Kaç gündür, SYRIZA’nın zaferini dünyanın her yerinde ezilenlerin bir zaferi- olarak görmeme rağmen, Türkiye’de bu zaferden pay çıkaranlara niye bu kadar sinirlendiğimi düşünüp duruyorum. Türkiye’nin SYRIZAsı Çiprası iddiaları niye çiğlik duygusu yaratıyor bende? Aslında benim öfkem galiba buradaki benmerkezciliğe.SYRIZA’nın üzerinde yükseldiği, siyasal temsiliyetine soyunduğu ve ümit ediyoruz ki bundan sonra da bağını güçlendirerek devam ettireceği mücadeleler söz konusu olduğunda neredeyse kör sağır olan ahali….seçim zaferi sonrası “SYRIZA benim” diye davul çalıyor. Anlıyorum başarıya açsınız. Ama o başarının altında binlerce yenilgi var. Diğer yandan mesela Skouries’de altın madeninin işletmesinin durdurulması pek bir önemli haber. İki sene kadar önce Skouries’te altın madenine karşı mücadele edenlerle dünya çapında bir dayanışma günü ilan edildi. “E hadi buradan bir dayanışalım” dedik. Yapacağımız da bir basın açıklaması. Doğrusu kimseyi herhangi bir eylem konusunda ikna etmek mümkün olmadı. Eften püften her şeye basın açıklaması yapmayı adet haline getirmiş sol ahali bu konuya ilişkin bir basın açıklaması yapmayı hor gördü. Daha da vahimi şuydu aslında Skouries’i mahvetmeye niyetli Eldorado şirketi Kışladağı da Efemçukuru’nu da mahveden şirket. Zaten adamlar Romanya, Türkiye ve Yunanistan’ı bir bölge olarak alıyorlar. Hadi Skouries için yapmadın bari buradaki kadim düşmanına çemkir. Yok! Sonra “vay SYRIZA Skouries’de altın madenini durdurdu!” He!Varsayalım SYRIZA bu seçim başarısına imza atmadı. Orada yapılan sosyal klinikler, dayanışma mutfakları, göçmenlerle dayanışma örgütleri, zaman değişimi organizasyonları, işçilerin işverenler tarafından terk edilmiş fabrikalarda hayata geçirmeye çalıştıkları özyönetim deneyimleri, altın madenine karşı mücadele, termik, nükleer santrallarına karşı mücadele daha az anlamlı mı olacaktı?…daha az mı öğrenecektik onlardan…Dünyanın her yerindeki mücadelede hangi tarafta olduğuna bir türlü ayılamayan, o mücadelenin kendi mücadelesi olup olmadığını anlamayan, “memleket elden gidiyor siz Bangladeş’teki işçinin hakkı hukuku ile uğraşıyorsunuz” diye cık cıklayan, bu mücadeleler ile bağ kurmayı turizm sayan zihniyet. Ben size ne diyeyim? SYRIZA’nın seçim kazanmasına, hükümet olmasına ne sevindiniz be! Ama burada sandık değil sokak değil mi? Olmadı boykot.Velhasıl, Türkiye’nin SYRIZAsı var mı? Bence yok! Olabilir mi? Ne güzel bir ihtimal! Ama onun için Kaf dağındaki burnumuzu bu pis gerçekliğin içine sokmak, ezilenlerin sofrasına gönül indirmek, her iki yanımızdan, doğumuzdan ve batımızdan da, SYRIZA’dan da Kobane’den de öğrenmek durumundayız.Büyük siyasetinizi yapın, zamanıdır. Tam lazım olduğu vakit! Seçimse seçim, ittifaksa ittifak! Ama metal grevinin ertelenmesinin gayet siyasi bir saldırı olduğunu idrak edip, hep birlikte asıl bu konuda eylemde ittifak ederek karşılık veremediğimiz oranda o ittifakla-büyük siyasetle kalırız. Şu an AB, tahvilleri almayacağını açıklayarak SYRIZA hükümetine meydan okuyor. SYRIZA bu durumda kendi gücüne yaslanmak durumunda. Sintagma Meydanı’nda mücadele yeniden ısınıyor. Eğer SYRIZA toplumsal iktidarı örgütlemeye, sosyal hareketlerle bağ kurmaya hamle etmeseydi eli böğründe kalırdı şimdi. Velhasıl mesele sadece baraj aşıp aşmamak, hükümet olup olmamak değil, mesele onun diğer tarafında zaten.
Bangladeş
“Sevgi nedir?” diye soruluyor. Hindistan’daki guru cevap veriyor-”Sevgi içimizde!”“Sekiz bin kilometre geldim lan ben, içimde mi geldim bunu? Havaalanında X-Ray’de de çıkmadı hayırdır?”-Mutluluk?-İçimizde!-Dünya barışı?-Hepsi içimizde!-Baba dörtyüzü verdik? Kdv’si?-İçinde içinde!…Bazen burnumuzun ucunda olan şeyleri öğrenmek, gözümüze giren gerçekleri kavramak, en basit dolayısıyla en zor olanı anlamlandırmak için uzun mesafeler kat ederiz. Kestirme bir yolu yoktur. Mekânlar, yıllar, yollar. Aklımda Cem Yılmaz’ın replikleri uzun bir yolculuk. Dünyanın bir öteki ucuna gidiyorum Hong Kong’a ama “Mutluluk içimizde!”Okuyup öğrendiklerimizi bizzat yapanların ağızından dinliyoruz şimdi: Bulgaristan, Hırvatistan, ABD, Sri Lanka, Hindistan, El Salvador, Lesoto, Uganda, Dominik Cumhuriyeti, Avustralya, Tayland, Bangladeş, Kamboçya, Endonezya Pakistan, Filipinler, Malezya. Yedi iklim dört bucaktan işçiler. Aynı büyük zulmü anlatıyorlar. Aynı açlık ve sefaletle terbiye edilmelerini, binler halinde bina çöküntülerinde, yangınlarda, yaptıkları işin yol açtığı hastalıklardan ölümlerini. Daha da önemlisi bütün bunlara nasıl karşı durduklarını. Ufak tefek Kamboçyalılar anlattıkça daha çok inanıyoruz sanki. 40-50 dolar olan asgari ücretlerini son bir yılda yaklaşık 100 dolara çıkardılar. İsyanlarıyla ve uluslararası dayanışmayla. Şimdi Kamboçya ihracatının yüzde sekseninden fazlasını gerçekleştiren H&M ile pazarlık halindeler.Bana “Mutluluk içimizde!” dedirten ise o kadar uzaktan memleketim hakkında yepyeni bilgiler edinmem. Dünyanın dört bir yanından gelen sendikacılarla sendikaların aidatlarını karşılaştırıyoruz. Böylelikle dünyanın maaşına oranla en yüksek oranda aidat ödeyen işçilerin Türkiyeli işçiler olduğu ortaya çıkıyor. “Mutluluk içimizde!”…biliyordum bilmesine ama aradaki farkın 150 kat civarında olduğunu bilmiyordum diyelim. Örgütlenmeyen işçilere daha bir özenle bakıyorum şu saatten sonra…İşte oradan bakınca memleketin hali biraz daha tuhaf görünüyor. Hayır, Küba’daki cami bahsini açınca şaka sanıp katıla katıla gülen insanlar değil mesele. Mesele bizim bu absürdlüğün içinde ciddiyetle yaşıyor olmamız. Acı ve de acıklı. Öyleki nerdeyse bu tuhaflık kendine karşı olan her şeye bulaşmış. Yani insanın içinden ben böyle muhalefetin diye de başlamak geliyor…Hem de sadece kurumsal olanın değil…Yazıp çizip içimizi boşaltıyoruz belki. Yazıp çizenlerimiz şarap yapılacak üzümler gibi son damlasına kadar kanı canı çıkarılan büyük insanlığın hikâyesini yazıyormuş havasıyla, kendi hikâyelerini anlatıyorlar çokça. Satır aralarında büyüyen egolar. Oysa biz hep aynı o vasat çok bilenin, egonun hikayesini dinliyoruz fonda.Var olan mücadeleler bir politik çizgi olarak anlam bulup güçlenip iktidarın zulmüne bir yanıt olamıyor. Siyasi bir ortak akıl üretmek yerine, starlar, kurtarıcılar liderler gelsin bizi kurtarsın istiyoruz kısa yoldan. İktidarın mağdur ettiklerini siyasi lider ilan ediyoruz. Önce star ilan ettiklerimizi, bir adım sonra, en ufak hatalarında yerden yere vuruyoruz haklı ya da haksız. Yıllardır abuk sabuk laflarının peşinden koşup duruyor cevap yetiştiriyoruz. Onlar saçmaladıkça biz demeç veriyoruz. Onların lafları muhataplarının kulaklarına ulaşırken, bunun kanallarını kurmuşlarken bizimkiler boşlukta kayboldu gidiyor. En iyi ihtimalle tarihe not düştük diye avunuyoruz. Peki düşelim! de bunun tarihin sahnesine çıkarmaya yeltendiklerimizde ne zaman bir ilgisi olacak?Elimizde yemek tarifleri, “Seninki mi benimki mi iyi” diye kavga ediyoruz. Malzeme ile tarif arasında ne gibi bir ilişki var, henüz bilmiyoruz. İşte politika da tam aradaki süreç, ilişki. İşin inceliği tam orada gizli.Ağzımızı açmayalım, yanıt vermeyelim mi peki bu iktidarda olan zalimlere? Verelim verelim. Ama yalnız konuşarak değil! Sözle değil. Öyle bir yanıt verelim ki; atmaya kalkacakları her adımda ayakları titresin, dizlerinin bağı çözülsün, gözleri kararsın, başları dönsün. Diyorum ki; nefesimizi tutumlu kullanalım. Uzun bir koşunun tam başındayız. İşte taa uzaktan, oralardan bakınca, mutluluk içimizde!
Babaları da dedeleri de aynı işi yapmış belki. Dünyanın her yerinde olduğu gibi burada da yapacak başka bir şey olmamasının adı sınır ticareti. Endonezya’da yanardağın kraterinden kaynayan sulardan kükürt çıkartanlar gibi, Türkiye’de ya da Bangladeş’te kot kumlama atölyelerinde çalışanlar gibi, Türkiye’de ya da Pakistan’da gemilerin gövdelerine ömürlerini veren tersane işçileri gibi, dünyanın her yerinde göçüklerin altına gömülen madenciler gibi. Hayatta kalabilmek için hayatımızı gömdüğümüz fabrikalar gibi. Başka bir çaremiz olmadığından. Hayatta kalmak için ölümü göze almak elli altmış ya da yüz liraya. Mayını, kurşunu göze almak. En az bizim kadar bedbaht olan diğerlerinden, Iraklılardan mazot, şeker ve gıda alıp sınırın bu yanına taşımak. Taşıyıp elli lira altmış lira yüz lira kazanmak. Yeterince zorlu bir hayat bahsettiğimiz. «Biz izin verildiği sürece bu işi yaparız. Bu güzergâhta şimdiye kadar bir çatışma yaşanmamıştır. Şimdiye kadar biz yakalandığımızda katırlarımızı vurur, semerlerimizi ve getirdiğimizi eşyaları yakarlardı.» diyorlar, katırlarının vurulup eşyalarının yakılmasına razı. Katırlarını vurup semerlerini ve getirdikleri eşyaları yakmak. Yani sahip oldukları yaşamak için başvurdukları yolu da kesip atmak. Yeterince zalim mi? Zalim. Ama yeter mi bu zulüm? İlle de ölümden öte köy yok dedirtmek lazım bize.Eşeklerin bildiğiO karakoldaki en alt rütbedeki askerin, o köylerdeki muhtarların, her köylünün, suyun başındaki kadınların, on yaşındaki çocukların, köyün delisinin ve dahi köyün eşeklerin bildiğini “istihbarat” bilmeyebilir aniden. Herkesin bildiği ve “kaçağa gittiği” yolun üstünde hep durduran ve sonra da geçmelerine izin veren askerler durdururlar kaçakçıları. Ama geçmelerine izin vermezler. İnsansız hava araçları ve dahi insansız teknolojileri ile “edindikleri” bilgilerle bomba yağdırırlar üzerine on dokuzu çocuk otuz beş kişinin. Bunun adı nereden bakarsanız katliamdır. Bundan sonra ne diyelim? Bize zulüm ve katliam olan onlara fırsattır. Kimi için “düşünebilmenin” fırsatıdır, “aslında kaçak sigara olayını da masaya yatırmak, sigaradaki bazı vergileri de gözden geçirmek için bir fırsat olduğunu” düşünebilmenin fırsatı! İnsanlığa dair bir kırıntı aramayın düşünmek deyince. Haberini bile yapmamaktır katliamın körlük. Yüzleşme ve hesaplaşma diye kast edilen bu olsa gerektir Dersim bahsinde. Kürsüden ve belgeler elde.1915, Dersim, Otuz Üç Kurşun, Sivas yahut Uludere. “Büyük insanlık” bombalarla paramparça edilir, bir Allahın kulu yardıma koşamazken, koşanlara hayır gidemezsiniz denilirken, “büyük insanlığımız” yaralı ve kar altında donarken birileri kendi “büyük” hesaplarının peşindedir.Onların Hesapları, Bizim CanımızO hesaplardır insanlığımızı ve canımızı sıfır noktalarına getiren ve o sıfır noktasına gömen. O hesaplar kan üzerine kurulur. İşi taşerona verenin derdi değildir on dokuz çocuk, otuz beş canın sönmesi. Din kardeşliği sökmez mevzu bahis olan derin hesapları ise malum kimselerin. “MİT içinde böcekleri olan köşe yazarı sıfatlı, taşeron” “cambazlar”la, aynı ipte oynayan başbakan sıfatlı “cambazlar” kapışırlar biz can derdindeyken. İnsan cesetleri ile örülmüş bir ipin üzerinden karşılarındakinin zaafını gördükleri zannıyla hamle yaparlar fırsat bu fırsat. İstihbaratın “milli” olanı üzerinde kapışırlar gözümüzün önünde. Bir taraf sorumluluğunu “kan parası”na devredip, işin içinden çıkmak niyetindedir en nihayetinde. Kapışmayı gören taraftarlar ise “insanlıklarını” alıp koşarlar savaş meydanına. Hazır kendi taraflarının cengâverleri vururken iki darbe de onlar vurur “korkusuzca”(!) Hazır ortalık toz duman iken MİT de kapılarını açar medyaya. İşe bakın. Yıllar sonra. Velhasıl, onların büyük hesapları içinde bizimkiler, otuz beş kişimiz küçük bir ayrıntı, bizim can derdimiz ve asıl meselemiz ise onların asıl meselesi “biraz” farklıdır. Zira ne zaman vatan, sınır, savaş dense zenginin parası, malı mülkü, iktidarı, hesapları yoksulun kanı, canı, hayatıdır.
Yeni bir haber geldi. Moda devi Versace bugüne kadar asla ve kat’a yapmamış olduğu şeyi bundan sonra da asla ve kat’a yapmayacağını ilan etti. Siz “nedir bu saçmalık” diye celallenmeden ben durumu açıklığa kavuşturayım. Kot kumlamaktan ya da diğer bir deyişle Silikozisden bahsedeceğiz bir kez daha. Bilmeyen pek az kişi kaldı ama bir kez daha hatırlatmakta fayda var. Silikozis ölümcül bir hastalık. Modanın yarattığı bir hastalık diyelim. En azından son yıllarda modanın bir yan etkisi. Büyük markalar modayı yaratırlar. Sonra yarattıkları modanın tüketici tarafından talep edildiğini iddia ederler. Kumlanmış kotta da durum üç aşağı beş yukarı bu. Kotlarının giyilmiş görünmesi için, gerçekten giymeyi akıl edemeyen yahut gerçekten giymeye üşenen üç beş meczubun başımıza açtığı bela. İlle de eski ve beyazlatılmış görünsün diye silika ile zenginleştirilmiş kumun basınçla kotun üzerine püskürtülmesi. O kum daha doğrusu onun içindeki silikanın o işte çalışan işçilerin ciğerlerine dolması, onları nefessiz bırakması, doktorun onlara “şu kadar ay ömrün kalmış” demesi yirmili yaşlarında. Ve bir tedavinin olmayışı. 46 kişiyi yitirdik bu yüzden memleketimizde. Benzer atölyelerde çalıştığı bilinen binlercesinin ise teşhisi bile konulmamış durumda. Ve ancak Kot Kumlama İşçileri ile Dayanışma Komitesi›nin ve pek çok gönüllünün hakkı ödenemez katkıları ile bir ilerleme kaydedilebildi bu hususta. Türkiye›de yasaklandı, hastalanan ve başvurabilenlere bir kısım haklar sağlandı. Ama üretim başka ülkelere örneğin Bangladeş›e kaydı. Mesele uluslar arası olunca, uluslar arası kamuoyu da sürece dahil oldu. Daha kesin bir çözüm için bu ürünlere talebin ortadan kaldırılması amacıyla «Stop The Killer Jeans!» diye bir kampanya başlatıldı. Bu kampanya kumlanmış kot satan tüm markalara bu uygulanmanın yasaklanması için çağrıda bulundu.Küçük Bir AyrıntıVersace gibi büyük bir marka mevzu bahisken ufak pek ufak bir ayrıntıyı hatırlatmak da bizim boynumuzun borcu olsun. Bu şekilde işlem gören kotlar böyle işlem görmeyenlerden “biraz” daha pahalıya satılıyorlar. İşte insan hayatının değeri! Ama siz ilk bakışta “canım, paranın ne önemi var, bu büyük, buzdolabı fiyatına kot satan firmalar da böyle işler yapacak değil herhalde mahalle aralarındaki kayıtsız kuyutsuz atölyelerde” diyebilirsiniz.”O “büyüüüük” o gösterişli markalar bizim mahalle aralarına kadar teşrif ediyorlar velhasıl” demiştik bir yıl önceki yazımızda. Ama iftira belli ki bizimkisi. Versace hiçbir zaman, asla ve kat’a bizim mahallede bulunmamış. Peki, asla bizim mahallede bulunmayan, dolayısıyla asla ve kat’a kot kumlama yapmayan Versace, aylarca ve aylarca Clean Clothes Campaign tarafından başı çekilen “üretim yaptığın yerlerde kot kumlamayı yasakla” çağrıları karşısında üç maymunu oynayan Versace, nasıl oldu da birden kumlanmış kot satmamaya karar veriverdi? İşte bu da kot kumlamanın markalar üzerinde yarattığı bir salgın diyelim.Markaların HastalığıGeçen yıl da Levi-Strauss, Hennes & Mauritz (H&M) ve memleketimize yeni mağazalar açmış bulunan C&A ve pek çokları önce asla ve kat’a kot kumlamadıklarını beyan etmişlerdi. Salgının ilk belirtisi. Ardından kamuoyu önünde kendi üretim süreçlerinde kot kumlamayı yasakladıklarını ilan etmişlerdi. Eh bu da ikinci safha hastalıkta. Versace’de salgından nasibini aldı. Tabii bunda örneğin Facebook sayfasının Clean Clothes Campaign aktivistleri tarafından işgal edilmiş olmasının ve aylardır süren memleketimizden Bandista gibi pek tanıdık gelecek isimlerin de parçası olduğu kampanyanın da bir etkisi, küçük bir etkisi olmuş olabilir.Kutlama Vakti!Diğer yandan bu yasaklama kararlarının arkasından başka bir soru geliyor şüphesiz. Clean Clothes Campaing’nin (Temiz Giysi Kampanyasının da) de sorduğu o önemli soru. Her şey bu yasak kararıyla düzeliyor mu? Yoksa bu daha bir başlangıç mı? Yasaklama kararı alanlar bu yasağı nasıl uygulayacaklar ve tedarik zincirinizi nasıl kontrol altında tutacaklar? Darısı insan öldürmeden kot üretemeyen diğerlerinin, mesela bir diğer İtalyan devinin başına. Yine de bugün kutlama vakti. Biz küçücük insanların hayatta kalmak için verdiği mücadelenin devler karşısındaki bu mütevazı zaferinin kutlama vakti.
Geçen hafta dananın kuyruğunun koptuğu yerde kalmıştık.Sri Lanka’dan. İlkokulu bitirir bitirmez çalışmaya başlamış olan Krishanthiden bahsetmiştik. Ayda 49.15 Euro kazanan. Çalışmaya başladığından beri de ailesine bakmak için gece vardiyalarında geçirmiş olan yıllarını. Fazla mesai yapıp 74 Euro’ya yükseltebilen(!) aylığını “Son altı yılda tüm yaptığım parayı eve göndermek. 12-14 saat çalışıyoruz, pazarları ve tatillerde çalışıyoruz. Ama temel ihtiyaçlarımızı karşılayacak bir ücret alamıyoruz.”diyen kadın. Guangzhou’da Liuxia sonra, 17 yaşında çalışmaya başlamış hani. Şimdi otuz yaşında, evli bir oğlu var. Ayda 1200 Yuan/126 Euro kazanıyor. Bunun 400 Yuan’ı kiraya gidiyor. Hindistan dan Neelam sonra. Kocası güvenlikçi. Dört kızı ve bir oğlu var. Banyo ve tuvaletlerini 20 aile ile paylaşıyorlar.Demiştik ki bu minicik kadınlar ve adamlar işverenlerin “bak kapatırım fabrikayı, ya da gider bilmem nerede açarım siz işsiz kalırsınız” tehdidiyle kendilerine köle muamelesi yapılmasına bir “yeter!” çekmişlerdi en son. Hindistan’dan, Bangladeş’ten Kamboçya, Endonezya, Sri Lanka, Tayland, Çin ve Hong Kong’dan işçiler, işçilerin örgütleri sendikalar dernekler, STK’lar, Avrupa’dan ve ABD’den benzer kurumlarla bir araya gelip “şu parmak sallama işine bir son verebilir miyiz?” diye uzun süre kafa yormuşlardı.Temel ihtiyaçlarını karşılayacak , ülke bazında değil ama bölgesel taban ücretinin hayata geçirilmesi yolunda ilk adımları atmaya çalışmışlardı. Öncelikle tekstil ve hazır giyim sektörünün ilk halkasında bulunan fabrikalarda bu taban ücretinin sağlanmasını talep etmişler, kampanyalarının hedefine de muhatap olarak, Avrupa’nın “ucuzcuları” Lidl, Aldi gibi büyük perakendecileri, süpermarket zincirlerini koymuşlardı. Bu zincirler Asya ülkelerinde hem çok büyük miktarlarda, hem de oldukça düşük fiyatlarla üretim yaptırıyorlar. Üzerine bir de doğru düzgün koşullarda üretim yaptıklarını iddia ediyorlar. Diğer yandan bu “ucuzcu”ların müşterileri senin benim gibi insanlar. Yani parası az, ama gönlü geniş olanlar.Postacı Kapıyı ÇalıncaŞüphesiz bu işçiler kadınlar ve adamlar sadece fabrikalarının önünde kalsalardı bunları talep ederek pek fazla sorun olmazdı bu devler için. Ama o da ne? Postacı evlerinin-Avrupa’daki genel merkezlerinin kapısını çalıyor. 10 adet postacı, on bin adet kartpostal getiriyor kendilerine Avrupa’daki tüketicilerinden. Hani şu parası az, gönlü geniş olan “müşteriler”den. Kartpostalların üzerinde ne mi var? “lütfen mallarınızı ürettirdiğiniz işçilere hayatları insanca sürdürebilecekleri gerçekçi bir ücret ödeyiniz!” STOP!. 9.853 dilekçe-vari kartı ulaştıranlar, postacı kılığına girmiş Temiz Giysi Kampanyası’nın aktivistleri. Bu aktivistler Carrefour, Cora and Lidl Belçika’nın temsilcilerini Asya’dan gelerek Belçika’yı ziyaret edecek olan sendika ve işçi temsilcileri ile buluşmaya davet etmeyi de unutmuyorlar bu arada.Giysiler ucuz, Pabuç Pahalı!Bununla kalmıyor üstelik. Almanya’daki temiz giysi kampanyası Lidl’in Asya’da üretim yaptırdığı fabrikalardaki çalışma koşullarının düzeltilmesi için kampanyaya başladığında Lidl kamuoyu önünde çalışma koşullarının “adil” ve “düzgün” olduğunu iddia etmiş bu iddiasını da kendisinin BSCI(Avrupa Dış Ticaret Derneğinin kurduğu sosyal sorumluluk inisiyatifi) üyesi olmasına bağlamıştı. “Kendim yaparı, kendim denetlerim” bir çeşit. Ancak Hamburg Tüketici Ajansı ve Avrupa Anayasal ve insan hakları merkezi’nin((ECCHR). Temiz Giysi Kampanyası (CCC) ile birlikte bir dava açtılar Lidl’e karşı Hamburg’da. Lidl’in broşürlerinde çalışma koşullarının adil ve düzgün olduğuna dair iddialarının gerçeği yansıtmadığını belirttiler. Bu iddialarının da CCC ve ECCHR raporuna dayandırdılar. Sonuç ne mi oldu?. Koskoca Lidl, baktı ki pabuç pahalı mahkeme sürecini durdurup kampanya ile masayı oturmayı seçti. Yani hem BSCI süreçlerinin çalışma koşullarının düzgün ve adil olmasını denetleme konusundaki yetersizliğini hem de kendi adaletsizliğini ve çalışma koşullarının kötülüğünü kabullenmiş oldu.Devlerin GözleriBu, ilk adımlardan biri, bir mevzi savaşında küçük bir zafer. Ama kuşatma sürüyor. Yalnız fabrikalardan değil şüphesiz. Öyle olduğunda devasa maddi güçleri ile bu dünya devleri biz minik kadın ve adamları kolayca göz ardı edebiliyorlar. Bu devlerin de canının yanabileceği bir yer var ve o yerden de dürtmeli. O fabrikalarda üretilen malların ulaştığı son noktadan. O pek kıymetli pazar paylarından, milyonlar harcadıkları, milyonlarla alıp sattıkları “marka değerlerinden”. Lidl ve Aldi gibi süpermarketlerin mallarını üreten Bangladeşli işçiler kalkmışlar Almanya’ya gelmişler bu günlerde. Çalışma koşullarını anlatıyorlar onların müşterilerine. Ödenmemiş fazla mesailerini, açlık ücretlerini, canı burnunda işçi sağlığı iş güvenliğinden yoksun çalışmayı. Duyan kulaklar, gören gözler için. Ve devlerin gözlerinden vurmak için. Bu arada, bu vesile ile 10 Kasım “İnsanlar İçin Haklar, Şirketler ve Ticaret İçin Kurallar Günü” nüz kutlu olsun!
Ne zaman daha iyi ücret talep etsek, o parmak çıkıyor meydana. Hele bir de tekstilde çalışıyorsanız. “kapıda bekleyen bir sürü aç var” ısrar ederseniz “Çin’e gider orada fabrika açarız” diyorlar. Daha ucuza kapı önünde bekleyenler varken, işveren asgari ücretin üzerinde ücret ödemeye razı olmuyor. Daha azını ödemeye razı tabii. Çıraklık adı altında yaş sınırlaması da kalktığından, asgari ücretin altında ücretlerle işçi çalıştırmak fiilen mümkün. Memleketin bazı kentlerinde bankadan asgari ücret çeken, aldıkları gerçek ücreti içinden alıp kalanını işverene iade eden işçiler var. Durum anlaşılır gibi olmadığından bir örnekle açıklayalım. Diyelim asgari ücret 600 lira. “ücret”iniz olan 350 lirayı çekiyorsunuz bankadan. Ne kaldı geriye? 250 lira. Onu işverene iade ediyorsunuz. Gözlerinizi belertmeyin. Yaşayanlar bilir. Bunun karşısında işverenin savunması “bölgesel asgari ücret”. “İstanbul’la, Hakkari’de yaşamanın maliyeti aynı mı?” diyor işveren. “Orada asgari ücret başka İstanbul’da başka olmalı.” İşçi de bakıyor ki pabuç pahalı eğer asgari ücrete, sigortalı olarak çalışıyorsa, zamanında ücretini alıyorsa, aşırı fazla mesailere zorlanmıyorsa kendini şanslı sayıyor. Hatta bazen aşırı fazla mesaileri sineye çekiyor kiraya yetişebilmek için. Yaşamaya zaman kalmasa da kirayı ödemek gerekiyor çünkü.Şimdi bir dönem tartışılan bölgesel asgari ücretten bahsedelim biraz. Ama hemen heveslenmesinler bahsedeceğimiz “bölgesel asgari ücret” işverenin pek de hoşuna gidecek türden değil.Asya taban ücreti:Bizim işverenin gitmeye pek özendiği diyarlardan bir kampanya bu. Hindistandan, Bangladeş’ten Kamboçya, Endonezya, Sri Lanka, Tayland, Çin ve Hong Kong’dan işçiler işçilerin örgütleri sendikalar dernekler, STK’lar, Avrupa’dan ve ABD’den benzer kurumlarla bir araya gelip “şu parmak sallama işine bir son verebilir miyiz?” diye uzun süre kafa yormuşlar. Daha fazla ücret talep ederseniz Hindistan’da ki işçiye Bangladeşe oradakine Kamboçya’ya, Endonezya’dakine Sri Lanka’ya ve daha bilmem nerelere giderim diye şu işverenin parmağının sallanma işine. Diyorlar ki: dünyada üretilen hazır giyim ve testilin en büyük bölümü Asya’da üretiliyor ama bundan en az payı Asyalı işçiler alıyor. İşçiler daha iyi ücretler talep edemiyorlar çünkü bu durumda işlerini kaybetme riski ile karşı karşıyalar. Yani sermaye, emek maliyetinin ucuz olduğu ülkeye gitmekle tehdit ediyor. Zaten hükümetlerce belirlenen asgari ücretler nerdeyse hayatta kalmaya bile yetmiyor.Minik KadınlarÖrneğin Sri Lanka’dan Krishanthi. İlkokulu bitirir bitirmez çalışmaya başlamış. Çalışmaya başladığından beri de ailesine bakmak için gece vardiyalarında geçirmiş yıllarını. Ayda 49.15 Euro kazanıyor. Fazla mesai yaparsa bu miktar 74 Euro’ya kadar çıkıyor. “ bu parayla diyor besleyici bir yemek yemek mümkün değil, doğru düzgün giyinemez, hatta hayatta kalamazsınız. Son altı yılda tüm yaptığım parayı eve göndermek. 12-14 saat çalışıyoruz, pazarları ve tatillerde çalışıyoruz. Ama temel ihtiyaçlarımızı karşılayacak bir ücret alamıyoruz.” Guangzhou’da Liuxia, alıyor sazı ele. Ya da hangi yerel çalgı ise onu. 17 yaşında çalışmaya başlamış. Şimdi otuz yaşında, evli bir oğlu var. Ayda 1200 Yuan/126 Euro kazanıyor. Bunun 400 Yuan’ı kiraya gidiyor. En ucuz balıkla besleniyorlar. Hindistan dan Neelam. Kocası güvenlikçi. Dört kızı ve bir oğlu var. Banyo ve tuvaletlerini 20 aile ile paylaşıyorlar.Zincirin başında ve sonundaİşte böyle işçiler, Sri Lanka’dan Krishanthi, . Guangzhou’da Liuxia, Hindistan’dan Neelam ve dahi başkaları “o zaman” diyorlar “biz de ortak bir taban ücreti belirleriz, bu her ülkede belirlenen asgari ücretlerden başka bir ücret olur. Bu taban ücreti her ülkenin para birimine göre hesaplanır ama hesap işçinin genel olarak hayatını onurlu bir şekilde sürdürebileceği ortak bir mal ve hizmetler sepetine ulaşmasını sağlar,” diyorlar. Buraya kadar henüz teorik bir çerçeve. Hani bu işlerden anlayan bir akademisyene verseniz, biraz da solculuk varsa serde bir rapor yazar bu sektöre dair, bu tabloyu da çizer gözünüzün önüne. Ama dananın kuyruğunun koptuğu yer bundan sonrası zaten. Bu bölgesel taban ücretinin hayata geçirilmesi yolunda atılan ilk adımlar. Kampanyanın hedefine kimin koyulduğu örneğin. Kampanyanın hedefinde öncelikle tekstil ve hazır giyim sektörünün ilk halkasında bulunan fabrikalarda bu taban ücretinin sağlanması var. Bunu sağlamak için de Avrupa’nın ucuzcularını hedef seçmişler. Lidl, Aldi gibi büyük perakendeciler, süpermarket zincirleri diyelim, Asya ülkelerinde hem çok büyük miktarlarda hem de oldukça düşük fiyatlarla üretim yaptırıyorlar. Üzerine bir de doğru düzgün koşullarda üretim yaptıklarını iddia ediyorlar. Diğer yandan bu “ucuzcu”ların müşterileri senin benim gibi insanlar. Yani parası az, ama gönlü geniş olanlar. Velhasıl Sri Lanka’dan Krishanthi, . Guangzhou’da Liuxia, Hindistan’dan Neelam’la dayanışması pek muhtemel, bu dayanışmadan sonsuz fayda görecek olanlar. Arkası yarın gibi olacak ama, dananın kuyruğunun koptuğu yer haftaya. Bu uzun girizgahtan sonra, haftaya bakalım minicik, ufacık kadın kahramanlarımız Krishanthi, Liuxia, Neelam Alman devi Lidl’e nasıl diz çöktürdü?
Daha önce de bu köşeden yazdık kot kumlama yöntemiyle kotları ağartmanın hayatları nasıl kararttığını. Sefil bir şekilde “moda” “talep” “müşteri” bahanelerinin arkasına sığınanlar, büyük markalar bilerek ve isteyerek bir katliamın en azılı müsebbipleri. Zira başka pek çok ülkede kot beyazlatmak için silika kullanımı ya tümden yasak, ya da öylesine sınırlı ki böyle bir işe girişmek nerdeyse imkansız.Bu markalar uluslararası olduklarından bu düzenlemelerin farkındalar. Ama gözleri kara. İnsan hayatları paranın karşısında önemini kaybediyor onların gözünde. Sınıf eksenli bir katliam bu. Yoksulluktan, savaştan kurtulmak için göç etmek zorunda bırakılanların, yaşamak için çalışmaktan başka seçeneği olmayanların, bu yüzden işte ölümcül bir hastalığın avucuna bırakılanların öncelikli kurbanı oldukları bir katliam.BEŞ bin İŞÇİ ölümün pençesinde!Genelde bize gösterilene bakarız ama. Tuzla’da olduğu gibi. Kararan insan hayatları gözümüzün önünden rakamlar olarak geçmeye devam eder. Otuzuncu işçi hayatını kaybetti. Kırkıncı işçi hayatını kaybetti. Sonra yasaklama gelir. Evet, kot kumlama nerdeyse bir buçuk senedir tümüyle yasak. Ama yasaklamak başka, yasağı uygulayabilmek, denetleyebilmek başka, yasaklayana kadar mağdur olanların durumu başka. Bu yavaş yavaş ilerleyen katliamın ölçeği tahminlerin, düşünebileceğinizin çok ötesinde.Şu anda 600 işçinin mücadelesi sürüyor hem silkozis’le hem de kendilerini ölüme terk eden umursamazlıkla. Ama teşhis konulmamış, yanlış teşhis konulmuş, hastalıklarının sebebini bilmeyen binlerce evet binlerce işçi var. Şu an en az beş bin kot kumlama işçisi silikozis hastası ve hastalıklarının farkında değil.Kot kumlama sürüyor mu?Daha vahimi de var. O da bu çalışma şeklinin ortadan kalkmamış olması. Şu an siz bu satırları okuduğunuz anda, birileri “beyazlatılmış” ve “yumuşak kot” giysin diye, başka birileri o mavi kumaşın üzerine kumu püskürtmeye devam ediyor. O kumu ciğerlerine de doldurarak her solukta. Her solukta tedavisi imkânsız bir hastalığa bir adım daha yaklaşarak. Üstelik yalnız küçük, mahalle içindeki, kayıtsız atölyelerde değil belki. Belki hiç ummadığınız o büyük anlı şanlı fabrikalarda da belki.Biliyoruz ki “kot kumlama” yöntemi öyle bir yasakla ortadan kalmadı. Bir kısmı yer değiştirdi, doğru. Bangladeş’e gitti bir kısmı örneğin: Daha da çaresiz insanların hayatlarını söndürmeye. Tümüyle ortadan kalkması gerekirken büyük markalar başka bir ülkeye taşımayı uygun gördüler bu «teknik»lerini. Yani başka insanları öldürmeye gittiler. Ama bir bölümü hâlâ buralarda.Hayat kurtarabilirsiniz!O yüzden şimdi gözlerinizi mavi ekrandan ayırın ve etrafınıza bu gözle bir daha bakın. Etrafınızda kot kumlamada çalışmış olan birileri var mı? Ya da şu an çalışmakta olan biri var mı? Bu işi yaptığı bilinen atölye ya da fabrika var mı? Ya da bizzat böyle bir işin yapıldığı bir yerde mi çalışıyorsunuz? Ya da çalışıldığına tanık mı oluyorsunuz? Bu işyerinde hangi markalara üretim yapılıyor? Vereceğiniz bilgi hayat kurtarabilir, sizin yahut arkadaşınızın ya da sizin gibi hayatını çalışarak kazanan bir başkasının.Bu bilgileri info@kotiscileri.org adresine gönderebilirsiniz. Ya da 0535 – 333 54 45’i arayabilir, çağrı bırakabilir, mesaj atabilirsiniz. Bu köşenin iletişim adresini de aynı amaçla kullanabilirsiniz. Verdiğiniz her bilgi Kot Kumlama İşçileri Dayanışma Komitesi, kot işçilerinin kendileri, sendikalar, gönüllüler, dünyanın herhangi bir yerinde bu işi yapmak zorunda kalanlar için hayati önem taşıyacak. Tabii bu işin sorumlularını bulmak için de.Onları durdurmak için tek dayanağımız satın alınamayan onurunuz, kendi gücünüz, kendi insanlığınız.Askerlik borçlanması ne olacak?İsmim Hüseyin Ovacık. 1956 doğumluyum.12.03.1987 yılında sigortalı olarak işe başladım. Halen 8500 günün üzerinde sigortalı çalışmışlığım var. Askerlik yaptıktan sonra sigortalı çalışmaya başladığım için ben de 540 gün askerlik borçlanmasını ödedim. Öğrenmek istediğim askerlik borçlanmasını yatırdığım için sigortaya giriş tarihim 12.03.1987›den ne kadar önceye çekilir, aydınlatırsanız sevinirim. Kolay gelsin.Askerlik borçlanması ile emeklilikAskerliğinizi sigortalı olarak çalışmadan yapmış olduğunuz için ve askerlik borçlanmasını ödediğiniz için sigortalı olma tarihiniz geri çekilecek. Vermiş olduğunuz SSK no ile hizmet dökümünüzde bu tarih, yani işe giriş tarihi 04.03.1985 olarak görünmekte. Bu emekli olma durumunuzu ciddi şekilde etkiliyor ve emeklilik şartlarınız değişiyor. Şöyle ki eğer askerlik borçlanmasına gitmemiş olsaydınız emeklilik şartlarınız 50 yaş 25 yıl ve 5375 prim gün sayısı olacaktı. Ve 50 yaş şartını yerine getirdiğiniz için 1 yıl 8 ay 5 gün daha çalışmanızı gerektirecek ve 12.03.2012 tarihinde emekli olacaktınız. Ancak askerlik borçlanmasına gittiğiniz için işe giriş tarihiniz geriye çekildiği ve 04.03.1985 tarihi esas alındığı için emeklilik şartlarınız 25 yıl 48 yaş ve 5225 prim gün sayısı şartlarına tabi oluyor. Şu an ki yaşınız 54 sigortalılık süreniz 25 yılı geçmiş durumda ve prim gün sayınız 9191. Yani iyi haber: Bu durumda şu an emekli olabilirsiniz.
Kadınlarının merkezinde olmadığı her sosyal hareket ezilenlerin sesi olma becerisinden mahrum olacaktır!Biz kadınlar dünyadaki işlerin üçte ikisini yapıyoruz, Bunun iktisadi karşılığı 11 trilyon dolar ve nerdeyse dünya gayri safi milli hasılasının %50 sidir. Dünyadaki gelirlerin %10›unu kazanıyoruz ve eğer bir ölçü ise ki anladığımız kadarıyla içinde yaşadığımız hayatın en önemli ölçülerinden biri dünyadaki mülkiyetin yalnız %1 bize ait. Dünyada bir dolar ve altını kazanan yoksullarının % 60›ını, sayıları toplam 1.5 milyarı bulan yoksulların % 70›ini kadınlar oluşturuyor. Bu arada ev içinde harcadığımız ve bir başka emekçiyi yeniden sömürülmeye hazır hale getirdiğimiz emeğin istatistiklerde «görünmez» olduğunu belirtmekte fayda var. Bu emeğe kapitalistler tarafından el karşılıksız olarak el koyuluyor ve tüm gün evde çalıştığımız halde bizler biri çalışıyor musunuz diye sorduğunda “hayır ev kadınıyım” diyoruz!.Biz kadınlar kendi hayatlarımız hakkında karar alamıyoruz ve karar alma süreçlerinden sistematik bir şekilde dışlanıyoruz. Tüm dünyada 2007’de kadınların parlamentolarda temsil oranı %17. BBC’nin raporlarına göre İngiltere’de en yüksek sermayeli şirketlerin yöneticilerinin sadece % 10’u kadın. Japonya’da şirket yöneticisi kadın oranı %1. Kaliforniya’da büyük şirketlerin karar verici mekanizmalarında her 10 erkeğe karşı sadece 1 kadın mevcut. Dünya ölçeğinde kadınlar yönetim pozisyonlarının sadece %14’üne yüksek düzeyde yönetici kadroların % 6’sına sahipler.Kazara iş bulmuşsak eşit işe eşit ücret almamız nerdeyse hayal. Aynı işi yapan kadınlar erkeklerin Bangladeş’te % 42’sini, Suriye’de %60’ını kazanmakta. Kadınların kazandığı paraya ise ev içerisindeki patriarkal yapı-hane içi eşitsizlik nedeniyle erkekler el koymakta. Dünyada kadınların enformel istihdama katılımları, erkeklerden çok daha hızlı artmakta. Kadınları enformel ekonomide çalışmaya zorlayan başlıca etken ekonomik krizler nedeniyle ailelerin gelirlerinin azalması. Kadınların işgücü piyasasına katılımlarındaki artış, salt daha çok sayıda kadının geleneksel olarak erkekler tarafından yapılan işlerde istihdam edilmesi değil, işlerin güvencesizleştirilmesi, kayıt dışılaşması anlamına gelmekte. Evdeki çocuk, yaşlı ve özürlülerin bakımı kadınlar tarafından karşılıksız yapılıyor. Kadınlar çoğunlukla hem bu ücretsiz bakım işlerini, hem de “ücretli” işlerini bir arada yürütüyorlar.Patriarkal iktisadi şiddetin en açık ortaya çıktığı durumlardan biri de boşanma. Diğer yandan boşanma genellikle kadınların sınıfının babalarının ve kocalarının sınıf aidiyetlerine göre belirlenmesi gibi bir yanılgıya da ışık tutuyor. Boşanma pek çok “0rta sınıf” kadını yoksulluğa itiyor. Erkek için yoksulluk çoğunlukla işsizliğin bir sonucu oluyor ve bir işin bulunması buna çare olabiliyor. Ancak kadın tam zamanlı çalışsa da yoksulluktan kurtulamıyor.Türkiye’de kadın istihdam oranı 1989 yılında yüzde 32 iken, bu oran 2008 yılında yüzde 21?e düşüyor. Kadınların iş gücü piyasasına katılım oranlarındaki düşüş belli sebeplerle açıklanırken, bunlardan en önemlisi kırdan kente göç. Kırsalda ücretsiz aile işçisi olarak tarımda çalışan kadın, kente göç edince ev kadını haline geliyor ve resmi istatistiklerde çalışmayan kadın olarak yer alıyor. Çalışan kadınların yüzde 70?inin tarım sektöründe istihdam ediliyorken, bu rakamda ciddi bir düşme var: 1995 yılında 4,2 milyon kadın tarımda çalışırken bu rakam 2006?da 2,8 milyona kadar geriliyor. Tarımda uygulanan neo liberal politikalar ve tarımsal üretimde yaşanan daralmanın faturasını kırsal alanda yaşayan kadınlar ödüyor.Tarımsal alanda kadınlar yalnız ücretsiz aile işçileri olarak iktisadi şiddet görmüyorlar aynı zamanda dünya çapında tarımsal kapitalist şirketlerin çıplak şiddeti ile karşı karşıyalar. İktisadi küreselleşme -bölgesel pazarların uluslararası tüketime açılması geçimlik aile tarımının yok olarak tarımsal üretimin çok uluslu şirketlerce kuralları belirlenen devasa bir tarımsal endüstriye dönüşmesine yol açmış bulunmakta. Küreselleşme serbest ticaret anlaşmaları ve ihracatı teşvik ediyor. Kadınlar bu devasa tarım endüstrisinin çarkları haline geliyorlar. Bu aşırı ticarileşmiş tarım da tıpkı “geçimlik aile tarımı”nda olduğu gibi çok büyük oranda kadınların emeği üzerine yaslanıyor. Kadınlar Meksika’da ya da Türkiye’de domates topluyorlar, Hindistan’da pirinç hasat ediyorlar, Uganda’da çay dikiyorlar, balık ya da şeftali paketliyorlar.Kadınlar hala tarımsal üretimde söz sahibi olmakla birlikte tarımsal üretim araçları üzerindeki kontrollerini gün geçtikçe yitiriyorlar. Zorla göç, çevresel felaketler, açlık bu dönüşümün birkaç sonucundan sadece birkaçı. Tarımda “yeni” teknolojiler örneğin gen teknolojisi çıkış iddiasının aksine açlık sonucunu getiriyor. GDO’lu tohumların yeniden üretilememesi ve pahalılığı teknolojik yeniliklerin nasıl işlediğinin ve kadınların üretim araçları üzerinde kontrollerini yitirmelerine nasıl yol açtıklarının tipik bir örneği.Biz Kadınlar dünyada ve Türkiye’de hem kentsel hem kırsal nüfusun yoksullarının en yoksul bölümünü oluşturmaktayız. Kendi hayatlarımız hakkında karar verilen tüm karar mekanizmalarından sistematik bir şekilde dışlanıyoruz. Sistematik olarak iktisadi, cinsel, fiziksel şiddetin kurbanı oluyor, öldürülüyoruz. Ekolojik açıdan tahribatçı sistemin ilk ve en öncelikli kurbanları bizleriz.Bütün bunlarla bu istatistiklerle söylemek istediğimiz ne? Söylemek istediğimiz ancak istatistiklerden anlayanlara açık bir mesaj iletmek. Kapitalizmin patriarkal yüzünü gizlemenin en iyi yollarından biri dikkati başka bir yöne çekmek için kırmızı bir mendil sallamaktır. Kendi cinslerinin çıkarı gereğince bazıları bu kırmızı mendili kadınlığımızın başına “emekçi” getirerek sallarlar. Böyle yaparak da solculuk(!) yapmış olurlar. Ve bizler oraya bakarız. Yani kalan dört parmağın işaret ettiği yere değil de parmağın ucuna. O parmak sallanır ve der ki “sizi işe yaramazlar bakın emekçi kadınlar günde 12 saat patronlar için kalanında da kocaları için çalışıyorlar. Oysa siz!” kışkırtmaya çalıştıkları kadınlar arası bir “kadınlık” rekabetidir şüphesiz. İşsizler arası rekabette kimlerin çıkarı varsa bu rekabetten de onların çıkarı vardır. Oysa gözümüzü dikmemiz gereken yer karikatür ve o “hiçbir işe yaramaz” “burjuva kadın” imajı değildir. Zira o kadının egemenler içindeki varlığı dünya yüzünde % 1’i bile bulmaz. Kalan % 99 kimdir peki? Kalan % 99’un bir cinsiyeti yok mudur? Varsa nedir? Bunun bir önemi yoktur diyenler kimi savunmaktadır ?..Dememiz o ki, bizi dışlayan, merkezinde karar alıcı mekanizmalarında kadınlarının mevcut olmadığı her sosyal hareket ezilenlerin sesi olma becerisinden mahrum olacaktır. Dünyanın yüzde %50’si bizken %30 kotayı tartışa durmanın anlamı üstüne düşünmek bile istemiyoruz. Düşünmek istediğimiz dünyanın tüm ezilenlerin ırkçı, tahribatçı, cinsiyetçi kapitalistlerinin karşısında ezilenlerin öz örgütlerinin ortak mücadelesini örmektir. Bilmem burada “ezilen” “işçi” “işsiz” “köylü” “yoksul” dediğimizde çoğunlukla bir “KADIN”ı kast ettiğimizi bir kez daha tekrarlamamıza gerek var mı?
