Kaç gündür, SYRIZA’nın zaferini dünyanın her yerinde ezilenlerin bir zaferi- olarak görmeme rağmen, Türkiye’de bu zaferden pay çıkaranlara niye bu kadar sinirlendiğimi düşünüp duruyorum. Türkiye’nin SYRIZAsı Çiprası iddiaları niye çiğlik duygusu yaratıyor bende? Aslında benim öfkem galiba buradaki benmerkezciliğe.SYRIZA’nın üzerinde yükseldiği, siyasal temsiliyetine soyunduğu ve ümit ediyoruz ki bundan sonra da bağını güçlendirerek devam ettireceği mücadeleler söz konusu olduğunda neredeyse kör sağır olan ahali….seçim zaferi sonrası “SYRIZA benim” diye davul çalıyor. Anlıyorum başarıya açsınız. Ama o başarının altında binlerce yenilgi var. Diğer yandan mesela Skouries’de altın madeninin işletmesinin durdurulması pek bir önemli haber. İki sene kadar önce Skouries’te altın madenine karşı mücadele edenlerle dünya çapında bir dayanışma günü ilan edildi. “E hadi buradan bir dayanışalım” dedik. Yapacağımız da bir basın açıklaması. Doğrusu kimseyi herhangi bir eylem konusunda ikna etmek mümkün olmadı. Eften püften her şeye basın açıklaması yapmayı adet haline getirmiş sol ahali bu konuya ilişkin bir basın açıklaması yapmayı hor gördü. Daha da vahimi şuydu aslında Skouries’i mahvetmeye niyetli Eldorado şirketi Kışladağı da Efemçukuru’nu da mahveden şirket. Zaten adamlar Romanya, Türkiye ve Yunanistan’ı bir bölge olarak alıyorlar. Hadi Skouries için yapmadın bari buradaki kadim düşmanına çemkir. Yok! Sonra “vay SYRIZA Skouries’de altın madenini durdurdu!” He!Varsayalım SYRIZA bu seçim başarısına imza atmadı. Orada yapılan sosyal klinikler, dayanışma mutfakları, göçmenlerle dayanışma örgütleri, zaman değişimi organizasyonları, işçilerin işverenler tarafından terk edilmiş fabrikalarda hayata geçirmeye çalıştıkları özyönetim deneyimleri, altın madenine karşı mücadele, termik, nükleer santrallarına karşı mücadele daha az anlamlı mı olacaktı?…daha az mı öğrenecektik onlardan…Dünyanın her yerindeki mücadelede hangi tarafta olduğuna bir türlü ayılamayan, o mücadelenin kendi mücadelesi olup olmadığını anlamayan, “memleket elden gidiyor siz Bangladeş’teki işçinin hakkı hukuku ile uğraşıyorsunuz” diye cık cıklayan, bu mücadeleler ile bağ kurmayı turizm sayan zihniyet. Ben size ne diyeyim? SYRIZA’nın seçim kazanmasına, hükümet olmasına ne sevindiniz be! Ama burada sandık değil sokak değil mi? Olmadı boykot.Velhasıl, Türkiye’nin SYRIZAsı var mı? Bence yok! Olabilir mi? Ne güzel bir ihtimal! Ama onun için Kaf dağındaki burnumuzu bu pis gerçekliğin içine sokmak, ezilenlerin sofrasına gönül indirmek, her iki yanımızdan, doğumuzdan ve batımızdan da, SYRIZA’dan da Kobane’den de öğrenmek durumundayız.Büyük siyasetinizi yapın, zamanıdır. Tam lazım olduğu vakit! Seçimse seçim, ittifaksa ittifak! Ama metal grevinin ertelenmesinin gayet siyasi bir saldırı olduğunu idrak edip, hep birlikte asıl bu konuda eylemde ittifak ederek karşılık veremediğimiz oranda o ittifakla-büyük siyasetle kalırız. Şu an AB, tahvilleri almayacağını açıklayarak SYRIZA hükümetine meydan okuyor. SYRIZA bu durumda kendi gücüne yaslanmak durumunda. Sintagma Meydanı’nda mücadele yeniden ısınıyor. Eğer SYRIZA toplumsal iktidarı örgütlemeye, sosyal hareketlerle bağ kurmaya hamle etmeseydi eli böğründe kalırdı şimdi. Velhasıl mesele sadece baraj aşıp aşmamak, hükümet olup olmamak değil, mesele onun diğer tarafında zaten.
baraj
Karşısında daha bir eşit olduğumuzu varsaydığımız o büyük karanlık, ölüm, garibana daha mı zalim?… Diyor ki bir gazete haberinde “Denizli-Ankara karayolu üzerinde bulunan Organize Sanayi Bölgesi’nde bir fabrikada çalışan Emin Halastar (16), bir anlık dikkatsizlik sonucu elini ve daha sonra da vücudunu makineye kaptırdı. Olayı gören diğer işçiler hemen duruma müdahale etti. Olay yerine çağrılan ambulansla Denizli Devlet Hastanesi’ne kaldırılan 16 yaşındaki Emin Halastar, burada yapılan tüm müdahalelere rağmen kurtarılamadı.”Bir fabrikada çalışan Emin. Parantez içinde on altı… bir anlık dikkatsizlik sonucu….bir anlık?….gepegenç hatta çocuk yaşında…çok dikkatli olsa misal Emin? Ölmezdi! Haberi okuyunca insan böyle düşünüyor! Zira bu haberde de diğer haberlerde de asıl fail ortada yok… Bu işletmenin adı ne, sahibi kim? O ne demiş? Misal bir gazeteci de açıp sormamış mı? Kalan diğer soruların ikisini biz soralım; misal, bu “genç işçi” sigortalı mı çalışıyor bu işyerinde? Yıkamada, boyamada ne zamandan beri çalıştırılabiliyor genç işçiler? Soruşturuluyormuş… O soruşturmayı Emin ölmeden yapacaktınız…Sürdürülebilir Seri Cinayetlerİşte! Ölüm bulabilir bizi her yerde… Piknik yaparken misal… 4 kilometre kadar ötede barajdan… aniden sular yükselebilir… hayat veren su, HES’ler eliyle elimizden alınan su, biz bir ekolojik talanın mağduru olmadan az evvel, içimizden altımızı öldürebilir. Peki barajı yapanlar o suyu oraya salanlar? Onlar şimdi şatafatlı ve atlı törenlerle sırça köşküne çıkmakta olan Recep Tayyip Erdoğan’ın kanatları altında serinlemektedirler. Limak ve sahipleri barajın kenarında piknik yapacak değil. Dünyanın en serin çeşitli köşelerinde olmadı kendi lüks otellerinde serinlerler… Devasa projelerinin inşaatlarından sapır sapır dökülen, Nurettinleri, barajlarında boğulan Sevalleri, Ahmetleri, Fikretleri, Osmanları, Betülleri, düşünecek değiller… Akıldan uzak baraj işletmesini, hiçbir işe yaramayan “uyarı levhasını”, çalmayan sireni, yapılmayan uyarıyı, bunların hiç birini düşünecek değiller. Niye düşünsünler? 10 Eylül 2011’de aynı cinayet aynı yerde işlenmiş… Ne olmuş? Ne ders çıkarılmış? Dava hâlâ Yargıtay’da… Mesele davayı kazanmak-kaybetmekmiş sadece… Gerçekte ne olduğu umurlarında mı? Barajları ve türlü ekolojik felakete neden olan projeleri ile gitgide bizi sürükledikleri iklim değişiklikleri, aşırı sıcaklar, soğuklar ve felaketler arasında serinlemeye çalışan insanlar… Ama internet sitemizde yazarsınız “sürdürebilirlik” diye bir şey olur biter.. Nam-ı diğer “sustainability”… Limak…”bugünün ihtiyaçlarını, gelecek kuşakların ihtiyaçlarını karşılama kapasitesini riske atmadan karşılamak” ilkesiyle hareket eden, dengeli ve çevre dostu bir büyüme stratejisi izlemektedir.” Nokta. Yersen. Yemesen de olur. Hukuk falan bi işe yaramıyor nasıl olsa.Öfkemiz, utancımız, kinimiz…Gelelim neticeye… Son sözü ben değil tarih sahnesinde de söylemesini arzu ettiklerimize bırakayım diyorum. Onlardan biri ki ölüm döşeğinde hiç yaşamadığını fark etmiştir. Fark etmiştir ki, bütün pisliğini temizlediği bu dünya, gerçek yüzünü o anda üzerine rögar kapakları ile kanalizasyonunu boşaltarak göstermiştir. Yine fark etmiştir ki ölürken, onu eğitimsiz yoksul muhtaç bırakarak öldüren bu dünya, yine de ölesiye sevdiği bu hayat kendisinden sonra dönmeye devam edecektir. Hem de bir Tıp Fakültesi’nde, bilimin en şatafatlı kalesinde yani “ihmal ve aldırmazlık” da denen bu aç gözlü sistem nedeniyle ölürken , mahzunlukla fark edip diyor ki Zafer: “… Biliyorum arkamdan iki gün ağlayıp üçüncü gün unutacaksınız. Hayatınıza hiçbir şey olmamış gibi devam edeceksiniz. Benden önce her sene ölen bin 500 işçi gibi. Soma’da ölen 301 maden işçisi gibi.”İş ki, Zafer’in önünde duyduğumuz öfke ve utanç, sosyal medyalı dünyalarımızdan bir hashtag, bir paylaşım, bir like ile geçmesin. O öfke ve utanç, kalanların, Zaferlerin, Sevallerin kalbinde hayatlarını değiştiren, sonsuza kadar değiştiren bir kine dönüşsün. İşte yürek ustasının, yani devrimcinin işi budur.
Bugün basit bir bilimsel gerçek olarak kabul edilen dünya ve gezegenlerin güneşin etrafında dönme hadisesi tarihsel olarak netameli bir konudur. Bunu iddia eden biri: Bruno yakılmış, bir diğeri: Galileo “görmedim duymadım bilmiyorum” diyerek idamdan son anda kurtulmuştur. O esnada dişlerinin arasından “siz ne derseniz deyin dünya dönmeye devam ediyor” diye fısıldadığı rivayet olunur.Geçtiğimiz haftaki yazım içerisinde memlekette yüzde birlik bir azınlığa mensup olduğumu belirtmiştim. İşte dünya ve güneş bizim etrafımızda dönmediğinden kast ettiğimin bir parti olmadığını açıklamak zorunda hissediyorum kendimi. Maalesef daha da vahimi kast ettiğim soldur.Yüzde bire gelelim. Bugün yüzde bire ulaşmak için alınması gereken oy beş yüz yirmi altı bin dokuz yüz elli sekizdir. Moral olsun 1999 yerel seçimlerinden başlayalım. Oy oranımız parti olarak %0,84. Üzerine SİP/TKP çizgisi (%0.07) ile EMEP (%0.09) oylarını ekleyelim. 300 bin çok kıymetli oy. Nerdeyse %1. “Amblemi koysak %3 alırız” beklentisi içinde boğulup gitti. 2009 toplam oy: %0,5. 2014 de ise %0.21 (EMEP hariç). HDP içine kaçmış ya da kaçmamış sol da bu rakamların içindedir ve bu ilişki ayrı bir tartışma konusudur. Kaçmamış olanlar doğrudan CHP seçmeni değilse eğer.Peki, “devrimciler ve sosyalistlerin seçimle parlamentarizmle ne işi olur? Bizim işimiz sokak” diyorsak? Hem de sokak deyince parlamento içindekilerle bir pazarlık vasıtası “yüksek siyasete” dahil olma malzemesini kastetmiyorsak? Dünyanın neresinden baksanız asıl mesele budur. Yunanistan’da Syriza, radikal sol bir parti olarak yerel seçimlerden ikinci parti olarak çıktı. Ancak toplumsal mücadelenin aktörleri hala toplum içerisindeki örgütlülük düzeyi konusunda son derece karamsarlar. Syriza’nın kitleselleşme ve oy uğruna zaman zaman sağa bükmesi ise bu huzursuzluğu arttırıyor. Bu, parlamentarizmin çıkmaz sokakları konusunda ciddi bir uyarı. İktidar değil, toplumu dönüştürmek istiyoruz neticede. Örgütlülüğümüz güçlenmedikçe, ne sistem, ne de onun her daim piyasaya sürülen köpekleri faşistler karşısında şansımız var.Bizim sokaklara bakalım. Seçimler deyince demokratik değil, barajlar, hazine yardımı vs. Peki biz hangi eylemimizle-tüm sol olarak- 500 bin değil 200 bin kişiyi sokağa dökebiliyoruz? Biliyorum şiddet, zor, zulüm ve ölümle cezalandırılıyoruz sokağa çıkınca. Haydi sokağa dökemiyoruz, en azından bu kadar insanla canlı siyasal bir ilişki, hatta sadece sürekli bir ilişki yürütebiliyoruz? “Gezi” diyecekseniz söyleyeyim. Gezi’yi sol olarak -yaratmış olmayı canı gönülden isterdim ama- biz yaratmadık. Bütün şaşkınlığımızla, -zor, zulüm ve ölüme rağmen- sokağa çıkan o devasa dalganın içinde yer aldık. Neyse ki sağa kaymasının önüne set çekebildik. Milyonlar dert ve öfkelerini sol bir çerçeveden ifade ettiler. Şimdi kendimize sorup durmamız gereken şu; bunca öfke bunca cesaret oradaydı, sol olarak bizim örgütlerimiz o ana kadar bu öfkeyi ve cesareti nasıl ve niye kapsayamadılar? Bu soruyu sormak ve cevapları doğrultusunda adım atmak zorundayız. Durumumuzun yalnız baskı, baraj, yasal ve fiili engellemeler ile açıklarsak yanılırız. Durumumuz senelerdir barajlardan yakınan sendikaların kimi vakalarda çeşitli uluslararası düzenlemeler sayesinde atılan işçiler geri alındırıldığında bile örgütlenemeyişine benziyor. Yapısal.Hazır söz sendikalara gelmişken, sendikalar solun geleneksel olarak kitlelerle temas alanları. CHP görüşmesinde Kılıçdaroğlu’ndan da uzun bir yakınma dinledik solu inşa etmek bahsini açtığımızda. Sol sendikalardan “temizlenince” ezilen sınıfların çıkarlarını savunmak yerine kendileri için çıkar örgütlerine dönüştüler. Yönetici pozisyonlarının her şeyin üzerinde tutulduğu örgütler. İşveren ve hükümetlerle ezilenlerin hak ve çıkarlarını temsil ederek mücadele etmelerinin tek garantisi siyasi bel kemiği kırıldı zira . Bu yüzden de hızla güç ve itibar kaybettiler. Bunun diğer ucu ise örgütlerinin sorun ve çıkarlarını işçilerinkinin önüne koyan ve kendini dayatan bir sendikasız sendikacılık olageldi.Peki bütün bunlar “sol’un Allah belasını versin! Mahvolsun bitsin gitsin!” mi demek?… Peki bunlar “canım bu çağda sendikanın modası geçmiştir artık sendikaya ne gerek var !” mı demek? Senelerdir bu tür sendika ve sol düşmanı söylemlerle başımızı yiyen liberal sol anlayış avcunu yalasın. Ama her eleştiriyi “aha! Liberal buldum” konforu ile savuşturanlar da aynısını yapsın. Bugün her gün yıkmak üzere inşa edeceğimiz, bürokrasiden çok işverenle uğraşabileceğimiz, gerçek mücadele ve sınıf örgütü olacak sendikalara ihtiyacımız var. Ve evet, bu sendikaları politik kılacak özgünlüklerini tanıyarak onları toplumu değiştirip dönüştürecek temas noktası olarak işlevlendirebilecek kendisi ile değil sistem ve onun temsilcileri ile uğraşacak gerçek örgütlere ihtiyacımız var. En çok onlara ihtiyacımız var.Bu halimizle mutlak bir azınlığı oluşturuyoruz. Çok küçük . Çok önemli. Cirminden fazla yer yakan, başımızı döndüren bir önem. Ancak mutlak azınlık olmanın en kötü tarafı sizi bir kimlik siyasetine hapsetmesidir. Yani ancak azınlık kimliğinizle bir temsil bulabilmeniz. Bu kimliğe hapsedilmeniz. Bizim durumumuzda diyebiliriz ki “devrimci, sosyalist, sol” kimlikleri “korumak” önceliği, onların gereğini yapmaya vermekten bizi alıkoyacak kadar yakıcı olabiliyor. Yani devrimciliğin sosyalistliğin ve sol olmanın gereği ezilenlerin örgütlenmelerini inşa etmektir. Onları neye örgütleyeceğimiz ise tabii ki solun teorik pratik inşasını içeriyor.Bu ise ne sihirli birlik formülleri ne de “bağlamına oturtularak” çözülebilecek bir problem.İşte tam bu noktada bu “başımıza gelenler” hiçbir şey. Ezilenlerin ana kütlesini oluşturan gün be gün bir cins katliamına uğrayan kadınların yanında, İstanbul’da ya da Batman’da kayıtsız ve atölyelerde her gün ter dökenler, Suriye’den sürüklenip sadece ve sadece hayatta kalabilmek için her şeye razı edilmiş göçmenler, suları toprakları çalınanların, Sivas’ta yakılan, Roboski’de bombalanan, Rojava’da dövüşenlerin başına gelenlerin yanında, Soma’da ölenler, geride kalanların başına gelenler yanında, hiçbir şey. Üstelik kendimizi onların başına gelenlerden de sorumlu hissederken derdimiz bu inşa olmalıdır. Bugün işçi tulumu ile meclise sokulmayanların o gün kazmaları ile belki hepimizi de yıkarak meclise girişlerini hala hayal edebiliyorsak eğer.
Memleketten iki gün ayrılmaya gelmiyor. İki gün ayrılıyorsun Hiçişleri ve Tuhaflıklar Bakanı İdris ve Naim ve Şahin beyler hep birlikte bir memleket gezisine çıkıveriyorlar. Son derece mühim bir gezi. Memleket gezisi öncelikle Erzurum’da 2011 Dünya Üniversitelerarası Kış Oyunları için yapılan Türk Telekom Atlama Kuleleri’nde mükellef bir kahvaltı ile başlıyor. İdris ve Naim ve Şahin Beyler ve maiyeti kuş sütlerini içip göz kapakları yeniden aşağı doğru düşerken, hiçişlerinin yerine getirmesi gereken bir vazifesi olarak bakanımız uzaktan ve yukarıdan seyreyliyor Erzurum’u ve “Erzurum’un kış sporları merkezi olma yolunda önemli bir altyapıya sahip olduğunu” buyuruyorlar, göbeklerini sıvazlayarak. Bir “hiçişini” daha yapmış olmanın huzuru içindeki Hiçişleri bakanımız beş işçinin haykırarak can verdiği Erzurum’un Aşkale ilçesinde bulunan Karasu-2 Baraj Göletine gidiyor. Keşke yanına “kaza değil kader” Bakanı Faruk Çelik’i de alsaydı da takım tam olsaydı. Neyse bir dahaki sefere. Bu arada herkes orada: Erzurum Valisi Sebahattin Öztürk, İl Genel Sekreteri Selami Altınok, İl Jandarma Komutanı Albay Mehmet Akgün ve Emniyet Müdürü Halit Turgut Yıldız Aşkale Kaymakamı Asalet Karabulut ve Belediye Başkanı Ahmet Yaptırmış. Hepsi. Bir sen bir ben bir de Hz. Ömer ve adaleti eksik. Hz.Ömer Fırat›ın kıyısında kaybolan koyun ve kuzuya kaza-kader-kısmet demez kendini sorumlu tutarken seçim meydanlarında onun adını ağzına sakız edenler ne İdris Naim Şahin ne de Faruk Çelik koyun kuzunun değil işçilerin haykıra haykıra boğulup ölmesinden de, yanmasından da, düşüp ölmelerinden de zerrece sorumlu tutmuyorlar kendileri. Her şey bittikten sonra gelip bir bakıyorlar. Adları üzerinde «bakan» lar. Kazaların önlenmesi dair tedbir almak? Haşa! Alın yazısı. Sorsan işçiler koyun-kuzu mu ki kendimizi sorumlu tutalım derler. Derler mi derler!Haktır adalettir insanlıktır gibi konulara dalıp yut gezisini kaçırıyoruz bu arada sevgili okur. Bakan ve yanındakiler tam bu sırada Pasinler’e varıp kendi meşreplerince yepyeni eğlencelerin peşine düştüler. 64 yaşında yedi yıl önce işini kaybetmiş, şeker tansiyon ve bronşit hastası her halinden zor bir hayatı olduğu ortada olan bir vatandaş bir iş bulurum umuduyla boyun büküp el açmaya gidiyor “devletlüye.” devletlüyü görünce de heyecanlanıp “Çok sevindim Bakanım sizi gördüğüme” diyor. Bakan da münasebet bu ya “yok ya ne bileyim sevindiğini hadi bir oyna da göreyim diyor. Çalıyor davul zurna, gariban başlıyor mu oynamaya? Olabilir tabii! İdris ve Naim, ve Şahin beyler cüssesi cüssesine denk, göbekli ve pala bıyıklı adamların karşılarında şakır şukur oynamasından pek haz alıyor olabilirler. Eğer oynayan da bu sebeple, bu haz için oynadığını biliyorsa, “tercihtir kardeşim karışmayın” der, teşvik de ederiz kamuya açık yerlerde. Böyleyse böyledir desinler. Fakat kendi semtinde “pala” diye anılan bir abiyi, “ben Bakanım” havaları ile başka bir yola sokup iş aş diletmek için oynatıp, taklaya davet etmek bulabildiğim en hafif tabirle söyleyeyim terbiyesizliktir bizim oralarda. Ama bunun bunca ağır bir hakaret olduğunu anlayabilmek için önce bazı temel insani özellikleri arkasında bırakmamış olmak gerekir. Zira Bakan olmak için öpülen etek atılan takla ve göbek sayısı baş döndürmüş, akılı baştan almış, vicdan insan adalet gibi mefhumları çoktan unutturmuş olabilir. En ufak bir ikbale ulaşmak için taklanın türlüsünü atanlardan bu olaydan sonra tek beklentimiz “ne olmuş yani” demeleridir. Velhasıl, biz yazmaktan, herkes görüp duymaktan yoruldu ama ölenler öldükleri ile kaldıkları sürece, anlaşilan o ki, bu cüruf seli bitecek, bu at dizginlemekle duracak gibi değil!
Geçtiğimiz haftalarda, memleketin acil gündemleri arasında o günlerde henüz yer almayan bir gelişmeden bahsetmiştik. Ve de sahnenin dibinde gelişen aksiyondan. Hükümetin senelerdir sendika yasasında yapılacak değişiklikler mevzu bahis olduğunda çıkarıp çıkarıp masaya koyduğu “sayarım ha!” tehdidini ele almıştık. Aynı yazıda ayrıca Türk-İş genel kurulundaki gelişmelerden de bahis açmıştık. Toplu iş ilişkileri Kanunu Tasarısı’nın meclise gönderilmesi ile sahnenin dibinden önüne doğru çıkan bu konuya kaldığımız yerden devam edelim.Yeni tasarının en tartışmalı konularından bir tanesi işkolu barajı idi. Mevcut yasaya göre memleketteki bir işkolunda çalışmakta bulunan işçilerin %10’nunu örgütlemiş bulunan sendikalar toplu iş sözleşmesi yapma yetkisine sahip idiler. Bir işletmede toplu görüşme yapabilmenin şartı ise o işyerindeki işçilerin yarısından bir fazlasının sendikaya üye olması idi. Ancak zurnanın zırt dediği yer sendikaların çoğunun gerçek üye sayıları bu %10 barajını epey altında olması idi. Sendikalar ölmüş, işten ayrılmış, emekli olmuş üyelerini üyelikten düşmüyor bu da üye sayılarını olduğundan fazla göstererek toplu iş sözleşmesi yapmalarını sağlıyordu. Yüzde on gibi dünyanın hiçbir yerinden yeri olmayan ve hiçbir uluslar arası çalışma standardına uymayan bir barajın yol açtığı bu garabet en sonunda dönüp dolaşıp işçilere patlıyordu. Sendikalar ne zaman üyelerinin haklarını savunmak yolunda bir adım atsalar hükümetin sayarım ha tehdidiyle karşılaşıyorlar geri çekiliyorlar bu kör dövüşü sürüyordu. Son olarak geçtiğimiz Ocak ayında açıklanması gereken SGK verilerine göre sendika üye sayıları da açıklanmadı. Onun yerine yepyeni(!) bir toplu iş ilişkileri kanun tasarımız oldu. Meclise gönderilen bu tasarı da beklenti işkolu barajının binde beş gibi sembolik bir düzeye düşürülmesi idi. Ancak tasarı da “iş kolu barajı” yüzde üç olarak diğer barajlarla birlikte şu şekilde yer aldı: “Kurulu bulunduğu işkolunda çalışan işçilerin en az yüzde üçünün üyesi bulunması şartıyla işçi sendikası, toplu iş sözleşmesinin kapsamına girecek işyerinde başvuru tarihinde çalışan işçilerin yarıdan fazlasının, işletmede ise yüzde kırkının kendi üyesi bulunması hâlinde bu işyeri veya işletme için toplu iş sözleşmesi yapmaya yetkilidir. İşletme toplu iş sözleşmeleri için işyerleri bir bütün olarak dikkate alınır ve yüzde kırk çoğunluk buna göre hesaplanır.”ancak görünen o ki baraj yüzde üç iken bile barajın üzerinde kalabilecek sendika sayısı bir elin parmaklarını geçmiyor. Ancak hükümet bu barajlara uyum sağlamaları için sendikalar beş yıl süre lütfetmiş. Geçici madde birin dördüncü maddesi şöyle demekte “Bakanlıkça mülga 2822 sayılı Kanunun 12 nci maddesine göre yayımlanan en son istatistiklerde toplu iş sözleşmesi yapma yetkisi için başvuru hakkına sahip işçi sendikaları hakkında bu Kanunun yürürlüğe girdiği tarihten itibaren beş yıl süreyle 41 inci maddede belirtilen yüzde üç temsil şartı aranmaz”. Ancak kuvvetle belirtmekte fayda var. Elbette ki yüzde on, beş, üç ya da bir. Sendikal örgütlenmenin önündeki herhangi bir baraj engeline tümüyle karşıyız. Diğer yandan önümüzdeki yıllarda tüm bu baraj tartışmalarının ötesinde asıl sorunumuzun “örgütlenememe” sorunumuz olduğunu hatırda tutmakta fayda var. Ve bu sorun ne yazık ki yalnız “barajlar” ile ilgili olmaktan çok uzak. Sendikaların son derece yapısal problemlerine dayanıyor. Geçtiğimiz hafta yazmış bulunduğumuz yazıya gelen birçok okur tepkisi aynı yöne işaret ediyor. Sendikaların üye ve genel toplum çıkarlarını savunmakta nasıl başarısız olduklarından, kayıt dışılaşan ve esnekleşen sektörlerde örgütlenme ihtiyaçlarına cevap veremediklerinden, sendika yöneticilerinin kendi çıkar ve pozisyonlarını korumak için nasıl bataklıklara girdiklerinden, sendika içi demokrasinin yokluğundan, muhaliflerin sürekli ve devamlı tasfiyesinden, en nihayetinden sendikaların geldikleri durumda bu yapılarının da sorumlu olduğundan bahis açan pek çok mektup. Sendikaların kadim kadın düşmanlığını, sendikalar içindeki taciz ve mobbing davaları ve diğerleri. Ancak tüm bunlara yapılan muhalefet de maalesef “bizim yaptığımız en doğru, bize katılın” diyen grupçuklar olmaktan sıyrılıp, sendikal hayatta bir “sol duyu” oluşturabilecek güçte görünmüyor henüz. Henüz. Her şeye rağmen kendi hayatlarımızı değiştirmenin tek ve yegâne yolu örgütlenmek ve sendikalar da çalışma hayatında bunu yapabileceğimiz en öncelikli yerler hala. Dolayısıyla “sendikalaşma” düşüncesine zarar vermeden yapısal sorunlarımızı nasıl çözeceğimize yanıt aramak can alıcı vazifemiz olmaya devam ediyor. Barajlar olsun ya da olmasın.
Memleket gündemi tutuklamalarla çalkalanırken, seyircilerde bu öndeki aksiyona odaklanmışken sahnenin dibinde bir yerlerde başka bir aksiyon gelişiyor. Öncelikle Türk-İş Aralık ayının başında 21. Genel Kurulunu yaptı. Burada Mustafa Kumlu tekrar Türk-İş Genel Başkanlığına seçildi. Ancak onun tekrar genel başkanlığa seçilmesinden daha önemli bir gelişme vardı bu genel kurulda. O da Sendikal Güç Birliği Platformunun ortaya çıkışı idi. Sendikal güç birliği platformu Basın-İş, Belediye-İş, Deri-İş, Hava-İş, Kristal-İş, Petrol-İş, Tek Gıda-İş, Tez Koop-İş, TÜMTİS, TGS olmak üzere on sendikadan oluşuyor. Bu platform Petrol iş Genel başkanı Mustafa Öztaşkın’ı Mustafa Kumlu’nun karşısına bir aday olarak çıkarttı, başkanlık yarışını çok açık ki delege yapısı nedeniyle kaybetti. Ancak bu genel kurulda alınan kararları etkilemeyi başardı. Türk-İş’in sol kanadı olarak sendikal güç birliği platformu yalnız bir genel kurul için bir araya gelmiş geçici bir ittifak olmadığını da çoktan ifade etti. Bu platformunun varlığı Mustafa Kumlu’ya “Kıdem tazminatı kaldırılırsa veya fona dönüşürse genel greve gideriz” dedirtti. Bu durum bile yani sendikal güç birliğinin varlığı nedeniyle mevcut yönetimin tavır alma zorunluluğu işvereni yerinden zıplatmış duyduğumuz kadarıyla. Ölüsü bile etkili olan bir organizasyonun yönetiminin son yıllarda revaçta olan muhalefete iktidarın bütün olanakları ile muhalefet etme, sindirme, hükümeti muhalefetmişçesine sahiplenme, ona yalakalanma, ondan ricacı olarak zafer kazanmış edalarına girme “evet efendim, sepet efendim, kıdem tazminatı fonu detaylarından anlaştık efendim” türü vadesi çoktan dolmuş bir sendikal anlayış ile sürdürülüp sürdürülemeyeceğini hep birlikte yaşayıp göreceğiz.Sahnenin dibinde gelişen diğer bir aksiyon ise hükümetin senelerdir sendikaların tepesinde Demokles’in kılıcı gibi sallayıp durduğu “sayarım ha!” şantajının geldiği noktadır. Bilindiği gibi memleketimizde herhangi bir sektörde sendika olarak toplu pazarlık yapabilmek için, memleket çapında o sektördeki işçilerin %10’nunu örgütlemiş olmak gerekiyor. Fakat sorun şu ki gerçek sayılar ortaya döküldüğünde çoğu sendika şöyle diyelim bağımsızlar da dahil Türkiye’deki yüz sendikadan seksen sekizinin baraj altında kalacağı ifade ediliyor. Bazı sektörlerde toplu pazarlık yetkisine sahip hiçbir sendika kalmayacak. Bu yüzden sendikalar SGK’nin verilerine göre üye sayılarına göre üye sayıları açıklanmadan evvel barajın %5 e çekildiği mevcut statükoyu koruyan yeni bir sendika yasasının yapılmasının peşindeydiler. Geçtiğimiz günlerde “Yeni Sendikalar Kanunu Tasarısı”, kabinede Başbakan Yardımcısı Ali Babacan, Maliye Bakanı Mehmet Şimşek ve Ekonomi Bakanı Zafer Çağlayan “2012 zorlu geçecek. İşçilik maliyetleri yükselir” gerekçeleriyle yasaya karşı çıktılar. Adamların 2012 zorlu geçecek bu işçiler ne yapacak diye düşünecek hali yok tabii(!) Böylelikle yasa tasarısı bakanlar kurulundan meclise sevk edilemedi. Zurnanın zırt dediği yer şurası ki 2009’dan beri açıklanamayan(!) işkolu istatistikleri 17 Ocak itibari ile her nedense açıklanmak zorunda. Bu durumda soru şu; bugüne kadar kendi gerçekleri, örgütlenememe sorunları ile yüzleşmek yerine öyle ya da böyle mevcut durumu koruma refleksi gösteren sendikalar nasıl bir tavır alacaklar? Mevcut kayıtlı istihdamın hak kayıplarına, kayıt dışılaşmasına, çıraklık kanunu gibi yeni düzenlemelerle asgari ücret altında çalışmanın yasal hale gelmesine, stajyerlik adı altında çocuk işçiliğine, güvencesizleşen, taşeronlaşan, sözleşmeli çalışan, yeni işçileşen kesimlere, parça başı, part time, evden çalışanlara ve bunların çoğunluğunu oluşturan kadınlara yönelik politikalar üretebilecekler mi? Sendika içi demokrasi işletip katılım kanallarını açık tutarak, örneğin kadına yönelik şiddet ve ayrımcılığın kadim kadın düşmanlığının sendikanın dışında bir yerlerde değil de içerisinde de gerçekleşen bir olgu olduğu ile yüzleşebilecekler mi? Bunlarla yüzleşip zor olanı örgütlenme yolunu mu seçecekler, yoksa hükümetten yeni bir uzatma, yahut bir ara formül için ricacı mı olacaklar? Önümüzdeki birkaç gün içinde bunun göreceğiz ve hepimiz için öğretici olacak şüphesiz.NOT: AKP talan niyetinin önünde engel gördüğü her kişi ya da kurumu yok etme haddini ve gücünü kendinde görüyor. Cumhurbaşkanlığı Devlet Denetleme Kurulu eliyle başlatılan süreç, Çevre ve Şehircilik Bakanlığı’nın kurulmasıyla üst boyuta taşındı. Kamu yönetimini, ülke imarını, yapı, kent, eğitim, sağlık, tarım, enerji, su, çevre ve koruma alanlarını, din, aile, kadın, çocuk gibi sosyal politika alanlarını ve TMMOB ile TTB mevzuatını değiştirmeye yönelik Kanun Hükmünde Kararnamelerle önemli değişiklikler yapıyor. TMMOB de AKP iktidarının yıpratma ve ortadan kaldırma saldırısı altında. Makina Mühendisleri Odası İstanbul Şubesinde Demokrat Makina Mühendisleri oda üyelerini 21-22 Ocak 2012 tarihinde YTÜ Oditoryumunda yapılacak olan Genel Kurulu ve Seçimlerde odanın demokrat geleneğine sahip çıkarak kamu yararının karşısına kendi çıkarlarını koyan siyasi iktidar yandaşları karşısında birlik olmaya çağırıyorlar. Her türlü haksızlığa, özelleştirmelere, baskılara, talana, yolsuzluğa ve yoksulluğa karşı yüz binleri harekete geçirmek konusunda geri durmayan odanın önemine istinaden takvimlere not düşüle.
Onur için!Bu memleketin insanlarını düşünmeyenler ayılarını düşünürler mi? Hesabınızı şuradan biçin: Kocaeli Üniversitesi Halk Sağlığı Anabilim Dalı Başkanı Prof. Dr. Onur Hamzaoğlu’nun başına gelenleri hatırlayın.peki ben hatırlatayım; Onur Hoca, üç diğer araştırmacı ile birlikte “The causes of deaths in an industry-dense area: example of Dilovası (Kocaeli)” başlıklı bir araştırma yapmıştı. Mealen; Endüstri yoğun bölgede yaşayanlarda ölüm nedenleri: Dilovası örneği (Kocaeli). Araştırma sonuçları bir hayli vahimdi. Onur Hoca da onurlu bir şekilde hem kamuoyuyla, hem de etkili ve yetkili kimselerle paylaşmıştı bu sonuçları. Demiş ki: “Kan ve dışkıları bırakın, doğum yapıp çocuk emziren annelerin sütünde bile çinko, demir, alüminyum, kurşun, kadmiyum tespit ettik, tehlike büyük” Hatta TBMM’ndekilere kadar uzanmıştı. Hatta bir “meclis araştırma komisyonu” bile kurulmuştu. Noolmuştu peki bunca araştırma ve bilgilenmenin sonunda? Bu zatı muhteremler ne yapmıştı bu hususta? Hiç! Hiç birşey olmamıştı. Yani “siz ölün kardeşim, ister iş kazasından ölün, ister işsizlikten, yoksulluktan, açlıktan, iş güvencesizliğinin yolaçtıklarından ölün, ister prostat ve mide kanserinden ölün Dilovası’nda havada ve tozda memleket limitinin 30 kat ve AB limitinin tam tamına 240 katı üstünde rastlanan Kadmiyum yüzünden. “ demişlerdi muhteremler. Öyle demeseler, ölün demeseler gereğini yaparlardı. Tabii kendilerince gereğini yaptılar. Haksızlık etmeyelim. O günden bu güne Onur Hamzaoğlu’nu mahkeme kapılarında süründürmek peşindeler. Kocaeli Büyükşehir Belediye Başkanı İbrahim Karaosmanoğlu -ki kendisi AKP’nin kuruluşunda Genel Başkan Recep Tayyip Erdoğan ile birlikte aktif olarak görev almışmış-ve Dilovası Belediye Başkanı Cemil Yaman elbirliği ile “haberin geniş halk kitlelerine ulaşmasını sağladığı, araştırma sonuçlarını halk arasında panik yaratmak amacıyla kullandığı” iddiasıyla yargılanması için savcılığa şikayette bulunmuşlardı. Prof. Dr. A. Murat Tuncer’in başkanı bulunduğu Kanserle Savaş Dairesi ise “amman işimizi elimizden alıyor!” diye olsa gerek yememiş içmemiş YÖK’e şikayetlenmiş, YÖK de, Kocaeli Üniversitesi’ne yazmış. Üniversite de Hoca hakkında disiplin soruşturması açmıştı. Rektörlüğü izin verirse TCK’nin 213. maddesi uyarınca 2 ila 4 yıl arasında hapis istemiyle yargılayacaklardı. Bu soruşturma hala sonuçlanmış değil. Ama Kocaeli Büyükşehir Belediye Başkanı İbrahim Karaosmanoğlu’nun yerel basında Onur Hamzaoğlu ile ilgili epey atıp tutmuş işi hakarete vardırmıştı. Onur Hamzaoğlu’nun Kocaeli Büyükşehir Belediye Başkanı aleyhinde açtığı hakaret davasının ilk duruşması 31 Mayıs 2011 günü Kocaeli Adliyesinde gerçekleşmişti. Duruşma sonrasında kalabalık bir katılımla Kocaeli’nde “Akademik Özgürlük ve Toplumsal Sorumluluk» Forumu yapılmıştı.Davanın ikinci duruşması, 15 Eylül Perşembe günü saat 11›de aynı mahkemede yapılacak. Onur›una sahip çıkmak isteyenlere duyurulur.Farkımız ne ola ki?Ayılara ve bizlere gelince. Direniyoruz. Ergenenin yaşayamayan balıklarıyız. Dördüncü derece atık suyuna dönüşen o güzel nehirden zehirlenen bitkiler hayvanlar ve insanlarız. İspir bölgesinde inşa edilen HES ve barajlar yaşam alanlarımızı parçalıyor. Soyak tarafından inşa edilen Gülbağ Hidroelektrik Santrali’nin (HES) inşası sırasında su yataklarımız dinamitlendi. Çoruh ve tüm kolları HES ve baraj nedeniyle şantiye ve dinamit yatağına döndüğü için sığınacak yer kalmadı. Sığınacak yer kalmayınca birimiz tutmuş bir köyün yolunu. İki kişiyi öldürmüş. Bu bozayı için vur emri çıkarılmış. Savaş çığlıkları atan katiller alkışlanırken,yeri yurdu tahrip edilmiş ve deliye dönmüş “bilinçsiz” bir bozayı için vur emri çıkarılmış. İşte intikam ve katliam duygularının en somut hali. Ama biz öte yanda kalanlar, ayıların safında kalanlar savunuyoruz kendimizi. Erzurum’un Tortum İlçesi’ne bağlı Bağbaşı Beldesi’nde köylüleriz tam bin beşyüz kişiyiz birinci köprü üstünde duran, iş makinelerinin önünü kesen. Sinop’un gerzesinde, Yaykıl Köyü Çakıroğlu Mahallesi’nde gaz altındayız termik santrallere karşı. Yahut nükleer, yahut bu ekolojik talan. Ayılarla aramızda bir fark var mı? Varsa bile bu umutsuzca yaşam alanını savunan gariban ayıların lehine şüphesiz. Zira bizim türümüzün en az yüzde ellisi bunların nedeni. Bizim türümüzün-boz ayının aksine oy kullanabilen- yüzde ellisi bağıra bağıra gelen bu ekolojik talana, üzerinde yaşadığımız toprağın, hayatımızın kaynağı havanın ve suyun talanına yani AKP’ye onun politikalarına evet dedi bile isteye.
Daha seçim havasını atlatamadan yeni ÖSYM skandalı patlayıverdi. “Artık bir ayı geçen süredir içimde saklayıp durduğum yaraları höykürmenin zamanı geldi” diyordum tam. “Sayın Cumhurbaşkanı”, “Sayın Başbakan”a yüklenecektim.”Ben size satır arasında demiştim” diyecektim. “Bu Ali’nin başınıza dert olacağı daha o günden belliydi”. “Şimdi yine bir yol ayrımındasınız; ya beni ÖSYM başkanı yapın, ya Ali Demir’i yılın elemanı seçin diyecektim.” “Yani kendisini bir türlü tasfiye edemiyorum süreçten, kendisi istifa etmiyorsa yok mudur bi kaset?” Benim akıl hocası diğer “köşe” yazarlarından neyim eksik akıl verme hususunda? Sonra baktım “köşe” yazarlarının haline.Vazgeçtim. Hem zaten Yusuf Ziya Özcan meseleyi diyalogla çözecekmiş.Her derde deva biber gazıAz kafam karıştı gerçi. “Hata”lı gördüğümüze “ıslah” maksadıyla gaz sıkmıyor muyduk? Sizi proveke etmiş, Ali Demir’i nihai amacım için tasfiye etmeye çalışmış gibi olmayayım ama. Şimdi ben olsam yani sizin yerinizde, alır gazı elime, gider Ali Demir’i bir güzel ıslah ederdim. Zaten “Biber gazı orantısız gücün ifadesi değil” ki. “Şu anda dünyanın en modern manada, yani bu tür şeyleri yatıştırmada kullandığı biber gazıdır.” “Ben bunu ortaya atanın yalancısıyım Aliciğim” derdim. Gerçi ben “neyi nerede kullanacağını en iyi bilen bir emniyet mensubu”değilim. Yani bileceksin işte! Ne zaman biber gazı sıkacaan, ne zaman copu çakacaan kafaya, ne zaman kalça kemiği kıracaan, ne zaman öldüreceen ne zaman çiğneyeceen. Ne zaman, hangi kamerayı, kime kuracan. Kimi ne zaman dinleyeceen…Yanıma Kalır!Sıktım gazı diyelim Ali Demir’in kafaya. Ama ya Ali Bey taş atarsa? “Yani o taşları atanlara karşı, herhalde biber gazı ondan daha tesirli değil” deyip yırtarım yahu!Ama ya gazeteci kontenjanından beni hale yola sokarsa Ali’nin ağabeyi; “Bunlarla ilgili programlarınızda(pardon köşenizde) Ruşen Bey (pardon Bilge Hanım) ne yaptınız? Acaba ne gibi bir kınama yaptınız? diye münasebetsiz bir tehdit gelirse. Benim tehdite hassas bünyemin eller arkada horoz misali açılmış, kafa öne çıkmış “uleeeyn! Ben efenin harman olduğu yerden geldim başbakan, sen beni tehdit mi ediyon?!!” formunu almasını nasıl önleyecem? Neyse ya, nasıl olsa herşey yanıma kalır. Yanılıyor muyum?Çılgın Projelerim, hadi bi daha!Karadeniz’de iki bin değil dört bin baraj yapsam, Sinop’a bir değil iki nükleer kondursam, Kütahya’ya gümüşün yanına bir de altın madeni açsam. Versem siyanürü içme suyuna. Sabotaj desem. Kazdağını dümdüz etsem. Helalinden ikiyüz değil dörtyüz termik santral. Daha çok taşeron, daha çok iş kazası, daha çok katliam. Sendikaları süründür, insanları öldür.Yaptıklarımız, yapacaklarımızın teminatıdır zira. Tüm Ege’yi Kütahya’ya çevireceeez! Hopa’daki gibi girişiceez her yerde itirazı olana.Hizmet canım bunlar. Biz size efendi olmaya değil hizmet etmeye geldik.Ayyy kafam çok karışık. Zaten bitmedi şu “haydi bi daha!” Ben kafamda çalıyor sanıyordum.Baktım ekranda çalıyormuş. Seçim sonrası seçim şarkısı çalınmaz diye bi seçim yasağı yok mudur erenler?Kirli sarı ve diğer renklerO kirli sarı renk, daha da ayrıntıya girmeyeyim renk konusunda, bastı da bastı. Halimin sebeb-i hikmeti budur. Toptan delirmedim yani. Sadece renk basması oldum. Yani ben bu ton sarıyı sevmem de o yüzden. Başka bi kastım yok. Adı “kırmızı” olan diğeri iyice sıkıştı kuzeye ve kıyıya. Nerdeyse denize dökülecek İzmir›den. Felek vurdu zaten onlara bir de ben vurmayayım. Gidip tatil yapsınlar.Yaz malumunuz. Denizin ve tatilin zamanı. Ve denizin rengi mavi. Hayrettir o mavi denizin kenarından değil de taaa öte yandan çıktı. Mavi severim ben. Aslında kırmızıyı da severim ben. Dünyanın her yerinde sallanan o isyankar koyu kızıl bayrakları.O canlı sarıyı da severim, kirli olmayan ve bizi eşitleyen. O büyük ormanlarını, sonsuz çayırlarını da severim bu dünyanın, yemyeşil…Hepsini bir arada olursa ya? O daha da güzel bak!. Bu renkleri kuşanmış kadınlar, çocuklar, gençler, adamlar bir deniz gibi geldiler.O zulüm görmüş insanlar, evlatlarını yitirmiş insanlar, gözyaşları kurumamış analar, kararmış yüzleri ile ağlayamamış cefakar babalar. Koskoca kentlerin yükünü genç elleri ile taşıyan allı pullu kıyafetleri ile esmer kadınlar, mor gömlekli delikanlılar. Onlar zulüm görmüş diğerlerini, kendi derin acılarının en derininde bulmuşlardır. Bağırlarına basmışlardır. Memleketin hapishanelerinde yatmışlarını, zalimleri ile kanlı bıçaklı olmuşlarını, kanlı tuzaklarından Kızıldere’lerinden çıkıp gelenlerini, emekçilerini, soruşturmaların, gazın copun mağduru öğrencilerini, sosyalistlerini, hep yenilmiş, hem de tarihin yenilenlerinden yana olanlarını. Seçim gecesi ilk sonuçları görüp birayı bırakıp rakıya davranan efkar havası İstanbul’dan ve o masmavi susuz denizinden memleketin, ve sonunda Mersin’den gelen haberlerle dağılmıştır. O deniz bloğu taşırmış, barajı çökertmiş, On’lar, “devletin ve tabiatın ortak yanlış soru”larına tarihin sahnesine çıkıp “en arka sırada bir parmağın tek ve doğru karşılığını” vermişlerdir. Kalbimizin nehirleri şimdi “solgun bir halk çocukları ayaklanmasının kalbine” dökülmektedir.
