SayılarKırk altı. Kırk altı kişi. Adı belli kırk altı kişi. Adı belli iki yüz kişi arasından kırk altısı. Adı belirsiz on binler arasından kırk altısı. Kırk altı ve diğerleri. Diğerleri bu kırk altının gideceği yere gidecek. Sonu belli bir yarıştalar sık nefes. Upuzun bir yolun ortasında yuvadan atılmış leylek yavruları, çırpınıyorlar. Kaçınılmaz sona meydan okuyan zayıf ve solgun yüzler. Hayatımızdan geçen solgun yüzler. O fotoğraflarda kardeşimiz, dayımızın oğlu, kapı komşumuz, yakın arkadaşımız var. Eşimiz, çocuğumuz, canımızın parçası var. İsimsiz ve hikâyesiz kırk altı kişi olarak geçip gitmelerine hayat penceresinden elverir mi gönlünüz? Ruhat Yıldırak, on dört on beş yaşında başladı çalışmaya. Okula gidecekken daha çalışması gerekti. Çalıştı. Askerlik çağı geldi. Askere gitti. Mehmetlerden bir Mehmet. Koşamadı, hatta yürüyemedi askerde. On beş gün sonra geri geldi Mehmet. Yirmi dördünde gömüldü doğduğu yere. Kısacık hayatında evlenmeye vakti olmadı. “bu köyde hep birileri ölür” diyor kardeşi.Mustafa Bircan, 32 yaşında, Erhan Kaya, 34 yaşında, Ertuğrul Doğru, 27 yaşında,Salih Atalay, 24 yaşında. Hayır, bu yaşlarında evlenmediler, borç harç eşya yapıp, kiralık bir ev bulmadılar maaşlarının yarısına, biraz daha fazla mesai yapıp bir fatura daha ödeyemediler. Bu yaşlarında baba olamadılar, çocuklarını okula da yollamadılar üç eksik, iki fazla çanta, defter toplayıp. Sıcak bir çay içmediler bir kış sabahında peynir zeytin ekmek fakir sofralarına oturup «hanımları» ile karşılıklı, huzur içinde gülüp hayatın zorluklarına. Hayır, bu yaşlarında öldüler sadece. Bu zor, bu çileli, bu fakir ama bu güzel hayat, yaşadığımız inatla, alındı ellerinden. Ertuğrul ve Salih aynı işyerinde 200 TL ye iki yıl çalıştılar. 200 TL. 200 TL bu memlekette 24 ve 27 yaşında iki delikanlının elinden alınan hayatının pahasıdır. Bir ay boyunca toz solumanın, gözünün ferini kota akıtmanın, hayatını o maviliğin üzerine beyaz bir iz olarak bırakmanın pahasıdır. Birbirinin kaderine bağlanmanın, bir ay içinde birlikte ölmenin pahasıdır.İsimlerİbrahim Güloğlu, Mustafa Kaleli, Adem İncirli, Yusuf İncirli, Hacı Ünal, Burhan İmrak, Cengiz Özkan, Kenan Söyüncü, Mehmet Vezir Arıkan, Sabri Celen, Şaban Altan, Kenan Temiz, Harun Poyaz, Erhan Akyürek, Recep Türkseven, Bedri Bıyık, Yusuf Bakır, Resul Edip, Hüseyin Özkaya, Beytullah Özkaya, Murat Aydın, Adem Abay. Birer rakam olarak geçebilmek için devlet kayıtlarına, ölümleri ile direnmeleri ve diretmeleri gerekti. O devlet kayıtlarıdır ki kimlerimizin attığı adımı, aldığı nefesi, ettiğimiz telefonu bilir. Ama bazen o devlet kayıtları ki kördür. Bazısı merdiven altına girmiş işyerlerini ve o işyerlerinde çalışan sigortasız işçileri gözü görmez. Bir de koskoca fabrikalar vardır içinde insan hayatına kastedilen. Onları da görmez. Görmek işine gelmez. Bu insanlar “Tokat Erbaa’da Libra Tekstil’de, Kırklareli’de Balinler Tekstil’de, Vural Giyim Sanayi LTD’de, İdeal Rodeo’da çalıştık” derler, umursanmaz. “Silikozis bir meslek hastalığıdır, zira bu tozu bu ciğere sokmanın, bu kadar kısa sürede bu hastalığa yakalanmanın kota kum püskürtmekten başka yolu yok” derler. “tozlu yerlerde çalışmasaydınız” buyurur devletlü ağızlar. Olmayan(!) işyerlerinde çalışmış bulunan ve zaten-kayıtlarında- olmayan(!) işçilere “iş göremezlik geliri” bağlamaz devlet.Devletin işiZaten devletin işi bu değildir. Devletin işi “Gereğinde 16-18 saat çalışması gerektiğini” bas bas bağırmaktır işçiye. Uslu sendikacısı da var hazır. Susar köşede uslu uslu. Torba yasasından bir “özürlü maaşı” çıkarır devlet dediğin. Yasa nasıl olsa “torba”. İçinden her an her şey çıkabilir. Bu kez kot kumlama işçilerine “özürlü maaşı” çıktı torbadan. Özürlü maaşının 100 ile 300 TL arasında olmasına mı yanarsın, işçilerinin bir türlü “meslek hastası” olamamalarına mı? Al maaşı, bodur bozdur harca. Zaten bu memlekette “özürlü” olabilmek de, meslek hastalığına yakalanmak da öyle kolay değil. Daha doğrusu meslek hastalığına yakalanmak, iş kazası geçirip, özürlü hale gelmek çok kolay da, bunu devlet katında ispatlamak zor. Özürlülük kriterleri misal bir gecede değişebilir. Bu gece özürlü yatan, yarın sabah özürsüz kalkabilir. %55 özürlü olarak işe girdiniz diyelim ki. Sonra bir gece yasa değişti. Sonra ertesi gün sizden bir rapor istendi. Aynı özürle gittiniz. Bu kez özrünüzün oranı düştü %30 a. Özrünüz ortadan kalktı sizi sağlam mı saydılar? Hayır!. Özürlü müsünüz? Ona da hayır. Ama ne oldu? Memleketteki özürlü sayısını bir hayli düşürdük bir gecede. AB standartlarına uygun oldu.YüzsüzlükKonumuza geri dönersek, daha önce defalarca bu hükümet kamuoyu önünde kot kumlama işçilerinin sorunları ve mücadelesine bir karşılık olarak “bu işi çözdük” cakasını sattı. Ama işçiler Ankara’dan ayrılıp daha evlerine varmadan verilen sözlerin kocaman yalanlardan ibaret olduğu anlaşıldı. Çalışma Bakanı bu kez de “torba yasa ile hasta işçilerin çilesine son veriyoruz” diyor. “Torba”dan çıkan “özürlü maaşına” karşı işçilerin talebi net: “sigortası olup olmadığına bakılmaksızın, ilgili hakem hastanelerce silikozis hastalığına yakalandığı tespit edilen tüm hastaların, hastalıklarının ağırlıkları oranında sosyal güvenlik haklarından yararlanmaları için 5510 sayılı sosyal sigortalar ve genel sağlık sigortası kanunu ile 506 sayılı sosyal sigortalar Kanunu’nda gerekli düzenleme gerçekleştirilmelidir. Meslek hastalıkları hastanelerinden silikozis raporu alan işçilere iş göremez gelirinin bağlanması için, işçinin çalıştığını ispat yükümlülüğü kaldırılmalıdır. Çünkü silikozis yüzde yüz bir meslek hastalığıdır; mesleksel maruziyet dışında oluşamaz.” Nokta. Şimdi kot kumlama işçileri yeniden Ankara’dalar. Yatakları, yorganları ve hayatta kalabilmek için artık ihtiyaç duydukları oksijen tüpleri ile. Petrol-İş Ankara şubesine yerleştiler; Adakale Sokak No:6’ya. Adresi verdim zira hükümetteki partinin milletvekillerine adresle ilgili bir önerim var. Ya işçilerin talebini yerine getirin ya da başınıza o “torba”yı geçirip bu binanın önünden öyle geçin. Böylelikle insan yüzü taşıyan ama insan olmayanları ayırt edebiliriz ekseriyetten.
Aydın
İstemeseniz de önünüze düşüyor çoğunlukla. Bir mail grubundan, bir arkadaşınızdan geliyor e-mail ile,bir sohbet esnasında mutlaka haberdar oluyorsunuz. Nerdeyse her gün bir köşe yazarının, mutlaka başka bir niteliği ile de tanıdığınız ve sevdiğiniz ve saygı duyduğunuz birinin bir yazısı size ulaşıyor. Okuyorsunuz. İçiniz acıyor. Sözleri kafanızın içinde dönüyor. Binlerce ve binlerce cevap üretiyorsunuz sertleşiyorsunuz. Onların sizi unuttukları gibi unutuyorsunuz kim olduklarını ve nereden geldiklerini. Durmadan had bildirildikçe size, Ergenekoncularla, ulusalcılarla ve daha bilemem kimlerle aynı torbaya koyup salladıkça bu yazılar sizi, çileden çıkıyorsunuz. Sizin neden onlarla yanı kararı almak zorunda olmadığınızı, neden “Taraf”ı en doğal ittifak olarak göremediğinizi değil anlamak, dinlemek bile istemiyorlar. Tavrınızın ardında başka-gerekçeler ittihatçılık mesela-arıyorlar.(Belki bu ittihatçı meselesini de ayrıca tartışmak lazım ama) Solcuları tasvir ederken kullandıkları dil daha da provoke edici. Kendilerini sosyalist olarak tarif ederken, hatta yıllardır solu, sosyalistliği kendileri tarif ederken ve hatta kendi şahıslarında temsil ederken %1 lik zaferlerimizdeki(!) paylarını unutmuş gibiler. Zira kendileri esnafla, benzinciyle, otoparkçıyla komünist olarak gayet iyi anlaşabiliyorlar. Okumaya başladığınız anda kendinizi kaptırmamanız olası değil.PolemikPolemik. Kolay çünkü. Tıpkı gündüz hayallere dalmak, gece rüya görmek, televizyon izlemek ya da çekirdek çitlemek gibi. Zihnimiz sözlerin içerisine dalıp ha bire mantıksal karşılıklar geliştiriyor. Kolaylıkla alışkanlık haline gelen bir zihinsel faaliyet velhasıl. Bir de alıntı yaparsanız büyük adamlardan tadına iyice keyifli hale geliyor bir bulmaca gibi.Cazibesine kapılmamak nerdeyse imkansız. Şizofren bir dünya. Bütün bunların karşılığı ne peki? Koskoca bir hiç. Durum daha da çirkinleşebiliyor çoğunlukla. Kaçınmaya çalışsanız da buluyorlar sizi. Çünkü hırpalananlar ve hırpalayanlar o kadar çok şiddet görmüş ki, aşağıya doğru düşmenin önüne bir engel koymak mümkün olmuyor. Ama bütün bunlar derdimize derman olmuyor. Suyu daha da bulandırıyor. Netleşmeye çalıştıkça her şey daha çok birbirine giriyorBilenler ve YapanlarAslında bunun nedenlerini “aydın ve sanatçılarla” hareketimiz arasındaki yarılmada aramak gerekiyor belki de. “bu tip işleri” “bir bilene” havale etmeyi tercih eden hareketimiz. Bir zamanlar “yapanlar” ile “bilenler” arasında verimli bir gerilim kurmayı başaran,”bilenlerle” “yapanlar” arasındaki ayrımı kendi bağrında da taşıyan ve bu ayrımdan hem “bilenlerin” hem de yapanların pek de rahatsız olmadığı hareketimiz. Şimdi ise “bilenler”in bir kısmı biraz farklı bir telden çalıyor. Ya da şöyle diyelim başka bir yerin bileni olmuş durumdalar. Doğrusu “yapanlar” arasında onları pek fazla dinleyen de kalmamış gibi. O verimli gerilimin yerini bir dalaşma almış durumda.Yollar ayrılmış. Sorunlu bir boşanma davası gibi zihinsel meşguliyet ve kavga devam ediyor.SınamakHalbuki, enerjimiz bize başa işler için de lazım. Kendi ait olduğumuz sınıfın kendi örgütlerini ortaya çıkarabilmesi için mesela. Organizasyonlarımızı gözden geçirmek, hatalarını görmek ve düzeltebilmek için. Farklı alanlarda birbiriyle ilişkilendirerek daha güçlü olmaları için birleştirebilmek. Uzun zahmetli bir işler. Şüphesiz, polemikle karşılaştırınca, ilk bakışta daha az zevkli görünebilir. Ama değildir. Ezilenlerin içerisinde mücadele ederken emin olun daha çok düşünürsünüz, daha çok seversiniz, daha çok hissedersiniz. Önünüze gelen sorular “köşe soruları”ndan daha çetindir. Daha büyük ve köşe yazarlarının bahsetmeyi pek sevdiği küresel düşmanlarla göğüs göğse gelirsiniz. Hayret edersiniz. Ve o kadar güçlüdür ki düşmanlarınız ve ezilenler o kadar sert ve hayatları pahasına dururlar ki karşılarında onların, o “fakir” işçiler öyle devleşirler ki mesela gözünüz de bir kere daha, bir kere daha iman edersiniz kendi politik görüşünüze. Sınarsınız inançlarınızı. Bir köşe yazarı da mücadelenizle ilişkilendiği oranda girer düşünce dünyanıza. Bu da şizofren bir dünya olabilir şüphesiz ama polemiğin griliğinden çok daha renkli ve çok daha yeşildir.İşimize Geri Dönmek!Keşke ikisini de yapacak gücümüz olsaydı. Yani hem herkese laf yetiştirip, hem de her soruna koşacak bir de üzerine ezilenlerin içerisinde örgütlenebilme gücümüz olsaydı. Ama sanırım yok. Zihnimiz tüm bu polemiklerle, kimin daha sosyalist olduğu ile, evet diyerek mi sosyalist olunacağı ile, siyasi arenada kimin peşine denk düştüğümüz ile meşgulken, uzun vadeli mücadeleleri örecek stratejileri oluşturacak, taktiklerle sonuçlar elde edecek zihinsel berraklığa da, organizasyonlara da sahip olamıyoruz. Ne de politik alanda ciddi bir güç olarak müdahil olabiliyoruz. Evet. Güçlü olduğumuz alanlara çekilelim diyorum. Sosyalizmin gerçek bir seçenek olarak tartışılabileceği emekçilerin direnişlerine/örgütlenmelerine mesela. Köylülere mesela, su mücadelesine, gıda mücadelesine, kadınların mücadelesine. Bütün bu mücadeleleri bir ve ortak düşmana karşı birleştirebilmek için. Bunu nasıl yapabileceğimize kafa yoralım. Bu durumda kimin sosyalist olduğu tartışmasının cevabı açıkça verilir. Yine tartışılabilir ama kimin daha inandırıcı olduğu gayet açık olabilir.Bu da benim için de bir itiraftır. Polemiğin cazibesine kapılıp satırları ve haftaları harcamış olmak manasında. En kısa zamanda kendi işimize/mesleğimize dönmek üzere.
