz!”Buraya itirafımı yazıyorum. Üzerimde ve vicdanımda ölüm karşısından geç kalmışlığın ürpertisi tüylerim diken diken. Hepimiz Hrant’ız, hepimiz Ermeni’yiz, hepimiz Kürd’üz diye avaz avaz bağırdım ben o cenazede. Orada bir ömür yoksulluk çekmiş, ayakkabısı su alan kocaman adam için. Katlettiğiniz insanlar listesine eklediğiniz o tedirgin güvercin için. Senelerdir üzerine bomba yağdırdığınız zulmettiğiniz Kürtler için. Bu memlekette bütün bunlar olurken gözü ve vicdanı köreltilen herkes için. Bunları yaparak yaşanamaz hale getirdiğiniz bu memleket ve mahvettiğiniz ömürlerimiz için.“Hepiniz piçsiniz” faslına gelince. Evet piçiz biz! Annesi fuhuşa zorlanmış masum bir çocuğuz. Siz karşımıza geçip “piç” diye bizimle alay eden zalim ve hallice çocuklarısınız mahallenin. Sizin babalarınız o kadını bedenini satmaya zorlayanlar, siz namusunuzla tırım tırım gezen, kadınları bu namusa dayanıp öldürebilen, ama sokak aralarında o kadının ve devletinizin vergilendirilmiş genelevlerinin daimi müşterilerisiniz. Her şeyin metalaştırılmasıyla bir sorununuz yok sizin. Ama hayatta başka bir şeyi olmadığından tek sahip olduğu şeyi vücudunu metalaştırıp satan güçsüz ve hayat yorgunu kadın, vücudunu sattığından, sırf bu yüzden aşağılanabilir size göre. Bize sorarsanız iktidarın ve gücün yalakası olarak, fikirlerini duruma uydurup ruhunu satarak yaşamaktansa, bir “hayat kadını” olarak anılmanın ağırlığını alnımızın tam ortasına taşımayı yeğleriz. Sizin gözünüze görünen o damgayı taşımayı sizin durumunuzdan daha onurlu buluruz.İşgalcisiniz meselesine gelince. O pankartlarda belirttiğiniz üzere memleket coğrafyası size “dar geliyor” işgal hayallerini siz kuruyorsunuz. İşgal tecavüzsüz, katliamsız olmaz tabii. Zira “(Hocalı)size sizden başka dost olmadığını öğretmiştir”. “Bugün Türk milletinin sadece ve öncelikle tek dostunun kendisi olduğun öğrenmişiniz.” Bu durum da dünyanın Türk olmayan kalanı düşman. Öldürülmeye müstahak.“Katilsiniz” diyorsunuz da bu sizin uzmanlık alanınız. Bu işte son derece organizesiniz. Dünyanın her yerinde sizden farklı olanları ayırt etmekte üstünüze yok. Mesela siz, “tehcirler”, sarı yıldızlar, pembe üçgenler, krematoryumlar, toplama kampları icad edersiniz, büfeleri evleri kundaklarsınız, yahut Maraş’ta evlerin üzerine işaretler koyar dünyanın her yerinde gerçeğin peşine düşen gazetecileri katledersiniz. Sivas’ta otel yakarsınız. Azerbaycan’da gazeteci Eynulla Fatullayevi sokak ortasında öldüresiye dövebilirsiniz misal. Sırf yolsuzluklarınızı ortaya döktüğünden vermediği röportajları vermiş gibi gösterip iktidarın tatlı olanaklarından yararlanır Aliyev uzantısı tuzaklar kurabilir, yumurta atabilir, tehdit edebilir, yakınlarını kaçırmaya kalkabilir, kendisini senelerce hapsedebilirsiniz. Ne kadar tanıdık! On yıllarla geriye yahut başka yerlere gitmeye bile gerek yok. Diyarbakır cezaevinde icat ettiğiniz zulümleri gören insanlar hayatta, Pozantı’da hapse tıkıp tacizle tecavüzle hayatını karattığınız çocuklar burada. Yahut Adıyaman’da yeni ev işaretlemeleri. Çocukların yaptığını söylüyorsunuz da, çocuklarımıza evleri “işaretlemenin” bu memlekette nasıl utanılası bir tarihi olduğunu öğretemediğimizi anlayıp utanmak aklınıza gelmiyor. Nedense tam burada aklıma soykırımı inkara etmeye teşebbüsü cezalandırmayı öngören yasa tasarısına karşı açıklama yapan Ermeni bir bilim adamı geliyor. Katliam ve soykırımların inkârı ile mücadele etmenin en iyi yolunun cezalandırma değil araştırma olanaklarının sonuna kadar açılması ve eğitim olduğunu söylüyor. Ama sizin taife herhangi bir yolla yüzleşmekten ve acıyı paylaşmaktansa, kendisine ve dünyaya yalan söylemeyi tercih eder biliriz. Bakanınızdan belli. AB bakanı Egemen Bağış BBC World’ün Hard Talk’una konuk olmuş geçende. Tutuklu gazetecilerden bahis açılınca da “mesleği yüzünden tutuklanan gazeteci olmadığını, basın kartı olan ama tecavüze yeltendiği için tutuklanan gazeteciler olduğunu” söylemiş. Bildiğimiz “yalan atma” moduna girmedi de Hüseyin Üzmez’i kastediyorsa kendisini bilgilendirelim. Taifenizin gayretkeşliği ile tecavüzcü Hüseyin Üzmez çoktan tahliye edildi sayın bakan! Sakın üzülmeyin!Son sözümüz de şudur; Adresimiz belli! Korkunçsunuz ve yalancısınız biliyoruz ama, biz ne zaman sizin zulmünüze boyun eğdik? Kökümüzü kazımak için ettiğiniz onca zulüm yetmedi, yine buradayız ve bildiğimiz okuyoruz! Bir gece ansızın gelebilirmişsiniz ya! E hadi gelin.
Geçtiğimiz günlerde Yunanistan’daki duruma dair memleketin pek çok akademisyenin altına imza attığı bir bildiri yayınlandı. Vangelis Kechriotis sayesinde yayınlandığını öğrendiğimiz bildiri kadar yayınlandığı gazetenin macerası da kendi gazetecilik geleneğimiz açısından ilginç ve öğrenmeye değer. Bildiri ilk olarak Eleftherotypia Gazetesi’nde yayınlandı. Ve bu tarih merkez sol çizgideki bu gazetenin tekrar “gazetecilerin kendine ait bir gazete” olarak yayına başlamasının ilk gününe denk geldi. Eleftherotypia 1975 yılında gazeteciler tarafından kurulmuş bir gazete olarak yayın hayatına başlamış, Tegopoulos ailesi tarafından satın alınmış, 2011 Aralık’ında da iflas etmişti.Buradan çıkan netice ne pek kendi açımızdan? Yunanistan’da Türkiye’dekinin aksine basın sektöründe gayet güçlü bir sendika var ve grevci gazetecilerin kendi gazetelerini çıkarmaları pek de olağanüstü bir durum değil. Bu bir. İkincisi Yunanistan memleketi mevzu bahis olduğunda gazetecilerin kendilerini “sol” da tanımlama ölçütleri bizimkilerden biraz farklı. Hayrettir ki(!) orada gazeteciler sendikalı olmayı, örgütlenmeyi solculuğun alamet-i farikalarından sayıyorlar. Köşemizden “politik doğruları” ilan etmek önemli bu devirde, bu koşullar altında, Türkiye’de. Ana akım medyada kendi doğrularını söylemekte ısrar edenleri kapı önüne koyuyorlar, o da doğru. Kartel medyası ve politika söz konusu olduğunda “farklı görüşlere” kenar süsü muamelesi bile gereksiz, hukukmuş ifade hürriyetiymiş berhava. Biliyorduk. Yahut bilmiyorsak yaşayarak öğrendik. Öğrenmediysek kim bize ne etsin bu saatten sonra? Hepsine tamam. Ama insan düşünmeden edemiyor işte, işlerimizi kaybetmeyi çok daha önce göze alsaydık, örgütlenseydik, bu kadar kolay mı olurdu bu gün sepet havasını çalmaları iktidar borazanlarının arkamızdan. Lafı uzattık Yunanlı akademisyenlerin bildirisine pek az yer kaldı. Ancak merak edenler orijinal metne ve İngilizcesine aşağıdaki linklerden ulaşabilir.“Toplumu ve demokrasiyi savunmak için… Yunanistan ve Avrupa, birbirini besleyen bir krize gömülmektedirler. Öyle bir kriz ki bu; Birliğin kurumsal zaaflarını açığa çıkarmakla kalmıyor, muhafazakar iktidarların neoliberal tarifler uygulayarak bu krizi nasıl kabul edilemez bir şekilde işlettiğini de gösteriyor. Ne kadar zor görünüyor olsa da, küreselleşmeye yeni bir anlam kazandıracak, tarihsel, ahlaki ve siyasal değerleri sunacak olan sosyal ve demokratik bir Avrupa için çalışmak zorundayız. Çünkü çözüm, ulusal ölçekte olamayacaktır, kıtamıza -hatta daha da ötesine- hitap etmek durumundadır. Bugün Yunanları küçümsüyorlar, yarın, güvensizlik ve kin duygularını besleyerek başka halkları küçümseyecekler. Avrupa tarihinde yıkıcı bir andır söz konusu olan. Böylelikle Yunanistan’la dayanışma, ilerici Avrupa’nın tamamı için siyasal bir mücadele alanıdır. Bu kaba ve sınıf odaklı söylem karşısında, yurttaşların -özellikle de şu an kriz dolayısıyla zarar görmüş olanların- ihtiyaçlarını ve deneyimlerini merkeze alan bir eleştirel düşünceyi önermek durumundayız. Bu metni imzalayanlar olarak, toplumun ve demokrasinin müdafaası için güçlü bir cephenin inşa edilmesi gerektiğini düşünmekteyiz. Adalet, dayanışma ve demokrasinin temel ilkelerinde, yani liberal ve demokratik bir yönetimde yurttaşın özelliklerini oluşturan unsurlarda ortaklaşan, kelimelere yeni bir anlam vermeyi, farklı bağlılıkları olan yurttaşları ve toplumsal alanlar arasında bir yaratıcı iletişim sağlamayı hedefleyen, farklı alanlardan insanları bir araya getirecek olan büyük bir ittifak… “Çıkmaz yol” mantığını, kolektif gururumuzu altüst ederek Yunan toplumunu itham eden temelsiz önyargıları reddederek, Yunanistan içinde ve dışında krizin sonuçlarını göstermeyi amaçlıyoruz. Yunanistan krizi, içinde yaşadığımız tarihsel dönemi temelden sarsan daha genel bir krizin parçasıdır. Böyle bir geçiş döneminde, toplumun gerçek anlamı kadar demokrasi ve yurttaşlık kavramlarının da zedelenme tehlikesi altında olduğunun farkına varılması ayrıca önemlidir.Orijinal metin Yunanca:http://koindim.wordpress.com/Mısır Gazetesi Jadaliyya’da yayınlanmış İngilizce versiyonu: http://www.jadaliyya.com/pages/index/4381/from-greece_declaration-for-the-defense-of-society
Delirdin mi sen donuyoruz be! Diyenleriniz olabilir. “Her taraf kış kıyamet ne ısınması” diye kaşlarınız çatılabilir. Dalga mı geçiyorsun bu soğukta fakir fukara, depremzedeler ve bütün bu felaketler demeyin hemen. Parmak kaldırıyorum ve mazeretim var. Çocukluğumdan beri kar hep çelişkilere sürükler beni. Çocukken ne zaman kar yağsa içim anlamsız bir heyecan ve coşku ile dolardı. Hele bir karış kadar olduysa bahçedeki kar, koşup içine dalmak ve kardan adam yapmak gibi fantezilerle coşardım. Fantezi diyorum, zira bunları yapmak ne mümkün? Ben daha “dışarı çıkacağım” diyemeden, hem bronşit olmuş hassas bünyem tartışma konusu olurdu aile efradı içinde, hem de aynı aile efradı ve dahi ziyarete gelmiş komşular, bu karda soğukta açta açıkta kalmışları, sokakta kalmışları, yiyecek yemek, yakacak odun bulamayanları, yoksul ve fukaraları sıralar onlar için çare dilerlerdi. Ben duyduğum coşkudan mahçup bir köşeye büzüşürdüm. Zihnimde köyde kimler bu durumda olabilir diye arar arar bulamazdım. Zira herkesin yiyeceğini kendisinin yetiştirdiği, odununu kendisinin getirdiği, eğer yetmezse gidip komşusundan isteyebildiği bu köyde yoksulluk bundan başka bir şeydi herhalde. Ben on beş dakikalık kar iznini ile iki dakikalık kar coşkuma vicdan azabı karışmış oynardım. Aile efradının bahsettiği yoksulluğu görmem ve anlamam için büyük kentin eteklerini ve oranın insanlarını tanımam, barınmak, ısınmak ve yemek yiyebilmek için emek güçlerinden başka satacak bir şeyleri olmayanlarla buluşmam gerekti yıllar sonra. Beni onlara götüren aile efradının çare dilekleri bir birine karışmış dünya tahayyülümde suçlu kar değildi. Kimse üşümek zorunda, çocuklar kar sevincinden vicdan azabı çıkarmak zorunda değildi. Herkesin insan olmakla en temel ihtiyaçlarını karşılama hakkı mevcut ve elzemdi.Velhasıl bir odada burnu camın sıcak emniyetine dayalı bir bardak çayla şu çekilmez hayatta bir an olsun sırf kar yağdı diye coşku duyabilenlere öfkelenenlere, bakıp bunları hatırlıyorum. Sanırım yalnız benim solculuğum değil hayatın çelişkisinden muzdarip olan. Durumun karanlığını,çaresizliğini ve azabını akılda tutup çoşkumuzu söndürmeden oyuna devam etmek mühim olan.Ben anı anlatmayacaktım. Niyetim memleket basınının iklim konusunda bir kez daha- amiral gemisi dahil-nasıl karaya oturduğundan dem vurmaktı. Zira alayı “küresel ısınma bitti buzul çağı başladı” diye höykürdüler karı görünce. Belirtsinler ya da belirtmesinler kaynakları İngiliz bulvar gazetesi Daily Mail. Ne diyelim kılavuzu karga olanın… Zira Daily Mail’in kaynak olarak kullandığı Met Office ise verdikleri bilgilerin çarpıtılarak kullanıldığına dair bir basın açıklaması yayınladı. “Buzul Çağı başladı” haberini bir heves yayınlayan Hürriyet ve Habertürk’ün aynı hevesle bu açıklamayı yayınlamasını da bekliyoruz tabi, gazetecilik ilkeleri gereği. Madem iklim konusunda da bu kadar duyarlılar. Zira bu açıklamada “son derece kesin olan bir şey varsa o da şudur ki” deniliyor “2000 ile 2009 arasındaki on yıl içerisinde ısınma trendini görmeye devam ettik. Bu on yıl 1850 den beri en sıcak on yıl oldu. Hangi kayıt metodlarını kullandığınıza bağlı olarak 2010 yılı kayıtlardaki en sıcak yıl”(diğer bir kayıtta da ikinci diyelim de yüreğimize su serpilsin(!)[1] Yani dışarıda lapa lapa kar yağıyor olabilir ama yer küre yüzyıllardır yaşadığı en sıcak yılları geçiriyor. Peki Hürriyet ve Habertürk›ün derdi ne? Neden buzul çağını başlattılar? Neden küresel ısınmanın olmadığını, iklim değişikliğinin sera gazları salınımı ile ilgili olmadığını iddia etmeye niye bu kadar meraklılar? Öncelikle bu haber satıyor. İnsanlar şimdiki hayatlarından yeterince mutsuz ve geleceğin iyi olduğuna inanmak istiyorlar. Devasa tekellerin ve sera gazı lobisinin karşısında mücadele edebileceklerine, başarılı olabileceklerine inanamıyorlar ve ümitsizlik içinde iklim değişiklikleri ve iklim felaketlerinde hiçbir sorumlulukları olmadığına dair “bilimsel” bir gerçeğe bel bağlamak istiyorlar.Biraz daha derine bakarsak meselenin al gülüm ver gülüm meselesi olduğunu görmek de mümkün. Hürriyetin otuz üç reklamın yirmi tanesini, sera gazı salımının azaltılmasından ilk anda zarar görecek firmalar vermiş. Karbon yakıt-petrol kullanan otomobil firmaları gibi. Ve bu hesaba, üretimlerinde ve mallarının tüketiciye ulaştırılmasında yüksek miktarlarda sera gazı salınımına yol açan elektronik firmaları dahil değil[2]. Dolayısıyla Hürriyet bu konuda da sahibinin sesi.Demem o ki özgür basın yaşaması meselesi yalnız gazetecilerin hürriyeti meselesi değil, hepimizin doğru bilgiye ulaşma ve hayatımızı bu bilgi doğrultusunda değiştirme ve yaşama hürriyetimiz ile doğrudan ilişkili bu bağlamda. Kar yağsa da havalar ısınmış olabilir velhasıl. Her durumda coşkumuzu yitirmeden oyuna devam.[1]http://metofficenews.wordpress.com/2012/01/29/met-office-in-the-media-29-january-2012/[2] Yeşil Gazete, Ümit Şahin’in Boğaziçi Üniversitesi Fizik Bölümü Öğretim Üyesi Prof. Dr. Levent Kurnaz’la ropörtajı.
Memlekete hayırlı uğurlu olsun. THY altı ayrı tipteki uçağında “Kuran-ı Kerim uygulaması” başlattı. Terimin abesliğini geçiyorum. Bu “uygulamanın” “planet eğlence sistemi” altında gerçekleştirilmesi garabetini ve müzik bölümünde Kuran’ın icracısı olarak Rihanna’nın görünmesi gibi detayları “edep yahu” diyecek Müslümanlara havale ediyorum. Benim gelmek istediğim nokta bu “uygulamanın” hepimiz için ne kadar hayırlı bir uygulama olduğu noktası. Baştan sona. Zira bu uygulama sayesindedir ki bu memlekettin özde mi sözde mi vatandaşları olduğumuzu gayet bilimsel yöntemlerle ölçebileceğiz. Ancak bu ölçme ve değerlendirme ameliyesi için bazı verilere ihtiyacımız var. Bu ihtiyaçlarımızı gidermek de vatandaşlarının taleplerine hassas, bu talepler mevzubahis olduğunda ve asla ve kat’a din, mezhep, inanç ve inançsızlık, cinsiyet, etnik köken, cinsel yönelim ayrımı yapmayan devlet büyüklerimize düşüyor.Efendim bu uygulama kamuoyuna “lanse” edilirken THY Basın Müşaviri Dr. Ali Genç “Yolcuların talep etmesinin ardından sesli Kuran-ı Kerim sisteme dâhil edildi” demiş. Sessiz çoğunluğun sesine kulak kesilmiş bulunan AKP hükümeti ve aparatçıkları hemen talebi yerine getirmiş.(aparatçık lafını nasıl gönül rahatlığı ile kullanıyorum bilemezsiniz. THY Genel Müdürü Temel Kotil’in sevgili oğlu Enes’in Ataköy Sheraton’da bilmem kaç bin dolarlara çıkan nikâhında tam sekiz bakan iki başbakan yardımcısı vardı. Genel Müdürün bir vakit Illinois Üniversitesi’nde misafir profesör olarak bulunduğunu da ekleyelim.) Vatandaşın hemen yerine getirilen talebi karşında bize de ancak “Allah’ım ne kadar demokratik bir ülke de yaşıyoruz” demek düşüyor. Benim bu arada merak ettiğim nokta şu: kaç vatandaşımız böyle bir talepte bulunmuş ve bu talebi vatandaşlar olarak hepimize açık olmakla mükellef hangi demokratik ve katılımcı mekanizmalarla iletmiş? Bu sayı on beş bin midir mesela? On beş bin kişi THY’nin online olanaklarını kullanarak bu talepte mi bulunmuştur? Ya da yüz bin kişi bir STK aracılığı ile bu talebini mi iletmiştir THY’ye? Nedir? Yoksa THY’miz ben borsaya bile açıldım, bu talepte bulunan bir kişi bile olsa yaparım mı demiş? Ne güzel! Güzel ama onlara var da bize yok mu? Biyogüvenlik Kurulunun kendi açıkladığı rakamlara göre demokratik(!) online mekanizmalarını kullanarak tam on beş bin kişi GDO’lu ithal mısırın “yem” olarak memlekete sokulmasına dair görüş bildirmiş, yüz bin kişi Greenpeace’in kampanyası aracılığı ile GDO’lu yemlere hayır demiştir. Sonunda alınan kararla, vatandaşların arzuları hilafına GDO’lu yemlere ülkeye sokma izni kuruldan çıkmıştır. Demek ki burada vatandaştan daha değerli başkalarının arzuları mı devreye girmiştir? Şimdi bize uyguladığınız ayrımcılığın rakamsal sonuçlarını bilmek istiyoruz. Gözünüzde kaç “Kuran dinlemek isteyen” sizce özde vatandaşınız(vatandaşların kendisini tenzih ederim), bizim gibi “dinsiz imansız” GDO istemeyen” vatandaşa denktir? “THY ile Biyogüvenlik Kurulu elma ile armut gibidir karşılaştırılamaz” diyorsanız o armut ve elmaların GDO’lu olmakla balık burcuna girdiklerini ekleyeyim. Hadi siz sorduğumuz soruların cevabını veredurun başka birkaç pratik soruyu daha sıralayayım: GDO’lu yemler için başvuran birliklerin arkasında kimin eli kolu var? Bu Mısırları ithal eden şirketler hangileri? Bunlar yem için kullanılacak deniyor, bu nasıl kontrol altında tutulacak? Tarım Bakanlığı hangi bütçe, hangi eleman ile bunların yalnız yem olarak kullanılmasını denetleyecek? Zaten yem olarak kullanılması yeterince zararlı iken GDO kalıntılarının hayvansal ürünlerle bünyemize ulaşması zaten bilimsel bir gerçek olarak ortadayken, “bu mısırdan un yaparım bunu da çikolataya katarım” “ekerim biçerim” diyene kim nasıl engel olacak?Sizi uyaralım, bizim gözümüzde insanlık suçu işlemektesiniz. Milyonlarca insanı bile isteye çok ciddi sağlık risklerinin kucağına attınız, atmaktasınız. Sizin gözünüzde “imansız” olan bizlerin “insanlık suçu” işlediğinize dair uyarısını hesaba katmayabilirsiniz. O zaman anladığınız dilden söyleyelim. Zira sizin gibi Monsanto, Cargill, Syngenta gibi uluslararası tarım tekellerinin ilişkilerine bulanmamış ve çeşitli konferanslarda “ABD’nin GDO’lu mısırından etanol” lobisi ile hemhal olmamış, “daha çok kazanmak” hırsı ile dolup taşmamış her Müslüman’ın da ahı üzerinizdedir. Gönül gözü açık, kalbi ve dimağı uyanık, bizim gibi sözde vatandaşlığa terfi etmeye hazır her Müslüman yüzünüze Bakara suresi 211’inci ayeti tekrarlayacaktır. “Kim, Allah’ın nimetini, değiştirirse, şüphesiz Allah’ın cezası pek şiddetlidir”
Bulgur DövücüBen size dedimdi. Öyle yanılıp da tecavüzcüleri tecavüzcü, hakimler ve savcıları hukuk insanı, köşe yazarlarını entel sanmayın dedimdi geçen hafta. Şimdi bambaşka bir şey söyleyeceğim(!) “Çevre ve Şehircilik Bakanı” için söylüyorum. Kendisi tam olarak bir “bakan”dır. Bakıyor öyle terminatör gibi! Erdoğan Bayraktar. İlk depremin ardından 29 Ekim 2011 tarihinde “Büyük depremin olduğu yerde bir daha deprem olmaz. Dünyada bunun bir örneği görülmemiştir. Bugün Van merkez ve Erciş en güvenilir bölgedir. Ağır hasarlı binalar girilmesin, yıkık binalara yaklaşılmasın. Bunun dışındaki binalara girilebilir’ demişti. Demişti. Sonra ne oldu? Tekrar deprem oldu. “bakandır” deyip, “o kadar da sorumsuz olamaz” diye onun aklına uyup evlerine giren insanlar canlarından oldu.Hınk DeyiciBir de bulgur dövücünün hınk deyicisi var. Gerçi Van Valisi Münir Karaoğlu “bakan” ından önce davranıp 26 Ekim’de televizyona telefonla bağlanıp “hınk” ını önceden demiş. Ne demişti? “Bakın şehirde bütün oteller şu an dolu. Yer bulamıyoruz. Şehir dışından gelen, genellikle deprem dolayısıyla gelen basın yayın mensupları, araştırma kurtarma ekipleri kalıyor. Onların hiçbir endişesi yok. Binalara giriyorlar ve 7-8 katlı otellerde kalıyorlar.” Eh zaten kendisi zaten 1 milyon dolar harcanan onarım(!) sonrası otelin odalarını gezmiş, mobilyalarını ve konforunu beğenmiş, duvarlarına Van’ın tarihi ve turistik fotoğraflarının asılmasını istemiş, terasından şehri izlemiş ve lobisinde oturmuş idi. Anlaşılan o ki otelin işletmecileri ile enseye tokat. Valilerin olması lazım geldiği gibi. Deprem oldu. Kırk kişi otele gömüldü.Teröristler“Bakan” önce söylediklerinin ne kadar bilimsel olduğunu savundu. Efendim profesörlerin söylediklerini tekrar etmişmiş. Bilirsiniz bilimi kendilerine bayrak edinmişlerdir. Sonra istifa et çağrılarına “istifa edeyim ne olacak?” diye cevap verdi. Tabii ya ne lüzumsuz bir fikir istifa! Sonra baklayı ağzından çıkardı: “teröristleri destekleyeceğinize bize destek verin.” İnsanlar binaların altında kalırken ve soğuktan can verirken oraya yapılacak her yardımı siyasetin konusu yapan ve kendi siyasi kontrolü altına almaya çalışan zihniyet işte bu. Tercüme edelim:”Ya bize yardım edersiniz yahut teröristsiniz!” Zaten “istifa çağrılarına gülüp geçiyor” bakan. Van valisi ise işin içinden çıktı “bu şehri ben yapmadım!”deyiverdi. Biz de “Afet, doğanın gücü diye geçiştirilemez. Hazırlıklı olunabilirdi” diyoruz kendisinin Kocaeli Büyükşehir Belediyesi’nde çalıştığı dönemde, bir yerel gazetede 17 Ağustos depremiyle ilgili yazdığı yazıdan alıntılayıp. Ha bir de kendilerine makam mevki önerildiğinde edinecekleri ve de çevre çeperlerine sağlayacakları rantla gözleri dönerken unuttuklarını-unuttularsa eğer-bir soralım istiyoruz.Allah KorkusuBunca senedir iktidar olan bir partinin bakanı ve de şu kadar senelik bir devletin valisisiniz. Siz depreme bunca yıldır hazırlık yapıyordunuz Van’da da, tam bu hazırlığın ortasında mı yakaladı sizi deprem? Yoksa depreme hazırlık yapmak yerine kent yoksullarını evlerinden edip mülklerine konmakla, Karadeniz’in derelerini HES’çi şirketlere peşkeş çekmekle, otel teraslarından şehri izlemek ve de «işte bilmem kimin fotoğraflarını otel duvarına assanız iyi olur» demek ile mi meşgul idiniz? Örtmek için olsa gerek ettiğinizi «Tir tir titreyen çocukların ayağına nasıl çorap buluruz diye gece gündüz çalışıyoruz.» hamasetini de yapıştırdınız. Fırsat bu fırsat deprem sayesinde bir de buradan rantın gözüne vuralım derdindesiniz. Devlet sizin, siz devletsiniz ne diyelim? Devletin yurttaşlarına yaşama hakkı, parasız eğitim ve sağlık hizmeti, konut hakkı, sağlıklı bir çevrede yaşama hakkı, adil yargılanma hakkı falan sağlayacak hali yok ya! Hele deprem ve felaket durumunda organize olup yurttaşını koruması? Lüzumsuz! Yalnız isyanımızı bastırsın yeter. Yeterince polis istihdam edin cemaatten. İş bulanmayana cemaatten başka gidecek yolu da kalmasın. Sıkıverin gazı. Ucuz, etkili, garantili. Ama aklıma takılıp duran şu, bu sizin Allah korkusu ile yapıp ettikleriniz, ya bi de, Allah korusun, Allah korkunuz olmayaydı?
Yeni bir haber geldi. Moda devi Versace bugüne kadar asla ve kat’a yapmamış olduğu şeyi bundan sonra da asla ve kat’a yapmayacağını ilan etti. Siz “nedir bu saçmalık” diye celallenmeden ben durumu açıklığa kavuşturayım. Kot kumlamaktan ya da diğer bir deyişle Silikozisden bahsedeceğiz bir kez daha. Bilmeyen pek az kişi kaldı ama bir kez daha hatırlatmakta fayda var. Silikozis ölümcül bir hastalık. Modanın yarattığı bir hastalık diyelim. En azından son yıllarda modanın bir yan etkisi. Büyük markalar modayı yaratırlar. Sonra yarattıkları modanın tüketici tarafından talep edildiğini iddia ederler. Kumlanmış kotta da durum üç aşağı beş yukarı bu. Kotlarının giyilmiş görünmesi için, gerçekten giymeyi akıl edemeyen yahut gerçekten giymeye üşenen üç beş meczubun başımıza açtığı bela. İlle de eski ve beyazlatılmış görünsün diye silika ile zenginleştirilmiş kumun basınçla kotun üzerine püskürtülmesi. O kum daha doğrusu onun içindeki silikanın o işte çalışan işçilerin ciğerlerine dolması, onları nefessiz bırakması, doktorun onlara “şu kadar ay ömrün kalmış” demesi yirmili yaşlarında. Ve bir tedavinin olmayışı. 46 kişiyi yitirdik bu yüzden memleketimizde. Benzer atölyelerde çalıştığı bilinen binlercesinin ise teşhisi bile konulmamış durumda. Ve ancak Kot Kumlama İşçileri ile Dayanışma Komitesi›nin ve pek çok gönüllünün hakkı ödenemez katkıları ile bir ilerleme kaydedilebildi bu hususta. Türkiye›de yasaklandı, hastalanan ve başvurabilenlere bir kısım haklar sağlandı. Ama üretim başka ülkelere örneğin Bangladeş›e kaydı. Mesele uluslar arası olunca, uluslar arası kamuoyu da sürece dahil oldu. Daha kesin bir çözüm için bu ürünlere talebin ortadan kaldırılması amacıyla «Stop The Killer Jeans!» diye bir kampanya başlatıldı. Bu kampanya kumlanmış kot satan tüm markalara bu uygulanmanın yasaklanması için çağrıda bulundu.Küçük Bir AyrıntıVersace gibi büyük bir marka mevzu bahisken ufak pek ufak bir ayrıntıyı hatırlatmak da bizim boynumuzun borcu olsun. Bu şekilde işlem gören kotlar böyle işlem görmeyenlerden “biraz” daha pahalıya satılıyorlar. İşte insan hayatının değeri! Ama siz ilk bakışta “canım, paranın ne önemi var, bu büyük, buzdolabı fiyatına kot satan firmalar da böyle işler yapacak değil herhalde mahalle aralarındaki kayıtsız kuyutsuz atölyelerde” diyebilirsiniz.”O “büyüüüük” o gösterişli markalar bizim mahalle aralarına kadar teşrif ediyorlar velhasıl” demiştik bir yıl önceki yazımızda. Ama iftira belli ki bizimkisi. Versace hiçbir zaman, asla ve kat’a bizim mahallede bulunmamış. Peki, asla bizim mahallede bulunmayan, dolayısıyla asla ve kat’a kot kumlama yapmayan Versace, aylarca ve aylarca Clean Clothes Campaign tarafından başı çekilen “üretim yaptığın yerlerde kot kumlamayı yasakla” çağrıları karşısında üç maymunu oynayan Versace, nasıl oldu da birden kumlanmış kot satmamaya karar veriverdi? İşte bu da kot kumlamanın markalar üzerinde yarattığı bir salgın diyelim.Markaların HastalığıGeçen yıl da Levi-Strauss, Hennes & Mauritz (H&M) ve memleketimize yeni mağazalar açmış bulunan C&A ve pek çokları önce asla ve kat’a kot kumlamadıklarını beyan etmişlerdi. Salgının ilk belirtisi. Ardından kamuoyu önünde kendi üretim süreçlerinde kot kumlamayı yasakladıklarını ilan etmişlerdi. Eh bu da ikinci safha hastalıkta. Versace’de salgından nasibini aldı. Tabii bunda örneğin Facebook sayfasının Clean Clothes Campaign aktivistleri tarafından işgal edilmiş olmasının ve aylardır süren memleketimizden Bandista gibi pek tanıdık gelecek isimlerin de parçası olduğu kampanyanın da bir etkisi, küçük bir etkisi olmuş olabilir.Kutlama Vakti!Diğer yandan bu yasaklama kararlarının arkasından başka bir soru geliyor şüphesiz. Clean Clothes Campaing’nin (Temiz Giysi Kampanyasının da) de sorduğu o önemli soru. Her şey bu yasak kararıyla düzeliyor mu? Yoksa bu daha bir başlangıç mı? Yasaklama kararı alanlar bu yasağı nasıl uygulayacaklar ve tedarik zincirinizi nasıl kontrol altında tutacaklar? Darısı insan öldürmeden kot üretemeyen diğerlerinin, mesela bir diğer İtalyan devinin başına. Yine de bugün kutlama vakti. Biz küçücük insanların hayatta kalmak için verdiği mücadelenin devler karşısındaki bu mütevazı zaferinin kutlama vakti.
Sabahat Tuncel bir komiserin suratına bir tokat atmış. Bir milletvekili Bengi Yıldız elinde taşla görüntülenmiş. Memleketimin beyaz gazetecileri televizyoncuları “ama, ama” diyorlar, “siz de şiddet kullanmış oldunuz.” Bundan öncesi zaten yoktur. Bundan önce fotoğraf makineler ve kameralar “nedense” orada değildir. Ya da basın emekçilerine haksızlık etmeyelim oradadırlar, ama gönderdikleri fotoğraf ve görüntüler bir türlü giremez görüş sahamıza. Nedense bayramını kutlamak için meydanlara çıkmış bir halka gaz, tazyikli su, copla müdahale ederken, durumu sakinleştirip bayram gibi bir bayram kutlama çabasındaki milletvekilleri polise arkalarını dönüp kalabalığa dert anlatmaya çalışırken arkalarından sıkılan suyun görüntüleri de yoktur. Ya da vardır ama ulaşmaz, ulaşamaz.Adalet DuygusuAh ama bu bir nevi gelenektir. Tek bir kişi soruşturulmaz ve yargılanmaz ya da görevden el çektirilmez orada yaptıkları için. Sanki tüm olanlar için, tüm yapıp edilenler hak edilmiş gibi davranılır. Oranın halkının belediye başkanlarının ellerini kelepçelenmezler yalnız. Bir de milletvekilleri yumruklanır, üzerine gaz ve su sıkılır, coplanırlar, meclis önlerinden gözaltına alınırlar, hapis yatarlar. Bu milletvekillerine gaz bombaları atılabilir, geçen yıl mesela Silopide bacağı kırılabilir Sevahir Bayındır’ın, Hasip Kaplan hastaneye kaldırılabilir. Sevahir Bayırdır’ın bacağını kıranlar Hasip Kaplan’ı hastanelik edenler hakkında bir soruşturma bir işlem? Yok! Böyle oldu diye bir kıyamet kopması? O da yok! Silopi Cumhuriyet Savcılığı ilgili komiserin suç duyurusuyla Sabahat Tuncel hakkında, “halkı suç işlemeye teşvik etmek”, “terör örgütü propagandası”, “güvenlik güçlerine mukavemet ve hakaret”, “gösteri ve yürüyüş kanununa muhalefet”le suçlamaları ile soruşturma başlatır. Yalnız bu iki olayı karşılaştırmak bile adalet duygumuzu yeterince zedeler. Yalnız bunlara bakmak bile “niye isyan ediyorsunuz?” sorusuna, bir yanıttır.Niye isyan ediyorsunuz?Diyarbakır cezaevinde b.k çukurlarına mı sokuldunuz, b.k mu yedirildiniz, insanlıktan mı çıkarılmaya çalışıldınız, askılara mı alındınız, sıra dayaklarından mı geçirildiniz? Elleriniz arkadan bağlanıp diz mi çöktürüldünüz, tecavüze mi uğradınız, Elektrik mi verildiniz, Adınız diliniz yok mu sayıldı. İnsanlık onuruna inanmak için canınızı mı verdiniz Mazlum Doğan misali bir yeni günün sabahında. Ve belki o kadar karanlıktı ki Diyarbakır zindanı ve öyle derindi ve ağırdı ki karanlık, insan kalabilmenin yolu hafiflemekti, bir ışığa mı dönüşmekti bir başka newroz sabahı, Ferhat mı, Necmi mi, Eşref mi, Mahmut mu adınız? 1992›nin 21 Mart sabahında o ışık mıydı aydınlatan yüzünü insanların. O insanlar ki otomatik silahlarla taranarak can verdiler. Sonra dün «kart kurt kürt» diyenler, Kürt diye bir şey yok diyenler, «bir Türk bayramı olan nevruz»u keşfettiler yine dün. «Sosyalizm lazımsa onu da biz getiririz zihniyeti, “nevruz kutlanacaksa onu da biz kutlarız” diye dirildi yeniden. Öyle pişkin. Ateşlerin üzerinden atladı devletlüler.Katilin GözyaşlarıŞimdilerde açılım konuşuyoruz, toplu mezarlar açıladururken “orada.”Eski “devlet görevlisi” yeni “katil” Ayhan Çarkın bile çark etti. “Güneydoğu’da ilk gönderilen 320 kişilik Özel Harekat grubundaydım. Korkunç şeyler yaşandı o bölgede. Hepimiz kana bulaşmıştık. Bir köye gittiğimizde baktık adamın biri gelmiş, çoluğunun çocuğunun içinde bir adamı çırılçıplak soyuyor, toplamış dayak atıyor” diyor. Yetinmeyip ekliyor; “Bu millete b.. yedirdiler. Kürtlerden özür dilenmeli. Hakikatleri araştırma komisyonu açılsın gider her şeyi anlatırım. Benimle birlikte olanları bu ülkeye ihanet edenleri söyleyeceğime yemin ediyorum.” Durmadan konuşuyor. “Mardin’in Pınarcık Köyü’nde bir katliam yaşandı. Katliamı provokasyon amaçlı, JİTEM’in oluşturduğu gruplar yaptı. Çoğu çocuk 30 insan (ağlıyor). O insanları örgüt öldürmedi. Başbağlar katliamı, Bilan kazası olayı, Jave köyleri, hepsini aynı ekip yaptı. Başbağlar, Ergenekon zihniyeti ürünüdür.” Namlı katil gözyaşlarına boğuluyor.Tarih ve UtanmaAçılıma, toplu mezarlara, işkencelerin belgesellerine, tanıklıklarına, katillerin bile itiraflarına rağmen. Değişmeyen bir şey var. Ben “Kürt olduğum için ezildim, eziliyorum” diyen bir yazara, travmatik Türkçe öğrenme anısını anlatan bir yazara hala, “hayır sen ezilmiyorsun” deyip uzun uzun neden ezilmediğini anlatıyor bir Türk ve beyaz gazeteci utanmadan. Aynı utanmazlıkla “efendim siz de şiddet uygulamış olmuyor musunuz?” diye soruyorlar Bengi Yıldız’a. İktidar seçim yatırımı demeçler geveliyor. “seçmen cezasını verecek” miş. Hiçbir hukuksuzluğu ve ayrımcılığın hesabını sormayanlar o tokadın “densizliğin” hesabının sorulmasını istiyorlarmış. Asıl densizlik işkence, ölüm ve imha cenderesinden geçmiş ve hala barış isteyen bir halkın ve o halkın temsilcileri karşısında o halka hala zulmetmeye kalkan bu cürettir. Diyarbakır Cezaevinden insan olarak çıkabilmiş ve hala barış diye direten Ahmet Türk karşısında mahcup olmadan insanlığından ve küçüklüğünden utanmadan siyasi hesaplarını sürdürebilmektir. Masaya oturmadan en azından özür dilemeniz beklenir iktidar sahibi olarak. Dünya tarihine Diyarbakır Cezaevini de geçirmiş bir devletin üniforması sırtınızda ya da adınızın önünde emniyet amiri/komiser sıfatları ile gidiyorsanız hele oraya açılım tantanaları eşliğinde, kat be kat mahcubiyet duymanız gerekir. Ama yok “devlet politikasını” uyguluyorsanız, ağzınızın ortasına tarihin tokadını yersiniz bir Kürt kadının eliyle. Ve bir şey daha söyleyeyim o yediğiniz tokat, tokat bile sayılmaz bugüne dek yaptıklarınız yanında.
