Seçime bir gün kala bile sokaklarda bizim alıştığımız anlamda bir seçim tantanası yok. Ne binlerce bayrak ne insanı yıldıran, bezdiren anonslar. Kaderini belirlemeye bir gün kala, politik yarılmalar içindeki bir toplum, neredeyse sükûnet içerisinde oy vermeye hazırlanıyor. Atina’nın merkezine doğru ilerledikçe daha fazla SYRIZA afişine, pankartına ve seçim bürosuna rastlıyoruz. Nea Demokratia, PASOK ve KKE’nin (Yunan Komünist Partisi) afişleri, pankartları seçim büroları deyim yerindeyse seyrek. Sokağı SYRIZA tutmuş diyoruz. Zaman zaman Altın Şafak’ın afişleri de görülebiliyor gerçi. Ertesi gün oy verme sırasında Çipras’a gösterilen yoğun ilgi aynı ilginin diğer sandığa giden liderlere gösterilmemesi adeta seçim sonuçları için bir barometre vazifesi görüyor. İlk seçim sonuçları geldiğinde SYRIZA’nın Klathmonos Meydanı’ndaki seçim merkezindeyiz. Çadırı dolduran binlerce insan, Avrupa’nın başka yerlerinden gelmiş ve umutlarını “SYRIZA’dan sonra biz!”e bağlamış sol partilerden yoldaşlar da içlerinde hep bir ağızdan haykırıyor: “Bandiera rossa!” “Kızıl bayrağımız sınırlar aşıyor.” Ağlayanlar gülenler, durmadan birbirine sarılan insanlar. Yine de sükûnet içinde üniversite meydanına akıyorlar. Ne bir itişme ne bir bağrışma. Çipras kürsüden anlatıyor.Hükümet içi dengelerErtesi gün kesin sonuçlar neredeyse ortaya çıkıyor: Tek başına iktidar için gerekli olan 151 yerine SYRIZA 149 milletvekili kazanmış. Çipras neredeyse saatler içerisinde kendisini siyaseten sağda konumlandıran ancak kemer sıkma politikalarına karşı örneğin Potami’den de PASOK’tan da daha tutarlı ve karşıt bir tutum sergileyen ANEL ile koalisyonu kuruveriyor. Hükümette ise dağılım şöyle: Başbakan, başbakan yardımcısı ve hükümet sözcüsü SYRIZA’dan. 10 bakanın yedisi SYRIZA’dan. Bir bakanlık -Savunma Bakanlığı- ANEL’in başkanı olan Kammenos tarafından yürütülecek, iki bakan ise meclis dışından geliyor. Bakanların altında çalışan “alternate” bakanlar ise toplam yirmi adet. Bunlardan 14’ünü SYRIZA, 4’ünü meclis dışından atananlar, birini ANEL, birini de seçimde SYRIZA lehine çekilen yeşiller vermiş durumda. Bunun dışında “deputy” bakanlıklar 6 adet ve ANEL ile SYRIZA arasında eşit olarak paylaşılmış. Üç devlet bakanlığı ise SYRIZA 2 ve ANEL 1 olarak paylaşılmış.ANEL’in tavrı ılımlıBu aceleci tutum ve ANEL ile koalisyon başlangıçta solcular arasında bir hayal kırıklığı yaratıyor. Özellikle ANEL’in bugüne kadar göçmen hakları, dış politika, Makedonya sorunu gibi konularda neredeyse faşist tutumlar alması solcularda derin bir endişeye sebep oluyor. Diğer yandan Çipras’ın parti mekanizmalarını çalıştırmadan kendi başına bu kararı alması eleştiriliyor. Ama bir yandan en büyük sorunun AB ile yapılacak borç pazarlıkları olduğu göz önüne alınıp diğer partilerin bu en önemli konuda sağlam durmayacaklarının açık olduğu tartışılıyor. Yine de AB ile masada hükümetin elinin serbest olmaması, ortağının iktisadi meselelerde neoliberal bir tutum belirlemesi en kötü sonuçları doğurabilir kanaati hâkim.Peki bundan sonra ne olacak? Bu herhalde burada, Atina’da, en çok sorulan soru. Ancak ilk günün şokunu atlatan solcuların yüzleri tekrar gülmeye başladı. Zira İçişleri Bakanlığı’na gelen Nikos Voutis gibi solculuğuna güvendikleri isimlerin açıklamaları yüreklerine su serpmiş durumda. Zira SYRIZA’lı hükümet üyeleri en temel politikalarında herhangi bir değişiklik olmadığını, hemen bu andan başlayarak bugüne kadar söyledikleri ne varsa yapmaya başlayacaklarını açıkça ifade etmeye başladılar. Üstelik hükümetin sağ kanadı ANEL, bizim belki de sağdan yana hiç alışık olmadığımız bir açıklama yaptı. Dediler ki “Sol bu ülkenin şansıdır. Eğer SYRIZA başarısız olursa sol bu ülkede bir daha asla kendini toparlayamaz. Halbuki bu ülkenin sola ihtiyacı var. Bu yüzden SYRIZA’ya destek olacağız. Anlaşamadığımız konulardan başlamamıza gerek yok. Makedonya sorunu yıllardır var ve biraz daha bekleyebilir. Önce acil olan ve üzerinde uzlaştığımız konuları çözelim.”Gerek SYRIZA’nın içerisinde olan, gerek dışında olan ama ona destek vermiş olan solcuların ise tartışma konusu toplumsal muhalefetin, sosyal hareketlerin şimdi nasıl ilerleyeceği. “Kimi zaman siyaseten, kimi zaman toplumsal örgütlülük olarak hükümet olmak iktidar olmak anlamına gelmeyebiliyor”, Podemos lideri Pablo Iglesias’ın uyardığı gibi. Bu yüzden sol, SYRIZA’nın parti olarak, partinin kadroları olarak, devlet ve hükümetle tamamen bütünleşmemesini, kendini ayrı tutmasını, partinin kendi mekanizmalarının çalışır durumda olmasını savunuyor. SYRIZA’nın bir iktidar partisi gibi davranmaması ihtimalini mekanizmaları ve kadroları ile sosyal hareketlerle, toplumla bağlarını sürdürüp geliştirmesini ve sol hükümete soldan baskının sürdürülmesinin ihtimallerini araştırıyorlar. ERT’nin tekrar açılması, eski havaalanı arazisinin özel şirketlere mi satılacağı, park mı yapılacağı üzerindeki tartışma, asgari ücretin yükseltilmesi, özel cezaevlerinin kapatılması, göçmenlerin kayıt altına alınması gibi konular bu muhalefet ve soldan baskının odak noktaları olarak öne çıkıyor.Mücadeleye devam!SYRIZA, Sinan Birdal’ın Evrensel’deki yazısında isabetle analiz ettiği gibi iktisadi genişlemeyi savunan ABD, İngiltere ekseni ile kemer sıkmayı savunan Almanya ekseni arasında emekçi sınıfların en azından nefes almasını sağlayacak bir yol açmaya çalışacak, böyle umuyoruz. Bugün SYRIZA’nın radikal görünmesi ve “radikal” görünen tüm taleplerimiz, aslında toplum olma, haysiyetimizle yaşama, hatta hayatta kalma mücadelemiz olmaktan öteye gitmiyor. Velhasıl Yunanistan’daki solcuların tartışmalarından anladığımız SYRIZA’nın hükümete gelmesi bir son değil, Gezi Parkı’ndaki gençlerin dediği gibi hâlâ “Bu daha başlangıç, mücadeleye devam!”
almanya
Bir müddettir bir konferans sebebiyle yurtdışında dolanmaktayım. Dolanmaktayım dedi isem Almanya’dayım. “Amman ne güzel” diyen olabilir. Memleketin boğucu havasından bir kaç gün sıyrılmış olma ihtimali varmış gibi görünebilir. “Nasıl olsa geri döneceğim” iç rahatlığı ile birkaç günlüğüne unutulabilir sanki her şey. Ama olmuyor.Geride bıraktığımız Türkiye de Hrant’ın katillerinin akıbeti belli olmuş, onları organize edenlere verilen ceza ve de soruşturmanın bir adım öteye götürülmemesinin öfkesi taze idi. Zevahiri bile kurtarmaya zahmet etmemiş idi hazretler. AKP’nin A harfinden bir adalet umanlara “biz demiştik” demek öfkemizi yatıştırmıyor ve hiçbir işe yaramıyor neticeyi de değiştirmiyordu. Geride kalan tam olarak bu idi.Yerliler, Yabancılar, DüşmanlarÖnümüzde duran ve katıldığımız konferansın adı “yabancılar yabancı düşmanlar vatandaşlık mülkiyet hakları ve birinci dünya savaşı” Ne ilgisi var? Var. Birinci Dünya Savaşı. Eş zamanlı olarak küreselleşme, milliyetçileşme ve yabancı düşmanlığı. Tanıdık geliyor mu? Devam edelim. Birinci Dünya Savaşı patladığında, Rusya’da Yahudiler ve Almanlar, Avusturya Macaristan İmparatorluğu’nda İtalyanlar, Slavlar ve Yahudiler, İngiltere’de ve Fransa’da yine Almanlar, ABD’inde Japonlar, “düşman yabancı” ilan edilip kapı dışarı ediliyorlar. Kapı dışarı edilen yahut kapı dışarı edilmek için toplama kamplarına tıkılan nüfusun miktarı on binlerden yüz binlere uzanan bir genişlikte. Yüzyılın başında modern devlet mantığı savaşı ulus devleti inşa etmede verimli bir araç olarak kullanıyor ve ulusun içerisinde “gereksiz ve tehlikeli” bulduklarını “temizliyor”. Kendi vatandaşlarının geçmişlerinin izini sürerek onları “yabancı” kategorisine dâhil ediyor ya da misafir olarak o memlekette yaşayan “yabancıları” “kapı dışarı “ederek “bazı sorunları” çözüyor. Örneğin Rusya’da kırsal bölgelere yerleşmiş ve geniş arazilere sahip Almanlar ilk gönderilenler. Bu gönderilmenin kendi mantığı icabı, “casus” olmaya yetkin şehirli Almanlara çok sonra sıra geliyor. Zira onların el konulacak geniş arazileri yok.SoykırımAvusturya-Macaristan İmparatorluğu gibi Birinci Dünya Savaşı’nda ömrünü tamamlayan Osmanlı imparatorluğunda ise durum birazcık farklı. Osmanlı İmparatorluğu’nun Rusya ile giriştiği savaş ve Balkan Savaşları nedeniyle yerlerinden olan ve Anadolu’ya doğru akan Müslüman nüfus yüz binler milyonlarla tanımlanacak büyüklükte. İmparatorluk sınırları içerisinde ise son günlerin gözde mevzusu Osmanlı kültürel çeşitliliği ve hoşgörüsünden bahsetmek pek olası değil. Osmanlı ülkesine dışarıdan gelmiş ve yerleşmiş değil de, imparatorluğun yüzyıllardır tebaası ve daha sonrada vatandaşı olagelmiş iki kadim nüfus Birinci Dünya Savaşı sonunda ve sonucunda köklerinden tümüyle sökülüyor. Yunanistan ve Türkiye arasındaki Nüfus Mübadelesini başka bir yazıya bırakalım. İki kadim nüfusun diğeri”Ermeniler.”Hazır soykırım konusu bir kez daha açılmışken.YüzleşmeBirbirlerinden bambaşka hayatlardan, farklı sınıflardan, farklı politik görüşlerden farklı cinsiyetlerden ve cinsel tercihlerden, farklı etnik kökenlerden gelen insanların kendilerini bir bütünün parçaları olarak “hayal etmeleri” ulusun inşasının başlangıcı olarak görülür bir görüşe göre. Ancak bu “hayal” modern devletin bu farklı grupları tek tipleştirici pratikleri ile ete kemiğe bürünür. Diğer yandan soykırımın en temel dayanağı bir etnik grubun öncelikle soyut bir kategoriye dönüştürülmesidir. Birbirlerinden bambaşka hayatlardan, farklı sınıflardan, farklı politik görüşlerden farklı cinsiyetlerden ve cinsel tercihlerden gelen insanlar bu soyut kategori içerisinde tanımlanır. Eğer ortada bir suç ve ceza varsa bile bunların şahsiliği göz önüne alınmaz. Bu kategoriye girenler toplama kamplarına gönderilir, sürülür ve öldürülürler. “Ermenilik” Osmanlı Devleti tarafından böyle bir kategori olarak ele alınmış mıdır?Hrant Dink davası ve sonucu bu açıdan canımızı bir kez daha yakmış ve gözümüzü açmıştır. Bu davaya bakarak “Ermenilik” kategorisinin Osmanlı İmparatorluğunun mirasçısı olan Türkiye Cumhuriyeti devletinin tüm organları ve iktidar partisi tarafından nasıl ele alındığını görebilmek mümkündür. Başta iktidar partisinin tabanı olmak üzere “çoğunluğun” anlayışı “biz Hrant’ı öldürenleri kınadık, siz de Türk büyükelçilerini öldürenleri kınayın” ısrarından bir adım öteye gidememiştir.”Ermenilik” bir kategori olarak bu çoğunluğun zihninde ancak “bir sizden bir bizden” olarak yankılanmaktadır… Yüzleşme: bu topraklardan Der-zora tehcir edilmiştir. Velhasıl demem odur ki işimiz zordur. Tarih daima ileriye doğru gitmez. Bazen böyle devam eder, önce 1915 sonra 2007, sonra yeniden 1915’e doğru.
Geçen hafta dananın kuyruğunun koptuğu yerde kalmıştık.Sri Lanka’dan. İlkokulu bitirir bitirmez çalışmaya başlamış olan Krishanthiden bahsetmiştik. Ayda 49.15 Euro kazanan. Çalışmaya başladığından beri de ailesine bakmak için gece vardiyalarında geçirmiş olan yıllarını. Fazla mesai yapıp 74 Euro’ya yükseltebilen(!) aylığını “Son altı yılda tüm yaptığım parayı eve göndermek. 12-14 saat çalışıyoruz, pazarları ve tatillerde çalışıyoruz. Ama temel ihtiyaçlarımızı karşılayacak bir ücret alamıyoruz.”diyen kadın. Guangzhou’da Liuxia sonra, 17 yaşında çalışmaya başlamış hani. Şimdi otuz yaşında, evli bir oğlu var. Ayda 1200 Yuan/126 Euro kazanıyor. Bunun 400 Yuan’ı kiraya gidiyor. Hindistan dan Neelam sonra. Kocası güvenlikçi. Dört kızı ve bir oğlu var. Banyo ve tuvaletlerini 20 aile ile paylaşıyorlar.Demiştik ki bu minicik kadınlar ve adamlar işverenlerin “bak kapatırım fabrikayı, ya da gider bilmem nerede açarım siz işsiz kalırsınız” tehdidiyle kendilerine köle muamelesi yapılmasına bir “yeter!” çekmişlerdi en son. Hindistan’dan, Bangladeş’ten Kamboçya, Endonezya, Sri Lanka, Tayland, Çin ve Hong Kong’dan işçiler, işçilerin örgütleri sendikalar dernekler, STK’lar, Avrupa’dan ve ABD’den benzer kurumlarla bir araya gelip “şu parmak sallama işine bir son verebilir miyiz?” diye uzun süre kafa yormuşlardı.Temel ihtiyaçlarını karşılayacak , ülke bazında değil ama bölgesel taban ücretinin hayata geçirilmesi yolunda ilk adımları atmaya çalışmışlardı. Öncelikle tekstil ve hazır giyim sektörünün ilk halkasında bulunan fabrikalarda bu taban ücretinin sağlanmasını talep etmişler, kampanyalarının hedefine de muhatap olarak, Avrupa’nın “ucuzcuları” Lidl, Aldi gibi büyük perakendecileri, süpermarket zincirlerini koymuşlardı. Bu zincirler Asya ülkelerinde hem çok büyük miktarlarda, hem de oldukça düşük fiyatlarla üretim yaptırıyorlar. Üzerine bir de doğru düzgün koşullarda üretim yaptıklarını iddia ediyorlar. Diğer yandan bu “ucuzcu”ların müşterileri senin benim gibi insanlar. Yani parası az, ama gönlü geniş olanlar.Postacı Kapıyı ÇalıncaŞüphesiz bu işçiler kadınlar ve adamlar sadece fabrikalarının önünde kalsalardı bunları talep ederek pek fazla sorun olmazdı bu devler için. Ama o da ne? Postacı evlerinin-Avrupa’daki genel merkezlerinin kapısını çalıyor. 10 adet postacı, on bin adet kartpostal getiriyor kendilerine Avrupa’daki tüketicilerinden. Hani şu parası az, gönlü geniş olan “müşteriler”den. Kartpostalların üzerinde ne mi var? “lütfen mallarınızı ürettirdiğiniz işçilere hayatları insanca sürdürebilecekleri gerçekçi bir ücret ödeyiniz!” STOP!. 9.853 dilekçe-vari kartı ulaştıranlar, postacı kılığına girmiş Temiz Giysi Kampanyası’nın aktivistleri. Bu aktivistler Carrefour, Cora and Lidl Belçika’nın temsilcilerini Asya’dan gelerek Belçika’yı ziyaret edecek olan sendika ve işçi temsilcileri ile buluşmaya davet etmeyi de unutmuyorlar bu arada.Giysiler ucuz, Pabuç Pahalı!Bununla kalmıyor üstelik. Almanya’daki temiz giysi kampanyası Lidl’in Asya’da üretim yaptırdığı fabrikalardaki çalışma koşullarının düzeltilmesi için kampanyaya başladığında Lidl kamuoyu önünde çalışma koşullarının “adil” ve “düzgün” olduğunu iddia etmiş bu iddiasını da kendisinin BSCI(Avrupa Dış Ticaret Derneğinin kurduğu sosyal sorumluluk inisiyatifi) üyesi olmasına bağlamıştı. “Kendim yaparı, kendim denetlerim” bir çeşit. Ancak Hamburg Tüketici Ajansı ve Avrupa Anayasal ve insan hakları merkezi’nin((ECCHR). Temiz Giysi Kampanyası (CCC) ile birlikte bir dava açtılar Lidl’e karşı Hamburg’da. Lidl’in broşürlerinde çalışma koşullarının adil ve düzgün olduğuna dair iddialarının gerçeği yansıtmadığını belirttiler. Bu iddialarının da CCC ve ECCHR raporuna dayandırdılar. Sonuç ne mi oldu?. Koskoca Lidl, baktı ki pabuç pahalı mahkeme sürecini durdurup kampanya ile masayı oturmayı seçti. Yani hem BSCI süreçlerinin çalışma koşullarının düzgün ve adil olmasını denetleme konusundaki yetersizliğini hem de kendi adaletsizliğini ve çalışma koşullarının kötülüğünü kabullenmiş oldu.Devlerin GözleriBu, ilk adımlardan biri, bir mevzi savaşında küçük bir zafer. Ama kuşatma sürüyor. Yalnız fabrikalardan değil şüphesiz. Öyle olduğunda devasa maddi güçleri ile bu dünya devleri biz minik kadın ve adamları kolayca göz ardı edebiliyorlar. Bu devlerin de canının yanabileceği bir yer var ve o yerden de dürtmeli. O fabrikalarda üretilen malların ulaştığı son noktadan. O pek kıymetli pazar paylarından, milyonlar harcadıkları, milyonlarla alıp sattıkları “marka değerlerinden”. Lidl ve Aldi gibi süpermarketlerin mallarını üreten Bangladeşli işçiler kalkmışlar Almanya’ya gelmişler bu günlerde. Çalışma koşullarını anlatıyorlar onların müşterilerine. Ödenmemiş fazla mesailerini, açlık ücretlerini, canı burnunda işçi sağlığı iş güvenliğinden yoksun çalışmayı. Duyan kulaklar, gören gözler için. Ve devlerin gözlerinden vurmak için. Bu arada, bu vesile ile 10 Kasım “İnsanlar İçin Haklar, Şirketler ve Ticaret İçin Kurallar Günü” nüz kutlu olsun!
Bir dünya kupası daha sona erdi. Almanya Hollanda derken İspanya güney Afrika’nın kazananı olmayı başardı. Ondan öte futbol oynama aşkıyla, haliyle hayranı olduğumuz ve kendi politik yeşil sahalarımızda görmeyi umut ettiğimiz takım oyunuyla gönlümüzü de fethetti. Messi, Ronaldo ve Rooney gibi yıldızların parıltısı biraz sönerken Forlan, Sneijder, Iniesta gözümüzü biraz daha kamaştırdı. Ah tabii bir de kupanın asıl ve en büyük yıldızı ahtapot Paul’ü unutmamak lazım. Nerdeyse tüm maçların sonuçları üzerine bir de şampiyonu tahmin etti. Bizse insanoğlu olarak onca aklımız, istatistiğimiz ve hevesimiz elimizde bakakaldık bu altı kollu “hassas” hayvanın bilgeliğine. Tüm bunları konuşmak için biraz geç bir zaman değil mi?. Biraz geç ve gereksiz. Gündem çoktan değişti. Ancak Dünya Kupası bitse de değişmemiş olan başka bir noktaya dikkat çekmek gerekiyor belki de. Belki de bu yüzden bu kadar geç bir zamanı seçmek gerekiyor. Çünkü bunları bilerek dünya kupasını belki de “keyifle” izlemek çok olası değildi.Afrİka’nIn Kara BahtI DeĞİl!Hayır! Güney Afrika’nın yoksul arka sokaklarından, Afrika’nın kara bahtından dem vurmayacağım. Biraz daha uzaktan Asya kıtasından açacağım sözü. Mevzumuz top!.yani dünya kupası bağlamında Jabulani. Daha tanıtımı yapıldığında üzerine kıyametler kopan, Adidas’ın sponsor olmadığı çoğu yıldız tarafından “bakkaldan alınmış gibi” diye eleştirilen Adidas’ın sponsoru olduğu futbolcuların ise pek de ses çıkarmadığı top. İşte futbolcuların ifade hürriyeti de bu kadar. Yani sponsorun kadar konuş, ya da sponsorun kadar konuşma. Peki bu Jabulani gökten zembille mi iniyor? O yıldızların ayaklarında pek sevdiğimiz gollere dönüşen toplar kimin elinden çıkıyor. Muhakkak burada da bir göz yanılgısı var. Daha doğrusu ideolojik bir kuşatma. Belki çoğumuz bu koskoca markaların ve de bu koskoca FIFA’nın ileri teknoloji ile düzgün çalışma koşulları altında bu topları ürettirdiğimi düşünür ya da tahmin ederiz. Ama gerçek biraz, gerçekten birazcık farklı.Televİzyonlara YansImayan Kupa!13 yıl kadar önce futbol topu üreticileri bir “Atlanta Anlaşması” imzalayarak bu sektöre hakim olan çocuk emeği, güvencesiz çalışma, aşırı fazla mesai ve kötü çalışma şartları gibi felaketleri ortadan kaldırmak yönünde hareket edeceklerini garanti altına aldılar. Bu 13 yıl boyunca hem uluslararası markalar, hem de FIFA gündemine defalarca sektördeki temel işçi ve insan hakları ihlalleri ile ilgili çeşitli raporlar geldi. Son olarak uluslararası emek hakları forumu isimli bir STK’nin raporu dünya kupası sırasında açıklandı. Ve bu rapor parıltılı kupanın ardındaki çalışma koşullarına yani kupanın televizyonda yayınlanmayan kısmına ışık tutuyor.Dünya kupasının toplarınıkadınlar ve çocuklar dikiyor!Futbol topu üretimi Pakistan, Hindistan, Çin ve Tayland’da Pakistan da yoğunlaşıyor. Futbolu oynayanlar, yönetenler, seyredenler çoğunlukla erkek. Ama örneğin Pakistan’da futbol topunu üretenlerin çoğu ev eksenli olarak çalışıyor ve bu evlerde çalışanların çoğu çocuk ve kadın. Yaşları 5 ile 14 arasında değişen 7.000 çocuğun futbol topu dikme işinde çalışıyor. Evde çalışan kadınlar ayrımcılıkla karşı karşıya. Sektörün en altında çocuklar ve bu kadınlar var. En az ücret onlara ödeniyor. Bu ücretin o ülkedeki yasal asgari ücretin bile çok altında olduğunu bilmem söylemeye ihtiyaç var mı? Kadınlar hamile oldukları dönemlerde işlerini kaybetme tehlikesi ve işveren tehdidiyle karşı karşıya. Diğer yandan hiçbir sosyal güvenceleri yok ve kayıt dışı olarak çalışıyorlar.Gazala’nIn ve Bİzİm HİkâyemİzMesela Gazala. 60 yaşında AKI için yıllardır top dikiyor. Ayda 64 dolar kazanıyor. Bu ülkesindeki asgari ücretin altında bir rakam. Yaşamsal ihtiyaçlarını karşılayabilmek için aylık 148 dolara ihtiyacı var. Üç de çocuğu var Gazala’nın. Geleceğe dair düşüncesi soruluyor Gazala’ya. Gazala indiriyor gözlerini “gelecek yok!” diyor. Sadece çocuklarından bahsederken parlıyor yorgun gözleri, belki çoğumuz gibi: onların eğitim alabilmesini ve belki de böylelikle “kaderin” çemberini kırabileceklerini umut ediyor.Sadece evlerdeki çalışma değil, örneğin Çin’deki bir fabrikada bazı işçiler günde 21 saat çalışıyorlar ve bu bir-iki gün değil tam tamına bir ay boyunca devam ediyor. Yani günde yalnız üç saat uyku ile yalnız ve yalnız çalışma. Bir makine parçasına dönüşmenin en somut hali. Hindistan’daki fabrikalarda örneğin, tüm Hindistan sıcağına rağmen doğru düzgün içme suyu yok fabrikalarda, doğru düzgün tuvaleti olan fabrika sayısı ise bir hayli az. Bu şartlar altında çalışan insanlar ne kadar mı para kazanıyor? Günde ortalama 2-4 top dikebiliyorlar ve top başına da 0,35 ABD $. Yaklaşık 1 dolar ya da 1,5 dolar. İşçilerin yıllık gelirleri Pakistan’da 708 dolar, Hindistan’da 600 dolar. Bu arada altına imza attıkları anlaşmaları uygulamakla görevli markaların icracı yöneticileri ne kadar kazanıyor dersiniz? Yıllık 3.950.000 dolar.Eh oyun ortada, üstelik bu oyunda bir centilmenlik ve/ya “Fair Play” de yok. Özellikle de “fair” kısmı yani adalet kısmı hiç yok. Buyurun futbolu/oyunu izleyelim şimdi. Seyirci olmaktan bıkacağımız güne dek. Gazala’nın başının öne eğilmemesi ve hem kendisini hem de çocuklarını bir gelecekleri olduğuna tekrar inandırmak için birlikte hareket etmeyi becerebileceğimiz güne dek. Zira insanlığın en insansız hali gelecekten umudunu kesmiş halidir.BİZE YAZINÇalışma hayatınızdakı tüm soru ve sorunlarınız için:ekmegimikazanirken@gmail.com
