Memlekete hayırlı uğurlu olsun. THY altı ayrı tipteki uçağında “Kuran-ı Kerim uygulaması” başlattı. Terimin abesliğini geçiyorum. Bu “uygulamanın” “planet eğlence sistemi” altında gerçekleştirilmesi garabetini ve müzik bölümünde Kuran’ın icracısı olarak Rihanna’nın görünmesi gibi detayları “edep yahu” diyecek Müslümanlara havale ediyorum. Benim gelmek istediğim nokta bu “uygulamanın” hepimiz için ne kadar hayırlı bir uygulama olduğu noktası. Baştan sona. Zira bu uygulama sayesindedir ki bu memlekettin özde mi sözde mi vatandaşları olduğumuzu gayet bilimsel yöntemlerle ölçebileceğiz. Ancak bu ölçme ve değerlendirme ameliyesi için bazı verilere ihtiyacımız var. Bu ihtiyaçlarımızı gidermek de vatandaşlarının taleplerine hassas, bu talepler mevzubahis olduğunda ve asla ve kat’a din, mezhep, inanç ve inançsızlık, cinsiyet, etnik köken, cinsel yönelim ayrımı yapmayan devlet büyüklerimize düşüyor.Efendim bu uygulama kamuoyuna “lanse” edilirken THY Basın Müşaviri Dr. Ali Genç “Yolcuların talep etmesinin ardından sesli Kuran-ı Kerim sisteme dâhil edildi” demiş. Sessiz çoğunluğun sesine kulak kesilmiş bulunan AKP hükümeti ve aparatçıkları hemen talebi yerine getirmiş.(aparatçık lafını nasıl gönül rahatlığı ile kullanıyorum bilemezsiniz. THY Genel Müdürü Temel Kotil’in sevgili oğlu Enes’in Ataköy Sheraton’da bilmem kaç bin dolarlara çıkan nikâhında tam sekiz bakan iki başbakan yardımcısı vardı. Genel Müdürün bir vakit Illinois Üniversitesi’nde misafir profesör olarak bulunduğunu da ekleyelim.) Vatandaşın hemen yerine getirilen talebi karşında bize de ancak “Allah’ım ne kadar demokratik bir ülke de yaşıyoruz” demek düşüyor. Benim bu arada merak ettiğim nokta şu: kaç vatandaşımız böyle bir talepte bulunmuş ve bu talebi vatandaşlar olarak hepimize açık olmakla mükellef hangi demokratik ve katılımcı mekanizmalarla iletmiş? Bu sayı on beş bin midir mesela? On beş bin kişi THY’nin online olanaklarını kullanarak bu talepte mi bulunmuştur? Ya da yüz bin kişi bir STK aracılığı ile bu talebini mi iletmiştir THY’ye? Nedir? Yoksa THY’miz ben borsaya bile açıldım, bu talepte bulunan bir kişi bile olsa yaparım mı demiş? Ne güzel! Güzel ama onlara var da bize yok mu? Biyogüvenlik Kurulunun kendi açıkladığı rakamlara göre demokratik(!) online mekanizmalarını kullanarak tam on beş bin kişi GDO’lu ithal mısırın “yem” olarak memlekete sokulmasına dair görüş bildirmiş, yüz bin kişi Greenpeace’in kampanyası aracılığı ile GDO’lu yemlere hayır demiştir. Sonunda alınan kararla, vatandaşların arzuları hilafına GDO’lu yemlere ülkeye sokma izni kuruldan çıkmıştır. Demek ki burada vatandaştan daha değerli başkalarının arzuları mı devreye girmiştir? Şimdi bize uyguladığınız ayrımcılığın rakamsal sonuçlarını bilmek istiyoruz. Gözünüzde kaç “Kuran dinlemek isteyen” sizce özde vatandaşınız(vatandaşların kendisini tenzih ederim), bizim gibi “dinsiz imansız” GDO istemeyen” vatandaşa denktir? “THY ile Biyogüvenlik Kurulu elma ile armut gibidir karşılaştırılamaz” diyorsanız o armut ve elmaların GDO’lu olmakla balık burcuna girdiklerini ekleyeyim. Hadi siz sorduğumuz soruların cevabını veredurun başka birkaç pratik soruyu daha sıralayayım: GDO’lu yemler için başvuran birliklerin arkasında kimin eli kolu var? Bu Mısırları ithal eden şirketler hangileri? Bunlar yem için kullanılacak deniyor, bu nasıl kontrol altında tutulacak? Tarım Bakanlığı hangi bütçe, hangi eleman ile bunların yalnız yem olarak kullanılmasını denetleyecek? Zaten yem olarak kullanılması yeterince zararlı iken GDO kalıntılarının hayvansal ürünlerle bünyemize ulaşması zaten bilimsel bir gerçek olarak ortadayken, “bu mısırdan un yaparım bunu da çikolataya katarım” “ekerim biçerim” diyene kim nasıl engel olacak?Sizi uyaralım, bizim gözümüzde insanlık suçu işlemektesiniz. Milyonlarca insanı bile isteye çok ciddi sağlık risklerinin kucağına attınız, atmaktasınız. Sizin gözünüzde “imansız” olan bizlerin “insanlık suçu” işlediğinize dair uyarısını hesaba katmayabilirsiniz. O zaman anladığınız dilden söyleyelim. Zira sizin gibi Monsanto, Cargill, Syngenta gibi uluslararası tarım tekellerinin ilişkilerine bulanmamış ve çeşitli konferanslarda “ABD’nin GDO’lu mısırından etanol” lobisi ile hemhal olmamış, “daha çok kazanmak” hırsı ile dolup taşmamış her Müslüman’ın da ahı üzerinizdedir. Gönül gözü açık, kalbi ve dimağı uyanık, bizim gibi sözde vatandaşlığa terfi etmeye hazır her Müslüman yüzünüze Bakara suresi 211’inci ayeti tekrarlayacaktır. “Kim, Allah’ın nimetini, değiştirirse, şüphesiz Allah’ın cezası pek şiddetlidir”
ABD
İsterseniz geçen Perşembe kaldığımız yerden devam edelim. Perşembe günü kaldığımız yer Antalya, kafamıza taktığımız konu sosyal sorumluluk idi hatırlarsanız. Şimdi zamanda ve mekânda küçük kayma ile bir başka yere konuk olalım. Efendim New York›un aşağı Manhattan semtindeyiz. Kafamızı kaldırıyoruz ve gökyüzünü arıyoruz. Gökdelenlerin arasında iki parça bulut görme hevesindeyiz. Sersem sefil dolaşırken Zucotti parka giriyoruz. Nam-ı diğer Liberty Plaza Park. Eski Amerikan Çelik’in binasının adıyla anılmış bu park. Bina namına yaraşır bir gök delen. Şu an Brookfield Emlak’ın malı. Siz tam burada “hey allaaam! zenginin malı züğürdün çenesini yorar” diye bir “la havle” çektiniz sanırım. Hah işte tam bunu peşindeyiz. Kim mi? Ben ve bu parkta yatıp kalmakta olanlar. Züğürt çenemiz zenginin malından konuşmakta. Zira tam etrafı çeviren gökdelenlerde ikamet etmekte ve bize tam manasıyla tepeden bakıp şampanya içmekte olanlar, insanlığın kanı canı pahasına zenginleşen %1. onlar zaten el koymakta oldukları emeğimizle yetinmeyip daha sömürülebilecek ne var diye bakmaktalar insana ve doğaya. İşinizi, sağlığınızı, eğitiminizi geleceğinizi, toprağınızı, ormanınızı, evinizi ve hatta sofranızdaki yiyeceğinizi çalmakta, çalınanları har vurup harman savurmakta bir an bile tereddüt göstermemekteler. Bize su bile yok onlara bakarsanız. Biz kelimenin her manasıyla aşağıdakiler ve dahi az yukardan düşerek aramıza katılmakta olanlar, şimdi kırmızı tişörtlü ve sakallı bir adamın etrafında toplanmış onu dinlemekteyiz. Duyamayanlar duysun diye, duyanlar kırmızı tişörtlünün her söylediğini yüksek sesle tekrar etmekte. Zira kendi sözlerini oturma odalarımıza kadar televizyon radyo ve gazetelerinden çıkardıkları anlamsız gürültüleriyle ulaştıranlar megafon kullanmamızı yasaklamış orada. Sesimizi duyurmanın tek yolu hep birlikte bağırmak. Sakallı adam da sosyal sorumluluğa takmış bakın: “Starbuck’s kapuçino’ya” diyor.(ödediğiniz paranın) “%1’i dünyanın açlık çeken çocuklarına gidiyor” bir tören gibi tekrarlıyoruz: “açlık çeken çocuklarına gidiyor. İş ve işkenceyi taşeronlaştırmamızın ardından bunu yapmak kendimizi iyi hissetmemiz için yeterli. “.(Tam burada sosyal sorumluluk bağlantısı devreye giriyor ve aslında biz tam bu noktada Antalya’dan, Manhattan’a matrixleniyoruz. Ek bilgi olarak vereyim; Efendim zaten bu Starbucks’a 5 dolar bağış yaparsanız bu bağışı Amerika’da iş yaratmak için çalışan organizasyona verecekmiş. Ben de çok duygulandım evet! Fakat Starbucks iki sene önce 6000 kişiyi bir anda işten atmamış mıydı? Hımm! Atılacak zaman var Amerika için İş yaratılacak zaman var! Kırmızı tişörtlü devam ediyor:”Hatta evlilik ve aşk bile şu an evlilik ajanslarına taşerona veriliyor.”tekrarlıyoruz “…..taşerona veriliyor” “kendinize aşık olmayın!” tekrarlıyoruz “…olmayın!” “Kapitalizm ve demokrasinin evliliği sona erdi!” tekrarlıyoruz: “sona erdi”. Sonra Roma’dan, Tokyo’dan, Kahire’den Tahrir’den ve 1497 başka kentinden dünyanın sesimize ses geliyor. Bu memleketten bu hususta pek ses çıkmadığına bakmayın. “ABD’nin ve Avrupa’nın meydanlarından ses çıkmaz” diye kuvvetle inandığımız günleri hatırlayın. O içinde aktığımıza inandığımız uçsuz bucaksız nehir, büyük gelenek 1600’lerin başında Lordlar Kamarası’nı havaya uçurmak isterken yakalanmış, işkenceyle öldürülmüş ve cesedinin her bir parçası krallığın dört bir yanına dağıtılmış bir garip kişiyi hatırlamayı becermiştir. İhtiyaç duyduğu anda, bugün tarihin derinliklerinden bir parlama olarak çekip çıkardığı Guy Fawkes’i o meydanlarda dolaştırmaktadır. Rivayet o ki, bugüne dek parlamentoya dürüst niyetlerle giren yegâne kişi o dur. Yine rivayet o ki merhumun ruhu Birleşik Krallığın dört bir yanından Tahrir’e, oradan Manhattan’a okyanus aşarak ulaşıp, tepedekilerin koltuklarının aniden sallamaktadır. İnşaat şirketlerinin reklam meraklısı patronlarının ekranlarımızda belirme sıklığına bakarak kendisinin memleketimiz semalarında belirme zamanın çok da uzakta olmadığını söyleyebiliriz. Memleketimizin kibirli “seçilmiş”lerinin koltuklarına bu nebze küstahlıkla ve konfor içerisinde oturmuş olmaları, bu küstahlık ve konforlarının sonsuza dek süreceği anlamına gelmiyor velhasıl.
Tez yazıyorum. Memlekete hayırlı olsun. Yazanlar bilir. Tez yazmak İngiliz tuzu, Hint yağı gibi yutulması zor bir nesnedir. Yani bir sandalyenin tepesinde oturup gayet özel ve muhtemelen bu dünyada on, on beş kişi ile sınırlı bir uzmanlar grubundan gayri çok da fazla okuyucusu olmadığını bildiğiniz bir hususu didik didik etmek. Tüm dikkatinizi ona yöneltmek. Koskoca akademi endüstrisine naçizane bir katkı. Ama «gerçek» in sahibi olmak adına, «gerçeğin ne olduğu» üzerinde bir hak talebi diğer yandan. Bu ruh eziyetine girmeden evvel günlük rutininiz olan her şey kıymete biner. Günlerdir yapmanız gereken ama ne bileyim başka cazip şeylerden, mesela arkadaşlarla buluşmak falan gibi, zaman bulamadığınız şeyler aklınızda sıralanmaya başlar. Kışlıklar ya da yazlıklar çıkacaktır, son bir aydır temizlenmeyen evin temizlenmesi gerekir mesela. Sonra mutfak dolabını da bir aktarmak lazım. Son altı aydır yığılı duran kitapları bir düzenleme de mutlaka gerekli. Sonra okumadığınız bütün kitaplar sıralanır aklınızda. Tezle ilgili olsun olmasın.Tez Yazacaksın da Ne Olacak?Hadi bu faslı atlattık diyelim. Öyle ya da böyle oturduk o sandalyeye. Bu kez yok Facebook, yok Google, yok şu gündeme de bir bakayım. Diğer mevzuları hiç saymıyorum. Ama araştırmaya ayırdığınız devasa emeği kâğıda dökmek kendi başına bir beladır. Öyle hayatınızın merkezi haline gelir ki bu faaliyet dünya onun etrafında dönüyor zannedersiniz. Bir arkadaşımın dediği gibi, tez bitince CNN’de alt yazı geçecek zannedersiniz. Daha fazla ağlak yapmayacağım. Peki, bunca emeğin neticesi nedir? “Okuyacan da nolcak?” zihniyetinin hâkim olduğu bu dönemde kalabalık ve hâkim bir koro yüzü dönük sorup durur: “tez yazacaan da ne olacak!” en kestirme cevap “elinin körü olacak”tır. Zira verecek hem çok cevap vardır, hem de aslında bunun pek cevabı yoktur.Parlak İstihdam OlanaklarıBenzer şekillerde tez yazdığını düşündüklerinizin köşelerdeki ve ekranlardaki hallerini görüp utanırsınız. Katledilen, bombalanan, türlü eziyet ve işkencelerden geçen bir halkın hala “barış” taleplerine körlük utandırır seni. Her şeye rağmen çareyi Ankara’daki mecliste arayanların siyaset dışına itilmesi için ayak oyunları. Büyük yazarlarımızın terör gevelemeleri, Ergenekon bulandırmaları. “AKP’nin oylarını düşürmek içindir Hopa’daki olaylar”, kutsal iktidarına halel getirmek için “kaos ortamı yaratmaktadır malum odaklar”. “Oralardan bakınca öyle görülüyor demek ki» demek kalır bize esefle. «Allah sonumuzu böyle etmesin.» Yoksa tiyatroda sansür, Abdülhamit dönemi falan derken kendimizi AKP›nin sansür heyetinin başında bulmak da var(!)Daha Az Parlak AlternatiflerTabii köşeler ve ekranlar kadar parlak olmasa da daha başka istihdam olanakları da var. Tez yazanlar için yani. Anadolu’daki kamu üniversitelerinin ha bire malum cemaat içindekilere giden kadroları mesela. Alın size istihdam olanağı. Yahut merkezdeki üniversitelere “size kadro veririz, ama bizim şu adamı da alıverin mesajları” İşte diğer bir istihdam olanağı! Nasıl? Ha pardon tabii siz ömrünüzü yiyip akademik çalışma falan yaparken doğru ağın içinde olmayı ihmal etmiş olabilirsiniz tabii. Ya da ayak diremiş tamamen yanlış bir netwok içine düşmüş, “kahrolasıca” bir muhalif olmuş olabilirsiniz. O zaman buyurun seçin; KCK’dan mı yatmak istersiniz, Ergenekon’dan mı? Eh o da bir istihdam sayılır(!) Ekmek elden su gölden(!) Asmayıp, besliyorlar hapishanelerde bizi. Olmadı yine o bitmeyen kaynağa sarıl. Ailen desteklesin seni otuzlu yaşlarına dayanmışken. Part-time işlerde çalış alakalı alakasız.Vakıf Üniversiteleri Çalışanları Saha’ya İniyor!“Amman canım abarttın sen de bir sürü vakıf üniversitesi var, git orada çalış” diyorsanız hah! Ben de tam onu diyecektim. Türkiye’de ilk vakıf üniversitesinin kuruluşundan bu yana geçen süre otuz sene. Otuz senedir çoğalan ve kâr hırsıyla gözü dönen vakıf üniversitelerinde de iş çığrından çıktı. Ya da şöyle diyelim; Sesi en az duyulan kesimlerden biri olan vakıf üniversitelerinin akademik yükünü sırtlanan kadrolara yapılan muamele mızrak misali çuvala sığmaz oldu. Ders yükleri arttıkça arttı, ücretler ve haklar çoktan kamu üniversitelerini aratır hale geldi. Üniversite de yapılan işin niteliğinin bu mesai ile uyumsuzluğunu kenara koyalım hadi. Ama fazla mesai ödemeleri? Herhangi bir tekstil fabrikasında çalışan ve sabah sekiz akşam on fazla mesai yapan işçi ile duygudaşlığımız güçlendi. Sorduk “bu hayatta, yalnız bir kocaman mekanizmanın parçası olmaktan başka insan olarak bir anlamımız var mıdır?” Bu sınıf duygudaşlığımızı güçlendirmek için olsa gerek, Vakıf üniversitelerinin “mal sahipleri” elimize giriş-çıkışlar için bir de zaman kartı tutuşturmaya kalktılar. İtiraz edersen ya? Fabrikada çalışan sınıfdaşının başına gelen senin de başında. Yani? Kapının önündesin. Örgütlensem okumuş bir insan olarak? Israr etme kapının önündesin. “Fakat “oyunun kuralları” artık değişiyor” diyorlar vakıf üniversitelerinden çalışanlar. Ve artık sahaya iniyorlar. Emeklerini ve akademik onurlarını korumak için. “gerçeğin” üzerindeki karın ve hırsın iktidarına meydan okumak ve yeniden hak iddia etmek için.NOT:”tez yazıyorum” mazereti kabul edilmeyecektir!Tarih ve saat: 02.07.2011 Cumartesi – 13:00 Yer: İstiklal Caddesi Galatasaray Lisesi Önü Destekleyen Kurumlar: Sosyal-İş İstanbul Şubesi, Eğitim-Sen 6 Nolu Üniversiteler Şubesi
Tunus ve Mısır halkı ayakta. Hatta Arap halkları ayakta. İlk kıvılcım kenarda duran Tunus’tan geldi. Kim derdi ki Tunus uyuyan fili, Mısır’ı uyandıracak. Yemen’den protesto haberleri Ürdün’den aniden “gerekli” hale gelen hükümet değişiklikleri haberleri geliyor.Mısır halkı Cuma günü kendi sözünü bir kez daha söylemeye, sağır kulaklara duyurmaya ve muhtemelen gerekirse o sağır kulakları oturdukları o yerden alaşağı etmeye hazırlanıyor. Cuma günü ne olacak göreceğiz. Gözümüz kulağımız Hüsnü Mübarek’in üzerine “yeter be mübarek!” diye yürüyen ve sokaklarda artik milyonları bulan göstericilerin arasında olacak.Hazır KanaatlerAncak daha ilk günlerden başlayarak kamuoyumuzda yorumlar başladı. Aslında ilk günlerde kimsenin yeterince bilgi alabilmesi mümkün değildi oradan. Evet, onca facebook’a twitter’e, cep telefonuna, işte ne kadar teknolojik alet edevat varsa ona rağmen gelen bilgiler kırık dökük, genel resmi çizmekten uzaktı. Ama ne gam! Bizim zaten hazır kanaatlerimiz vardı. Bu kanaatler örneğin Mısır`daki durum hakkında değil ama kendimiz hakkında epey fikir verici idi. Daha sonra bilgi akışının artması, genel resmi daha fazla görmemiz, bu hazır kanaatleri pek de değiştirmedi.TemkinlilerBir kere bir “temkinliler” var. “Şimdi bu sokaklara dökülmeye devrim diyebilir miyiz bir kere!” Hapishaneler boşalmış, sokaklar kitlelerce ele geçirilmiş, iktidar partisinin ana binası yakılmış, polis ve ordu göstericilerle iktidar arasında gitmiş gitmiş gelmiş olabilir. Senelerin iktidarı zangır zangır sallanıyor olabilir. Mısırlılar için bir önceki hayattan eser kalmamış zaman algısı değişmiş, gece gündüze karışmış, kimse o gün işe gitmemiş olabilir. İşsizler, işçiler, fakir fukara, kara kafalıları dünyalarının ve hayatlarının kontrolünü ele almış ve daha da almak için sokakları temizliyor olabilir. Ama bu kitlelerin solcu olduğunu nerden bileceğiz canım(!). Ortada bir teşkilatta yok devrimi yöneten(!) (böyle yönetilen, bir teşkilatın yönettiği devrimi bilen varsa beri gelsin ayrı ama) haa bir de ya İslamcılarsa bunlar? Hem zaten Cuma’nın ardından camiden çıkıp gidiyorlar protestoya? Diğer yandan “şu Araplar bile isyan etti bizde bir şey yok” diye hayıflanma. Perhiz lahana turşusuna girmeyin. Böyle. Hem devrimden emin değiliz, hem de “Araplar kadar olamadık” hisleri içindeyiz. Zira kendimizin daha demokratik daha Batılı ve daha bilmem ne sayıyoruz. Eh az mı terbiyesinden geçtik ulus devletin. “Bizi arkamızdan bıçaklayan” ve “elleri ile pilav yiyen” “o geriiii Araplar” bizzat aynı elleri ile devrim yapınca bu kafa biraz karışıyor. Hem bu devrimin arkasında ABD, AB ve yahut Soros da olabilir.“Renkli Devrim” ve Balık HafızaÖzellikle Soros olabilir. Zira devir “renkli devrimler” devridir. Hangi devrimin altını kazısanız o adam çıkıyor. Öyle devrimci öyle devrimci ki o coğrafyadan buna koşup duruyor. O elini şıklattı fabrikasyon devrimlerden biri daha sahne aldı dünya tarihinde. Bu Mısır’ın genç ve yetenekli işsizleri, işçileri, köylüleri, küçük memurları, fukara seyyar satıcıları ve bunların arasında ille de kadınları, ille de kadınları bu işlerden anlamaz çünkü. Üç sene evvel 2008’de tekstil işçileri, işsiz ve gençleri direnmediler miydi Mahalla El-Kubra’da? Acımasızca bastırılmadılar mı genel grev ilan edip? Balık hafıza, unuttuk hemen. Aval aval bakıp “nereden çıktı?” diyoruz. Facebook ve Twitter’dan dünyaya duyurmadılar mı hem eylemlerini hem kendilerine reva görülen ezaları o zaman da.Facebook ve Twitter Devrimi!!!Ahh tabii bu bir devrimse de facebook ve twitter devrimi. Böyle söyleyince o kalabalıkların karanlık gölgesinden nasıl da kurtuluyoruz. Kurtuluyoruz ve bizlerin orta sınıf konforuna dokunmadan, gayet şık bir sosyal hareket oluyor devrim. Hem de tam bizim yapabileceğimiz türden. Geç klavyenin başına bir devrim döktür bakalım. (yanlış anlaşılacaksa bunun facebook, twitter, skype olsun hepsinin ezilenlerin mücadelesi için kullanılmasının elzem olduğunu düşündüğümü ve de hatta bizzat kullanmaya kalktığımı da ekleyivereyim). Ama facebook ve twitter devrim yapmaz. Devrimi işsiz Ali, işçi Aişe, öğrenci Fatıma, sendikalı Amina, umutsuz Mehmet, seyyar satıcı Muhammet Bouzzi, kardeşim Alex, feminist Tina, küçük memur David, güvencesiz asistan Erhan, köylü Nurhan Teyze yapar. Yapmak için de facebook twitter iphone cep telefonu fax taş sopa silah işine ne yarıyorsa onu alır ve kullanır. Kullanmayı bilmiyorsa öğrenir, ya da kullananı bulur klavyenin başına da oturtur, başına da dikilir.Kapkara Bir Kütle Sokaklara bakıp bir kütle görüyor kimileri. Kapkara bir kütle. Korkuyorlar o kütlelerin Mısır’da ve burada yapabileceklerinden. Bir türlü onların kendi hayatları hakkında, başkalarının hayatları hakkında, memleketleri hakkında fikirleri olabileceğine, karar alabileceklerine ve kaderlerini değiştirebileceklerine bir türlü inanamıyorlar. Halbuki o denizin içinde bizim gibi insanlar var. Sıradan insanlar. Şimdiden bir devrim yaptılar. Devrimlerini kaptırırlar mı, devrimleri “büyük güçler” tarafından, bir takım “demokrasi oyunları” ile ellerinden alınır mı yakın gelecekte bilinmez. Ama şimdi yine oradalar, kendi meydanları günlerdir evleri haline gelen Tahrir meydanında. Bir kez daha tarih yazmak için. Devrimlerin bittiğine kanaat getiren ve rahat bir nefes alanların nefeslerini dar ediyorlar kendi bölgelerinde ve dünyanın dört bir yanında.
Geçen hafta dananın kuyruğunun koptuğu yerde kalmıştık.Sri Lanka’dan. İlkokulu bitirir bitirmez çalışmaya başlamış olan Krishanthiden bahsetmiştik. Ayda 49.15 Euro kazanan. Çalışmaya başladığından beri de ailesine bakmak için gece vardiyalarında geçirmiş olan yıllarını. Fazla mesai yapıp 74 Euro’ya yükseltebilen(!) aylığını “Son altı yılda tüm yaptığım parayı eve göndermek. 12-14 saat çalışıyoruz, pazarları ve tatillerde çalışıyoruz. Ama temel ihtiyaçlarımızı karşılayacak bir ücret alamıyoruz.”diyen kadın. Guangzhou’da Liuxia sonra, 17 yaşında çalışmaya başlamış hani. Şimdi otuz yaşında, evli bir oğlu var. Ayda 1200 Yuan/126 Euro kazanıyor. Bunun 400 Yuan’ı kiraya gidiyor. Hindistan dan Neelam sonra. Kocası güvenlikçi. Dört kızı ve bir oğlu var. Banyo ve tuvaletlerini 20 aile ile paylaşıyorlar.Demiştik ki bu minicik kadınlar ve adamlar işverenlerin “bak kapatırım fabrikayı, ya da gider bilmem nerede açarım siz işsiz kalırsınız” tehdidiyle kendilerine köle muamelesi yapılmasına bir “yeter!” çekmişlerdi en son. Hindistan’dan, Bangladeş’ten Kamboçya, Endonezya, Sri Lanka, Tayland, Çin ve Hong Kong’dan işçiler, işçilerin örgütleri sendikalar dernekler, STK’lar, Avrupa’dan ve ABD’den benzer kurumlarla bir araya gelip “şu parmak sallama işine bir son verebilir miyiz?” diye uzun süre kafa yormuşlardı.Temel ihtiyaçlarını karşılayacak , ülke bazında değil ama bölgesel taban ücretinin hayata geçirilmesi yolunda ilk adımları atmaya çalışmışlardı. Öncelikle tekstil ve hazır giyim sektörünün ilk halkasında bulunan fabrikalarda bu taban ücretinin sağlanmasını talep etmişler, kampanyalarının hedefine de muhatap olarak, Avrupa’nın “ucuzcuları” Lidl, Aldi gibi büyük perakendecileri, süpermarket zincirlerini koymuşlardı. Bu zincirler Asya ülkelerinde hem çok büyük miktarlarda, hem de oldukça düşük fiyatlarla üretim yaptırıyorlar. Üzerine bir de doğru düzgün koşullarda üretim yaptıklarını iddia ediyorlar. Diğer yandan bu “ucuzcu”ların müşterileri senin benim gibi insanlar. Yani parası az, ama gönlü geniş olanlar.Postacı Kapıyı ÇalıncaŞüphesiz bu işçiler kadınlar ve adamlar sadece fabrikalarının önünde kalsalardı bunları talep ederek pek fazla sorun olmazdı bu devler için. Ama o da ne? Postacı evlerinin-Avrupa’daki genel merkezlerinin kapısını çalıyor. 10 adet postacı, on bin adet kartpostal getiriyor kendilerine Avrupa’daki tüketicilerinden. Hani şu parası az, gönlü geniş olan “müşteriler”den. Kartpostalların üzerinde ne mi var? “lütfen mallarınızı ürettirdiğiniz işçilere hayatları insanca sürdürebilecekleri gerçekçi bir ücret ödeyiniz!” STOP!. 9.853 dilekçe-vari kartı ulaştıranlar, postacı kılığına girmiş Temiz Giysi Kampanyası’nın aktivistleri. Bu aktivistler Carrefour, Cora and Lidl Belçika’nın temsilcilerini Asya’dan gelerek Belçika’yı ziyaret edecek olan sendika ve işçi temsilcileri ile buluşmaya davet etmeyi de unutmuyorlar bu arada.Giysiler ucuz, Pabuç Pahalı!Bununla kalmıyor üstelik. Almanya’daki temiz giysi kampanyası Lidl’in Asya’da üretim yaptırdığı fabrikalardaki çalışma koşullarının düzeltilmesi için kampanyaya başladığında Lidl kamuoyu önünde çalışma koşullarının “adil” ve “düzgün” olduğunu iddia etmiş bu iddiasını da kendisinin BSCI(Avrupa Dış Ticaret Derneğinin kurduğu sosyal sorumluluk inisiyatifi) üyesi olmasına bağlamıştı. “Kendim yaparı, kendim denetlerim” bir çeşit. Ancak Hamburg Tüketici Ajansı ve Avrupa Anayasal ve insan hakları merkezi’nin((ECCHR). Temiz Giysi Kampanyası (CCC) ile birlikte bir dava açtılar Lidl’e karşı Hamburg’da. Lidl’in broşürlerinde çalışma koşullarının adil ve düzgün olduğuna dair iddialarının gerçeği yansıtmadığını belirttiler. Bu iddialarının da CCC ve ECCHR raporuna dayandırdılar. Sonuç ne mi oldu?. Koskoca Lidl, baktı ki pabuç pahalı mahkeme sürecini durdurup kampanya ile masayı oturmayı seçti. Yani hem BSCI süreçlerinin çalışma koşullarının düzgün ve adil olmasını denetleme konusundaki yetersizliğini hem de kendi adaletsizliğini ve çalışma koşullarının kötülüğünü kabullenmiş oldu.Devlerin GözleriBu, ilk adımlardan biri, bir mevzi savaşında küçük bir zafer. Ama kuşatma sürüyor. Yalnız fabrikalardan değil şüphesiz. Öyle olduğunda devasa maddi güçleri ile bu dünya devleri biz minik kadın ve adamları kolayca göz ardı edebiliyorlar. Bu devlerin de canının yanabileceği bir yer var ve o yerden de dürtmeli. O fabrikalarda üretilen malların ulaştığı son noktadan. O pek kıymetli pazar paylarından, milyonlar harcadıkları, milyonlarla alıp sattıkları “marka değerlerinden”. Lidl ve Aldi gibi süpermarketlerin mallarını üreten Bangladeşli işçiler kalkmışlar Almanya’ya gelmişler bu günlerde. Çalışma koşullarını anlatıyorlar onların müşterilerine. Ödenmemiş fazla mesailerini, açlık ücretlerini, canı burnunda işçi sağlığı iş güvenliğinden yoksun çalışmayı. Duyan kulaklar, gören gözler için. Ve devlerin gözlerinden vurmak için. Bu arada, bu vesile ile 10 Kasım “İnsanlar İçin Haklar, Şirketler ve Ticaret İçin Kurallar Günü” nüz kutlu olsun!
Ne zaman daha iyi ücret talep etsek, o parmak çıkıyor meydana. Hele bir de tekstilde çalışıyorsanız. “kapıda bekleyen bir sürü aç var” ısrar ederseniz “Çin’e gider orada fabrika açarız” diyorlar. Daha ucuza kapı önünde bekleyenler varken, işveren asgari ücretin üzerinde ücret ödemeye razı olmuyor. Daha azını ödemeye razı tabii. Çıraklık adı altında yaş sınırlaması da kalktığından, asgari ücretin altında ücretlerle işçi çalıştırmak fiilen mümkün. Memleketin bazı kentlerinde bankadan asgari ücret çeken, aldıkları gerçek ücreti içinden alıp kalanını işverene iade eden işçiler var. Durum anlaşılır gibi olmadığından bir örnekle açıklayalım. Diyelim asgari ücret 600 lira. “ücret”iniz olan 350 lirayı çekiyorsunuz bankadan. Ne kaldı geriye? 250 lira. Onu işverene iade ediyorsunuz. Gözlerinizi belertmeyin. Yaşayanlar bilir. Bunun karşısında işverenin savunması “bölgesel asgari ücret”. “İstanbul’la, Hakkari’de yaşamanın maliyeti aynı mı?” diyor işveren. “Orada asgari ücret başka İstanbul’da başka olmalı.” İşçi de bakıyor ki pabuç pahalı eğer asgari ücrete, sigortalı olarak çalışıyorsa, zamanında ücretini alıyorsa, aşırı fazla mesailere zorlanmıyorsa kendini şanslı sayıyor. Hatta bazen aşırı fazla mesaileri sineye çekiyor kiraya yetişebilmek için. Yaşamaya zaman kalmasa da kirayı ödemek gerekiyor çünkü.Şimdi bir dönem tartışılan bölgesel asgari ücretten bahsedelim biraz. Ama hemen heveslenmesinler bahsedeceğimiz “bölgesel asgari ücret” işverenin pek de hoşuna gidecek türden değil.Asya taban ücreti:Bizim işverenin gitmeye pek özendiği diyarlardan bir kampanya bu. Hindistandan, Bangladeş’ten Kamboçya, Endonezya, Sri Lanka, Tayland, Çin ve Hong Kong’dan işçiler işçilerin örgütleri sendikalar dernekler, STK’lar, Avrupa’dan ve ABD’den benzer kurumlarla bir araya gelip “şu parmak sallama işine bir son verebilir miyiz?” diye uzun süre kafa yormuşlar. Daha fazla ücret talep ederseniz Hindistan’da ki işçiye Bangladeşe oradakine Kamboçya’ya, Endonezya’dakine Sri Lanka’ya ve daha bilmem nerelere giderim diye şu işverenin parmağının sallanma işine. Diyorlar ki: dünyada üretilen hazır giyim ve testilin en büyük bölümü Asya’da üretiliyor ama bundan en az payı Asyalı işçiler alıyor. İşçiler daha iyi ücretler talep edemiyorlar çünkü bu durumda işlerini kaybetme riski ile karşı karşıyalar. Yani sermaye, emek maliyetinin ucuz olduğu ülkeye gitmekle tehdit ediyor. Zaten hükümetlerce belirlenen asgari ücretler nerdeyse hayatta kalmaya bile yetmiyor.Minik KadınlarÖrneğin Sri Lanka’dan Krishanthi. İlkokulu bitirir bitirmez çalışmaya başlamış. Çalışmaya başladığından beri de ailesine bakmak için gece vardiyalarında geçirmiş yıllarını. Ayda 49.15 Euro kazanıyor. Fazla mesai yaparsa bu miktar 74 Euro’ya kadar çıkıyor. “ bu parayla diyor besleyici bir yemek yemek mümkün değil, doğru düzgün giyinemez, hatta hayatta kalamazsınız. Son altı yılda tüm yaptığım parayı eve göndermek. 12-14 saat çalışıyoruz, pazarları ve tatillerde çalışıyoruz. Ama temel ihtiyaçlarımızı karşılayacak bir ücret alamıyoruz.” Guangzhou’da Liuxia, alıyor sazı ele. Ya da hangi yerel çalgı ise onu. 17 yaşında çalışmaya başlamış. Şimdi otuz yaşında, evli bir oğlu var. Ayda 1200 Yuan/126 Euro kazanıyor. Bunun 400 Yuan’ı kiraya gidiyor. En ucuz balıkla besleniyorlar. Hindistan dan Neelam. Kocası güvenlikçi. Dört kızı ve bir oğlu var. Banyo ve tuvaletlerini 20 aile ile paylaşıyorlar.Zincirin başında ve sonundaİşte böyle işçiler, Sri Lanka’dan Krishanthi, . Guangzhou’da Liuxia, Hindistan’dan Neelam ve dahi başkaları “o zaman” diyorlar “biz de ortak bir taban ücreti belirleriz, bu her ülkede belirlenen asgari ücretlerden başka bir ücret olur. Bu taban ücreti her ülkenin para birimine göre hesaplanır ama hesap işçinin genel olarak hayatını onurlu bir şekilde sürdürebileceği ortak bir mal ve hizmetler sepetine ulaşmasını sağlar,” diyorlar. Buraya kadar henüz teorik bir çerçeve. Hani bu işlerden anlayan bir akademisyene verseniz, biraz da solculuk varsa serde bir rapor yazar bu sektöre dair, bu tabloyu da çizer gözünüzün önüne. Ama dananın kuyruğunun koptuğu yer bundan sonrası zaten. Bu bölgesel taban ücretinin hayata geçirilmesi yolunda atılan ilk adımlar. Kampanyanın hedefine kimin koyulduğu örneğin. Kampanyanın hedefinde öncelikle tekstil ve hazır giyim sektörünün ilk halkasında bulunan fabrikalarda bu taban ücretinin sağlanması var. Bunu sağlamak için de Avrupa’nın ucuzcularını hedef seçmişler. Lidl, Aldi gibi büyük perakendeciler, süpermarket zincirleri diyelim, Asya ülkelerinde hem çok büyük miktarlarda hem de oldukça düşük fiyatlarla üretim yaptırıyorlar. Üzerine bir de doğru düzgün koşullarda üretim yaptıklarını iddia ediyorlar. Diğer yandan bu “ucuzcu”ların müşterileri senin benim gibi insanlar. Yani parası az, ama gönlü geniş olanlar. Velhasıl Sri Lanka’dan Krishanthi, . Guangzhou’da Liuxia, Hindistan’dan Neelam’la dayanışması pek muhtemel, bu dayanışmadan sonsuz fayda görecek olanlar. Arkası yarın gibi olacak ama, dananın kuyruğunun koptuğu yer haftaya. Bu uzun girizgahtan sonra, haftaya bakalım minicik, ufacık kadın kahramanlarımız Krishanthi, Liuxia, Neelam Alman devi Lidl’e nasıl diz çöktürdü?
Ben bir bilgisayar firmasında çalışmaktayım. Sosyal güvencem yok ve asgari ücrete çalışıyorum. Alanım bilgisayar teknikerliği ve çalıştığım yerde teknik serviste görev yapıyorum. Sabah 9’da iş alıp, akşam 8’de bırakıyoruz. Cumartesi ise tam gün çalışıyoruz.. Elinden gelse patron pazar günüde çalıştıracak bizi ve tabi parasız. Çalıştığım yerde birde çırak var. 16 yaşında, okul harçlığını çıkarmak için ve bir şeyler öğrenmek için çalışıyor. bu çırak arkadaşım ise haftalık 20 TL almaktadır. Kanuna göre 400 ya da 450 tl arasında alması gerekmekte ve çıraklık sigortası olması lazım ama ne yazık ki ne çırak arkadaşımın ne de benim sigortam vardır. Aylık mavi akbil kullanıyorum ama 115 TL olan akbil parasının sadece 50 tl sini veriyor patron. Sebep olarak ise param yok diyor. Ama çok iyi biliyorum ki firmanın aylık geliri 5 ile 6 milyar arasında. Bu gelire sahip bir işveren sigorta yapmıyor, parayı zamanında vermiyor, yoldan kısıyor, yemekten kısıyor. Yemek paramızda 3 TL. Patronumuz bir de günde 5 vakit namaz kılan dindar bir insan. Sözde Müslümanlıkta hak geçmez, ama bunlar alışkın ne de olsa hocaları Fettullah ABD’de yaşıyor. Cami yardımı toplamak için, hayır kurumları ofise gelir. Patron 50 tl-100 tl gibi bağış yapar din adına ama çalıştırdığı elemanların teknik servisine bir klima almaz param yok diye ve biz o sıcaklarda çok zahmet çektik. Sadece aspiratörle yetindik. Zaten 2 bilgisayar çalıştığı zaman teknik servis hamam gibi oluyor. Ayrıca ben işe başlayalı 3 ay oldu, sadece 1 aylık maaşımı alabildim. Üniversite bitirdim bu alanda. Ama sözde teknoloji çağındayız. Ama iş sıkıntısı var.Ramazan ayında, ben oruç tutmadığım için ilk 2 hafta yemek parası vermedi patron. Tabiî ki bu süreçte Alevi olduğumu ve sol görüşlü olduğumu az çok demeyim, ama tam anlamıyla anladı. Yanımda da tabii solu, emeği kötüleyerek yanına gelen cemaatçilerle konuşuyor. Referandum sürencinde hayır diyenler vatan hainiymiş, demokrasi istemiyormuş, din düşmanıymış, İsrail uşaklarıymışız hayır diyenler. Nazım der ya; vatan sizin çeklerinizse polis copuysa, çiftliklerinizse diye siz vatanseverseniz ben vatan hainiyim der ya o zaman emeği savunmak, barış istemek, özgür, demokratik bir ülke istemek vatan hainliği ise kabul ediyoruz. Ama inanıyoruz ki, güneş bir gün emekçi halk için doğacaktır.Kirve, ben böyle yazdım iş yerindeki sıkıntılarımı. Eğer uygun olursa derleyip toparlarsan yayınlarsın. Eğer olmazsa da cevap verdiğin için sağ olasın. Ben her gün Birgün Gazetesi alamıyorum, eğer yayınladığın zaman mail atarsan şu gün çıkacak diye, ben de alırım. Dinlediğin için sağ olasın. Ben de gazeteci olmayı çok istedim, ama olmadı. Bilgisayar teknikeri olduk. Eğer bilgisayarında bir sorun filan olursa çözeriz seve. Hoşça kal.İş Kanunu Orada da Geçerlidir.Sorularınız ve sorunlarınız aslında önemli bir gerçeğe işaret ediyor. Türkiye’deki pek çok işyeri, işçi sayısı olarak 10 ya da 3 işçinin altında işçi çalıştırmakta bu işyerlerinin çoğu ya kendisi kayıt dışı, yahut kendisi kayıtlı ancak çalışanları kayıt dışı olarak çalıştırılmaktadır. Bu işyerleri sizin de anlattığınız gibi neresinden tutsanız elinizde kalmaktadır. Örneğin bu işletmeler kendilerini düzenlemelerde yer alan 50 ve üzeri işçi çalıştıran işyerleri için var olan zorunluluklara tabii olmamaları nedeniyle -örneğin işyeri hekimi bulundurma zorunluluğu gibi- adeta iş kanunun dışında kabul etmektedirler. Ancak bu işyerlerinin işverenleri için kötü bir haberimiz var. Kendileri de iş kanunun içerisinde yer almaktadırlar.Haftalık Çalışma Saatleri ve Fazla MesaiÖncelikle sizin durumunuz için şunu hatırlatmakta fayda var. Haftalık çalışma süresi 45 saattir ve bunu aşan süreler fazla mesai olarak değerlendirilir. Günlük olarak fazla mesai dahil çalışma süresinin en üst gelebileceği nokta ise 11 saattir. Günlük çalışma süresi 7.5 saati geçiyorsa en az 1 saat olma üzere ara dinlenmesi yapılır. Ara dinlenmeleri yani molalar çalışma saatinden sayılmaz. Gün içerisinde yemek yahut çay molası verip veremediğinizi tam olarak anlamak mümkün olmasa da, günde toplam 11 saat çalıştığınızı söylemek mümkün. Genel olarak, günde 8 saatlik çalışmanın üzerindeki çalışma fazla mesai olarak kabul edilmeli ve saat ücretinizin %50 fazlası olarak ödenmeli. Bu durumda hafta içi beş gün haftalık 45 saat çalışma saatlerinizi doldurduğunuzdan cumartesi günleri de fazla mesai olarak ödenmeli.Çalışmanın Karşılığını Almak!Ancak fazla mesai ücretlerinden önce anladığım kadarıyla, siz zaten almanız gereken aylık ücreti almakta güçlük yaşamaktasınız. Bu konuda eğer aynı işyerinde 1 ya da daha fazla yıldır çalışıyorsanız alacaklarınızı hesaplayarak(ödenmemiş bulunan haftalıklarınız, yapmış olduğunuz fazla mesailer, yemek ve yol paralarınız) , öncelikle noter aracılığı ile bu alacakların ödenmesi için işvereninize bir ihtar gönderebilirsiniz. Bu ihtar içerisinde işverene belirli bir süre tanıyarak alacaklarınızın bu süre içersinde ödenmesini isteyebilirsiniz. Bu alacaklar ödenmediği takdirde sizin tek taraflı olarak iş akdinizi haklı olarak feshedebilirsiniz. Bu ihtar daha sonra işverene açacağınız alacak ve hizmet tespiti davası için bir delil de oluşturabilir. Buradan sigorta meselesine girebiliriz. İş akdinizin feshinin ardından hizmet tespit davası açabilirsiniz. Bu dava sırasında sizinle aynı işyerinde çalışmış kişilerin tanıklığına ve az önce bahsettiğimiz türde o işyerinde çalıştığınıza dair kanıtlara ihtiyaç duyacaksınız. Eğer herhangi bir bordronuz varsa bu da işe yarayabilir. Tüm bunlarla aynı anda SGK İstanbul il müdürlüğüne veya İstanbul 1 veya 2 no’lu Rehberlik ve Teftiş Grup başkanlığına bir dilekçe ile müracaat ederek sigortasız çalıştırıldığınıza dair şikâyette bulunabilirsiniz. Bu dilekçede ad adres TC kimlik no varsa SGK no, işverenin unvanı, adresi işyeri no’su yer almalı, konu da sigortasız çalıştırılmama dair şikayet dilekçesi biçiminde olmalıdır. Dilekçenin içeriğinde ne kadardır o işyerinde çalıştığınızı, ne kadar ücret aldığınızı belirterek işyerinde hizmet akdi kapsamında çalışmanızın olduğunun işyeri defter ve kayıtlarının tetkiki ile tespitinin yapılmasını, işveren hakkında yasal işlem uygulanmasını talep edebilirsiniz.Hukuksal Yolları Zorlamak!Bunun dışında işyerinde çırak olarak çalıştırılan arkadaşınız aslında “çırak” statüsü taşımıyor. Ancak kendisi 16 yaşını doldurmuş ise, 16-18 yaş arası genç işçi statüsü olarak adlandırılır. Genç işçilerin çalışma koşulları yetişkin işçilerden farklıdır. Örneğin haftalık normal çalışma saatleri 40’tır ve fazla mesaiye bırakılamazlar. Alınan ücretlerin asgari ücretin altında olması, politik görüşünüz ve dini inancınız sebebiyle ayrımcılığa uğramanız, işçi sağlığı iş güvenliği tedbirlerinin olmayışı her biri ayrı bir yazıyı hak ediyor. İşverenler işçilerine yasal haklarını sağlamak yerine “sosyal sorumluluk” adı altında sadakacılık yaparak, yahut sizin örneğinizdeki gibi bağışlarla durumlarını “kurtarıyorlar.”Ancak bu tür işyerlerinde de tıpkı diğer işyerlerinde olduğu gibi kendi haklarımızı savunacak bir örgütlenmemizin olmayışı, biz ezilenlerin birlikte saf tutmamamız en temel sorunumuz. Kendi gücümüzle yakın zamanda haklarımızı elde edemediğimiz durumlarda hukuksal yolları sonuna kadar zorlamakta fayda var.
Bir dünya kupası daha sona erdi. Almanya Hollanda derken İspanya güney Afrika’nın kazananı olmayı başardı. Ondan öte futbol oynama aşkıyla, haliyle hayranı olduğumuz ve kendi politik yeşil sahalarımızda görmeyi umut ettiğimiz takım oyunuyla gönlümüzü de fethetti. Messi, Ronaldo ve Rooney gibi yıldızların parıltısı biraz sönerken Forlan, Sneijder, Iniesta gözümüzü biraz daha kamaştırdı. Ah tabii bir de kupanın asıl ve en büyük yıldızı ahtapot Paul’ü unutmamak lazım. Nerdeyse tüm maçların sonuçları üzerine bir de şampiyonu tahmin etti. Bizse insanoğlu olarak onca aklımız, istatistiğimiz ve hevesimiz elimizde bakakaldık bu altı kollu “hassas” hayvanın bilgeliğine. Tüm bunları konuşmak için biraz geç bir zaman değil mi?. Biraz geç ve gereksiz. Gündem çoktan değişti. Ancak Dünya Kupası bitse de değişmemiş olan başka bir noktaya dikkat çekmek gerekiyor belki de. Belki de bu yüzden bu kadar geç bir zamanı seçmek gerekiyor. Çünkü bunları bilerek dünya kupasını belki de “keyifle” izlemek çok olası değildi.Afrİka’nIn Kara BahtI DeĞİl!Hayır! Güney Afrika’nın yoksul arka sokaklarından, Afrika’nın kara bahtından dem vurmayacağım. Biraz daha uzaktan Asya kıtasından açacağım sözü. Mevzumuz top!.yani dünya kupası bağlamında Jabulani. Daha tanıtımı yapıldığında üzerine kıyametler kopan, Adidas’ın sponsor olmadığı çoğu yıldız tarafından “bakkaldan alınmış gibi” diye eleştirilen Adidas’ın sponsoru olduğu futbolcuların ise pek de ses çıkarmadığı top. İşte futbolcuların ifade hürriyeti de bu kadar. Yani sponsorun kadar konuş, ya da sponsorun kadar konuşma. Peki bu Jabulani gökten zembille mi iniyor? O yıldızların ayaklarında pek sevdiğimiz gollere dönüşen toplar kimin elinden çıkıyor. Muhakkak burada da bir göz yanılgısı var. Daha doğrusu ideolojik bir kuşatma. Belki çoğumuz bu koskoca markaların ve de bu koskoca FIFA’nın ileri teknoloji ile düzgün çalışma koşulları altında bu topları ürettirdiğimi düşünür ya da tahmin ederiz. Ama gerçek biraz, gerçekten birazcık farklı.Televİzyonlara YansImayan Kupa!13 yıl kadar önce futbol topu üreticileri bir “Atlanta Anlaşması” imzalayarak bu sektöre hakim olan çocuk emeği, güvencesiz çalışma, aşırı fazla mesai ve kötü çalışma şartları gibi felaketleri ortadan kaldırmak yönünde hareket edeceklerini garanti altına aldılar. Bu 13 yıl boyunca hem uluslararası markalar, hem de FIFA gündemine defalarca sektördeki temel işçi ve insan hakları ihlalleri ile ilgili çeşitli raporlar geldi. Son olarak uluslararası emek hakları forumu isimli bir STK’nin raporu dünya kupası sırasında açıklandı. Ve bu rapor parıltılı kupanın ardındaki çalışma koşullarına yani kupanın televizyonda yayınlanmayan kısmına ışık tutuyor.Dünya kupasının toplarınıkadınlar ve çocuklar dikiyor!Futbol topu üretimi Pakistan, Hindistan, Çin ve Tayland’da Pakistan da yoğunlaşıyor. Futbolu oynayanlar, yönetenler, seyredenler çoğunlukla erkek. Ama örneğin Pakistan’da futbol topunu üretenlerin çoğu ev eksenli olarak çalışıyor ve bu evlerde çalışanların çoğu çocuk ve kadın. Yaşları 5 ile 14 arasında değişen 7.000 çocuğun futbol topu dikme işinde çalışıyor. Evde çalışan kadınlar ayrımcılıkla karşı karşıya. Sektörün en altında çocuklar ve bu kadınlar var. En az ücret onlara ödeniyor. Bu ücretin o ülkedeki yasal asgari ücretin bile çok altında olduğunu bilmem söylemeye ihtiyaç var mı? Kadınlar hamile oldukları dönemlerde işlerini kaybetme tehlikesi ve işveren tehdidiyle karşı karşıya. Diğer yandan hiçbir sosyal güvenceleri yok ve kayıt dışı olarak çalışıyorlar.Gazala’nIn ve Bİzİm HİkâyemİzMesela Gazala. 60 yaşında AKI için yıllardır top dikiyor. Ayda 64 dolar kazanıyor. Bu ülkesindeki asgari ücretin altında bir rakam. Yaşamsal ihtiyaçlarını karşılayabilmek için aylık 148 dolara ihtiyacı var. Üç de çocuğu var Gazala’nın. Geleceğe dair düşüncesi soruluyor Gazala’ya. Gazala indiriyor gözlerini “gelecek yok!” diyor. Sadece çocuklarından bahsederken parlıyor yorgun gözleri, belki çoğumuz gibi: onların eğitim alabilmesini ve belki de böylelikle “kaderin” çemberini kırabileceklerini umut ediyor.Sadece evlerdeki çalışma değil, örneğin Çin’deki bir fabrikada bazı işçiler günde 21 saat çalışıyorlar ve bu bir-iki gün değil tam tamına bir ay boyunca devam ediyor. Yani günde yalnız üç saat uyku ile yalnız ve yalnız çalışma. Bir makine parçasına dönüşmenin en somut hali. Hindistan’daki fabrikalarda örneğin, tüm Hindistan sıcağına rağmen doğru düzgün içme suyu yok fabrikalarda, doğru düzgün tuvaleti olan fabrika sayısı ise bir hayli az. Bu şartlar altında çalışan insanlar ne kadar mı para kazanıyor? Günde ortalama 2-4 top dikebiliyorlar ve top başına da 0,35 ABD $. Yaklaşık 1 dolar ya da 1,5 dolar. İşçilerin yıllık gelirleri Pakistan’da 708 dolar, Hindistan’da 600 dolar. Bu arada altına imza attıkları anlaşmaları uygulamakla görevli markaların icracı yöneticileri ne kadar kazanıyor dersiniz? Yıllık 3.950.000 dolar.Eh oyun ortada, üstelik bu oyunda bir centilmenlik ve/ya “Fair Play” de yok. Özellikle de “fair” kısmı yani adalet kısmı hiç yok. Buyurun futbolu/oyunu izleyelim şimdi. Seyirci olmaktan bıkacağımız güne dek. Gazala’nın başının öne eğilmemesi ve hem kendisini hem de çocuklarını bir gelecekleri olduğuna tekrar inandırmak için birlikte hareket etmeyi becerebileceğimiz güne dek. Zira insanlığın en insansız hali gelecekten umudunu kesmiş halidir.BİZE YAZINÇalışma hayatınızdakı tüm soru ve sorunlarınız için:ekmegimikazanirken@gmail.com
Diğer yanda kendi Gazze’miz var. Kendi memleketinin dağını taşını bombalamak, kendi insanlarımızı gözaltında kaybetmek, işçilerimizi madenlere gömmek, tersanelerde göz göre göre öldürmek, Yeşil Kundura’nın önünde, Assan Gıda’nın önünde kendi anayasal haklarını kullanmak için günlerce aylarca cefa çekmeye mahkûm etmek, kendi gençlerini eğitimi paralılaştırarak geleceksizleştirmek, kazara üniversiteye kadar ulaşabilmiş kendi gençlerini kendi üniversitelerinde kurşunlamak mesela. Önce Şerzan Kurt katledildi Muğla’da. Sonra diğer üniversitelerde her türlü şiddeti içeren müdahaleler geldi öğrencilere. Uzun süredir soruşturmalar, uzaklaştırmalar, ideolojik halay çekme, gitar/bağlama gibi “gayet makul” suçlamalarla zaten parasızlık nedeniyle zor eriştikleri eğitim hakları elinden alınıyordu. Ancak son günlerde yaşadığımız bir diğer olay bunların üzerine tüy dikti. 24 Mayıs günü İstanbul Üniversitesi Beyazıt Kampüsünde rektörlüğün arkasındaki Havuzlu Bahçe’de polis, yalnız öldürülmüş arkadaşları Şerzan Kurt’un resmini içeren pankart asan öğrencilere, ve bundan başka herhangi bir eylem yokken var güçleri ile saldırdı. Yalnız bir ucu açık ve üç tarafı Hukuk Fakültesi, ve rektörlük binaları ile kapalı olan bu alanda öğrenciler plastik mermilerle avlandılar. Üstelik tüm binaların kapıları öğrencilerin “kaçmasını” engellemek için kapatılmış üzerine kilitlenmişti. Bir “kapanın” içinde can pazarı yaşandı. Evet, şöyle aptalca bir cümle kuracağım: “şans eseri herhangi bir can kaybı olmadı”. Ama öğrenciler beden ve ruhen yaralandılar. Çenesinden yaralanmış bir öğrenci “herhangi bir öğrencinin başına gelebilirdi benim başıma gelen” diyor “ illa solcu olmanız gerekmez, zaten orada sadece solcular yoktu”. Sözü dinlememiş, kendini ifade yolları kapatılmış, bastırılmış, kişiliğine de saldırılmış, başka bir hapishaneye kapatılmış bir insanın kahrı içinde. Kimi kime şikayet edecek? Eğer mağduru olduğu bu polis saldırısı sebebiyle bir de soruşturma açılmazsa, okuldan uzaklaştırılmazsa, ya da atılmazsa şanslı olacak. Bir küçük Gazze modeli yani. Onları korumakla görevli olanlar, mevkilerini bu sebeple işgal ettiklerini düşündüklerimiz, hatta çocuklarımızı onlara emanet ettiklerimiz, rektör mesela, dekanlar mesela, onlar ne yapıyorlar peki? Onlar kendi ellerine verilmiş iktidarla meşguller. Gelsin soruşturmalar, uzaklaştırmalar, atmalar. “seçilmiş” özel güvenlik var zaten üniversitede; o yetmezse polis sokarlar üniversiteye. Ne gerek var canım bu solcu öğrencileri insan yerine koymaya, dinlemeye, anlamaya? Bir tuzağa sokar, plastik kurşunlarla telef edersiniz gider. İsrail devletinden ne eksiğimiz var? İ.Ü Rektörü Yunus Söylet’e sözümüz şudur: o çocuklar bizim çocuklarımızdır. Onlar solcu öğrencilerdir tamam, ama “öğrenciler” dir. En az her öğrenci kadar kendilerini ifade etmeye hakları vardır. Hatta tüm öğrencilerin üniversitelerde belki de toplumun kalanından bile daha özgür tartışmaya, sözlerini daha özgürce söylemeye hakları vardır. Bunu inkâr için hukuksuz 12 Eylül yönetmeliklerinin ardına sığınmayın. Siz yöneticiler olarak öğrencilerinizin sağlığından, esenliğinden sorumlusunuz. Görevinizi yapmazsanız, çocuklarımızı parçalayıp çiğneyip ardından timsah gözyaşı dökmenize müsaade etmeyeceğiz, iki elimiz iki yakanızdadır. Zira siyasi eğiliminizin Gazze için döktüğü gözyaşlarının tek inandırıcılık kıstası kendi iktidarı altındakilere reva gördüğü muameledir.Akıl tutulmasıSokaĞa çıkıp, yeter! Aklınızı başınıza devşirin! diye bağırmak geliyor içimizden.Yalnız memleket sathında değil dünyanın başka yerlerinde akıl tutulmaları yaşanıyor karşısında çaresiz kaldığımız. Hatta bu akıl tutulması yalnız yönetenleri değil birtoplumun çoğunluğunu teslim alabiliyor.Gazze’ye insani yardım konvoyu İsrail devletinin saldırısına uğradı açık denizde. Bahaneleri de gemilerin aramaya izin vermemesi imiş. İsrail devleti hiçbir yetkisinin olmadığı açık sularda arama yapmak istiyor. Beğenmediniz mi? İşte o fena. O zaman yollar üzerinize komandolarını. Bakmaz gözünüzün yaşına; çocuk yaşlı genç, ihtiyar, Müslüman Hıristiyan, Türk, Yunan, canınıza okur. Kendinden olmayanı yok eder. (bu tanım size de tanıdık geldi mi bir yerlerden). İsrail kendi karasularında arama yapmak isteseydi ne mi olurdu; Uluslararası hukuka göre gemi bunu kabul etmezse kendi karasularından çıkmasını talep edebilirdi yalnız. Ama uluslararası hukukun uluslararası guguk olduğunu öğrendik bir kez daha. Güçlü olanın öttürdüğü bir guguk kuşu. Burada ABD’nin işgaline sebep(!) olan ve de Irak’ta arayıp arayıp (!) bulamadığı kitle imha silahlarından bahsetmeyeyim diyorum. Can kaybının sayısı hala belirsiz şu saatlerde. İsrail zorla kendi sınırları içerisinde olmadan müdahale ettiği, hatta kendi istekleri dışında yaralıları bile kelepçeleyerek sınırlarından soktuğu insanları şimdi sınır dışı etmeye yelteniyor. Türkiye’ye geri dönen gönüllüler vahşi müdahalenin kurşun sıkma yanında elektrik şoku uygulama gibi işkence yöntemlerinden, aç ve susuz bırakılmaktan bahsediyorlar. Bu yardıma gidenlere reva görülen muamele. Siz bir de yardıma ihtiyacı olanların halini düşünün. Geçtiğimiz yıl Gazze de İsrail’in katliamına ve şiddetine dünyanın gözü önünde kurban gidenleri. Yalnız bir saldırıda sönen, sayıları bin beş yüzü bulan çoğunluğu kadın ve çocuk, ömürleri. İsrail bunu tüm dünyanın gözü önünde yaptı ve gördüğü herhangi ciddi bir yaptırımı araştırıp bulmayı size bırakıyorum. Bir de sürekli kol gezen ölüm var Gazze sokaklarında: yiyeceksizlik, ilaçsızlık, geleceksizlik adı. Yani İsrail ablukası. Kendi topraklarınız üzerinde bir hapishane yaşamı. Daha da beteri var fakat. Filoya müdahaleyi kutlayan İsrailliler! Haber yayınını engellemeye çalışan, sağdan soldan İsrail bayrakları sallayan meczupluk! Ancak biz umudumuzu, amasız, fakatsız dünyanın her yerinden gelip kuşatmayı aşmaya çalışanlara, dünyanın her yerinde İsrail dahil sokaklara bu insanlık dışı eylemi kınamak için çıkanlara bağladık.
